Marquis d’Istambulin Haziran, Miladî 2020

İşbu ata yadigârı köhne konağın hâkimi ben miyim yoksa emektar hizmetkârım Müyesser Hatun mu bazen şübhe ediorum. İki mısra rubai terennüm eylemeğe kalkmak imkân harici! Konağın içinde bir musiki çınlaması ki namütenahi!

Musiki de musiki olsa bari?! Şöyle, Itrî’den, Dede Efendi’den, Uşşakizâde’den hadi hiç olmadı bari Münir Nurettin’den filan olsa! Meşhur ve de menşur bir şairenin, Minnak Serçe’nin güftesinden bir monden melodi meftun etmiş kendisine bizim Müyesser Hatun’u. Hadi ona içerlemiorum da şu bizim arrogant kedi “Fitnat” da kuyruğunu “s” harfi şeklinde kıvırıp mest vaziyetde şarkıya iştirak etmior mu işte ol lahza hepiceğini evden kovasım gelior! Sanki bana kinaye edior haspa! Neymiş?!

“Hayat bazen öyle insafsız ki / Küçük bir boşluğu yakalar
Hissettirmez en zayıf anında / Seni ta yüreğinden yaralar…”

…/…

Şu şiire bak efendi! Ne kafiye, ne redif, ne aruz ne ölçü! Allah ne verdiyse! Say gitsin! Bu basit tekerlemeleri eski zaman Tomtom münevverleri ayaküstü terennüm ediordu. Asrî şiir bu mu ola?! Fekad işte zamane bunlara meftun!  Devamında da vecd haline geçip tagayyüb ediorlar küre-i arzdan. Öte âlemlere geçiorlar! Şöyle ki;

“Sen de benim kadar gerçekleri görüyorsun
Beraber olamayız benim gibi biliyorsun…”
 …/…

“Hadi beste neyse de o güfte yok mu o güfte; vallahi asabımı bozdu, sinirlerimi alt-üst etdi! İmdü begonyaları sulamayı bırakıp gidib o gramofonu yere çalmazsam bana da Marquis d’Istambulin demesinler,” diordum ki bahçe kapısında neşriyyadcı kızım Zuzu tebaruz etdi! Bir de gramofondan yükselen şarkıyı terennüm ede ede girmesin mi bahçadan içeri! Ölür müsün öldürür müsün vallahi de billahi de tillahi!

“Salut Marki!” deyüb elini kaldırdı ve parmaklarını salladı Zuzu; yüzünde bir neşv ü neşe; bir şevk u vega;  bir meserret;  bir saadet; görsen hidayete erdi sanırsın!

“Hoş geldin Nâşire kızım! Hayırdır inşallah! Hangi rüzgâr atdı seni buralara?!”

“Sana güzel haberlerim var Marquis!”

“Hayırdır inşallah! Beş sene evvel çıkardığım “İsyan-ı Hüdayınabid” serlevhalı hiciv kitabımın telifini mi getirdin yoksa?!”

“Ay Marquis senin de aklın fikrin telifde! Ne yapacaksın telifi! Dünya malı kimi mes’ut etmiş ki seni de etsin! Biraz tevekkül! Biraz tevazu s’il vous plaît!

“O la-laaaa! Tevazu diyene de bak!” dedüm ağzımın içinden.

Üzerindeki son moda Gucci mintana takıldı gözüm.  Her ne haltsa! Buyur etdim Zuzucan’ı kameriyeye. İki bol telveli, orta şekerli kahve söyledim Müyesser Hatuna! Bir zahmet şarkıyı da kısmasını rica etdim. Zuzucan hemen atıldı!

“Lütfen şarkıyı kısmasın Marquis! Bu şarkının sözleri mevzumuz ile fevkalade alâkalı!”

“Tövbe estağfurullah! Bu zamane musikisinin lakırdıları ile ne alâkamız olabilir?!” dedim sessizce lakin içimdeki tecessüs de büyüdü.

“E anlat bakalım Nâşire Kızım, nedir seni bu kertede bahtiyar eden?! Hayat sırrının iksirini bulmuş gibisin?!”

“Buldum vallahi; buldum Marquis! İnşallah hepimiz yırtacağız! Biraz sabırla!”

“Anlat da biz de işitelim hanım kızım. Biz de irşad olalım!”

“Neşriyyadcılıkda neden muvaffak olamadığımın sırrına vakıf oldum Marquis!”

“Yaaa? Neymiş sorun?!”

“Gayet basit Marquis: Telif!”

“Nasıl yani?!”

“Yani telif ödedikçe muvaffak olman kabil değil neşriyyadcılıkta! Biraz dikkatlice baktım kim ne yayınlıyor diye sağa sola, mefta olalı 70 sene geçti mi telif yok diye cümle cemil neşriyyadcılar Sabahattin Ali’nin külliyatını neşreylemiş. Bankacılar dahil 47 ayrı nâşir basmış. Küçük Prens basan nâşirler 123 tane! George Orwell ile Stefan Zweig öleli 70 sene oldu diye bayram edior Bab-ı Âli, 45 yayınevi basmış aynı kitaplarını, Bilim-kurgu’nun taş devrinden Stanislaw Lem basiorlar; komedinin dikâlâsı lakin satıyor ve kazanior çünki telif ödemior. Frankofon meftaların talibi zati ziyadesiyle. Yeni açılan neşriyyadcılar bile 70 senelik meftalarla işe başlior. Bir tur daha Wirginia Wolf, Sylvia Plath’la girdiler topa… Yazarın naşı çürümeden para kazandırmior neşriyyadcıya! Bütün büyük yayınevleri artık cesedi çürümüş arior!”

“Buna siz nâşirlik mi diorsunuz yoksa nebbaşlık mı hanım kızım?!”

“Ay hemen vakayı şahsileştirip sinirlenmeyin Marquis; günümüzün gerçeği bu!”

Ben sinirlenmeyeyim de kimler sinirlensin. Mektepler olmasa maarifi ne gözel idare ederidüm diyen maarif vekilini bile geçdi bu nabekârlar! Muharrirler olmasa neşriyyadı ne gözel yaparız deyu bir düstur tutdurmuşlar hemi de tarikini bulmuşlar! Gel de sinirlenme, diyoridim ki o nuhusetli şarkının güftesi yeniden arş-ı alayı tutdu!

“Sen de benim kadar gerçekleri biliyorsun!”

…/…

Gene sinirden elim ayağım titredi. Ve o hiddetle sordum:

“Peki de bu mes’elenin benimle ne alâkası var Zuzu kızım! Anladık ki bugüne kadarki teliflermiz ıskat olmuş. Bundan sonra da telif ödemek istemiorsun! Lakin sen istedin deyu hemen mefta olacak halim yok. Mefta olsam da teliflerime bedavadan konmak içün 70 sene beklemen lazım. O süre zarfında mirasını kedim Fitnat’a bırakacağımı biliorsun. Ondan sonra Fitnat’a ve dahi avukatlarına anlatırsın derdini!”

“Ayy Markiiii; lütfen hemen trajik yapmayın!”

“Hemi de sen niççün gidüb o menşur ve de böyyük yayıncılar gibin Zweig, Sabahatin Ali, Orwell, Wolf, Gorki, Çehov neşretmiorsun da bana geliorsun?! Niççün sen de Gurabahane-i Laklakan basmiorsun!”

“O kulvar doldu Marquis! Daha yaratıcı bir fikirle girmem lazım olaya!”

“Nasıl olacak o öyle?!”

“Sizin büyük dedenizin Kut ül Amare günlükleri varmış Birinci Harbi Umumi’den, diğer dedenizin de Balkan hacalatı evrak-ı metrukesi varmış, onları bana tevdi ederseniz hem aile yadigârları gün yüzüne çıkar hemi de bir hizmet görmüş olursunuz!”

“Telifsiz değil mi kızım?”

“E haliyle! Dede beyler İkinci Harb-i Umumi’nin nedret devrinde mefta olmadı mı?”

“Peki bunu neden yapacakmışım?!”

“E insanlar üstüne para verip kitap çıkarior bugün Marquis. Dedelerin evrak-ı metrukesi bedavadan kitap olacak. Hemi de aile hatıratı efkâr-ı umumiye malolacak. E bir de; o kadar hatırımız yok mu sende Marquis?! Bunca sene neşriyyadcın olmadık mı?”

“Oldun, oldun da hanım kızım kanaatimce sen o böyyük neşriyyadcılardan bile ileridesin. Onlar nebbaşlık edior; sen ise canlı canlı soyuyorsun; bugüne kadar on iki kitabımı neşrettin, bir kuruş telif alabildik mi senden?!”

“Ay Marquis çok ayıp ediorsun?! Üç sene evvel Asmalı Cavit’te hesabı ben ödemedim mi?”

“Müyesser Hatuuuun!” diye seslendim içeri: “Aç hele şu deminki şarkıyı hanım kızım!” diye bağırdım. Gramofon sonuna kadar açıldı. Kaderin cilvesi mi ne; gene nakarata denk geldik, gitgide sevmeye başladım bu asrî şarkıyı nedense:

“Sen de benim kadar gerçekleri görüyorsun
Beraber olamayız benim gibi biliyorsun.”
 ../..

“Kahveleriniz de geldi Efendi!” deyüb koştu geldi Müyesser Hatun. “Nihayetinde musiki zevkiniz asrî zemanlar cihetine doğru terakki etdi Efendi!” dedi.

Cevab vermedim.

Bir gonca gül kopardım dalından.

Kokladım.

“Bir kızıl goncaya benzer dudağın…” diye Amir Ateş’in o enfes muhayyerkürdî bestesinin Melek Hatun tarafından nakşedilmiş güftesini terennüm etmeğe başlayacağidüm; gözlerim doldu; yapamadım…

İç geçirdim.

İmdü mefta olmuş ve derunumda bir yâre olarak kalmış biricik mahbubem Neveser Hanım’ı düşündüm.

Acep bir an evvel mefta olmak herkes içün en iyisi mi diye düşündüm…

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)