‘‘Olması beklenenler gerçekleşmezken olmazları mümkün kılar.’’

 (‘‘Medea’’, Euripides)

Yukarıdaki epigraf döneminin en çalkantılı yazarlarından biri olarak bilinen Euripides’e (M.Ö 480-M.Ö 406) aittir. Nitekim, Ari Çokona’nın çevirisiyle bizlere ulaşan ‘‘Medea’’nın önsözünde de bu yazara ait birtakım bilgiler verilmektedir. Seyircilerin tepki gösterdiği kaba, müstehcen ifadeler kullandığına, Aristoteles’in onun yapıtlarını pek başarılı bulmadığına ve karakterleri olduğu gibi gösterdiğine ilişkin olumsuz göndermeler, aslında döneminin de ötesinde bir sanat yaptığını bizlere işaret etmektedir; ki ", ‘‘Medea’’nın bugün bile yeni yorumlara açık olması bundan dolayıdır.

‘‘Antigone’’yle karşılaştırıldığında ‘‘Medea’’, günümüzün arada kalmış, öteki bireyini/kadınını, eksileriyle ve artılarıyla, tüm gerçekliğiyle anlatmaktadır. Diğerindeyse, kral Kreon’la karşı karşıya gelen bir kadın üstünden sistem tartışması yapılmaktadır. Tıpkı, Jeanne d’Arc gibi…

Oysa, Medea tam da bireysel karar vermeye çalışan, tutkularının peşinden giden, aile, erkek-egemen sistem vd. tüm o kuralları kökünden yıkan, ama yıkarken kendi de yıkılan yalnız bir kahraman gibi parlamaktadır. Bu da, 21. yüzyıl distopyasına giden yolda, M.Ö 5. yüzyıldan beri çağıldayan kadim sesin yankılanmalarından biri olarak süregelmektedir.

Euripides’in ‘‘Medea’’sından aldığı destekle, yeni bir metin oluşturan ve Medea’yı daha da merkeze oturtan Alman yazar Heiner Müller’in  Despoiled Shore Medea Material Landscape with Argonauts adlı eserinden yola çıkılarak, VOL 5 Tiyatrosu tarafından sahnelenen ‘‘Medea Beleği’’ isimli oyun da, bu ilksel bağın son halkalarından birini oluşturmuştur.

Türkiyeli, Yeni Zelandalı, Yunanistanlı ve Polonyalı sanatçıların disiplinlerarası düzlemde, fiziki tiyatro ekseninde bir araya geldikleri, performatif ağırlıklı bir oyun olan ‘‘Medea Belleği’’, oyunculuğun ritimle merkeze taşındığı, sahnenin de karakterize edildiği, postmodern tiyatronun göstergelerini taşımaktadır. 40 dakika süren, ama o 40 dakikada seyirciyi Antik Yunan’dan soyutlayıp, günümüze değin getiren bir yoğunluğa sahiptir. Yeryüzünün tüm ötekilerine değinen, Amerikan kapitalist sistemini eleştiren; hatta dolaylı da  olsa Türkiye’de kadın varlığın yarılmalarını gözler önüne seren soyut, uzun bir iç sestir aslında. O yüzden, günümüz kavramlarından biri olan ‘‘bellek’’e vurgu yapılması da tesadüf değildir diye düşünüyorum.

Oyun taşınabilir ya da buluntu mekânlarda da sahnelenebilecek bir yapıya sahip olduğu için, çeşitli merkezlerde oynanmıştır ve oynanmaya devam edecektir. Benim denk geldiğim oyun, eğitim kadrosuna dahil olduğum ‘‘Art Academy İzmir’’in düzenlediği sanat kampındaki gösterimdi. 14 Haziran 2017 akşamı,  Medea Belleği'yle bir araya gelme fırsatı yakaladım.

Açıkçası, orada bu gösterimi izlemekten kıvanç duydum. Çünkü, tiyatronun açık alanlara, alternatif mekânlara taşınmasıyla klasik olanı aşması konusunda, modern tiyatroya, hatta postmodern anlatılara, velhasıl deneysel olana susamışlık bazında ayrı bir ilgi duyuyorum.

 

OYUN ÜSTÜNE DEĞİNMELER 

(sabrı hep çomaklanan o uysaldım ben)

Oyun, çimlerin üstündeki heybetli ağacın doğal dekoru altında, şamanik bir çağrısallıkla bizi kendine davet etti.

 

Nilsen Arıbaş’ın ve Gizem Tataroğlu’nun oyunculuğuyla ağacın önüne gerilen bir naylonun ardında gerçekleşen oyunun öncesinde, dijital sesler duyulmaya başlandı. Başında proje/sanat koordinasyon danışmanı Ömer Polat’ın durduğu bilgisayardan cızırtılı sesler, histerik kahkahalar, sokak ya da radyo röportajları ve bebek çığlıkları gibi kesik kesik ifadeler gelmekteydi. İngilizce ifadeler ne denli alaycı, teknik ve dışadönükse, Türkçe ifadeler de o denli soğuk, gotik ve içedönüktü. Uzunca bir süre bu sesleri dinledik. Bu süre beni hiç rahatsız etmedi. Çünkü bunun bir hazırlık süreci, yabancılaştırma efekti ve irkiltme operasyonu olduğunun bilincindeydim. 

Zaten, yaşadığımız yüzyılın seyircisinin de, sanki devlet tiyatrosunda kapalı biçim oyun izliyormuşçasına her şeyi put gibi, tek-boyutlu değerlendirmesinin de zamanı geçmiştir. O yüzden, alternatif sanat yapıtlarının, özgün projelerin, alternatif atölyelerin, sanat merkezlerinin ve alternatif kurumların önemi daha yüksektir. Yükselecektir! Hele, Türkiye gibi dünyaya, dünya sanatına geç kalmış bir ülkede… Seyircinin de kendisini derin kanallara açarak, soyut ve entelektüel düşünceyle yetiştirmesi elzemdir. 

Yoksa, konu, klasik bir ‘‘Medea’’ izleyelim de, kendimizi Antik tiyatrolardaki gibi katharsis’e uğratalım değildir. O çağ bitmiştir. O çağ artık kendini sürekli tekrar etmektedir. Bu yüzden, Euripides’in metniyle birlikte, Müller’in daha çok projeye açık olan parçalı metninin seçilmesi ve hibrit bir gösterim sunulması mühimdir. Dolayısıyla, VOL 5 yapılanmasını tebrik ediyorum.

Özellikle, İzmir gibi çorak sanat iklimine sahip, hantallaşmış ve yaşlı bir şehre kan getirdiği için de…

Oyun, dijital seslerle sürerken, dikkatimizi bir şey daha çekmiştir. Bilgisayarın ekranında, palto giymiş ve şapka takmış, gizemli bir kadın görüntüsü vardır. Siyah-beyaz fotoğraftaki o kadın, betondan yapılmış bir sahil kenarında sırtı dönük durmaktadır.

Ardından, Arıbaş’ın ve Tataroğlu’nun canlandırdıkları kadınlar naylonun arkasında devinmeye başlarlar. Grotowski ağırlıklı fiziksel hareketlerle, yuvarlanmaya, naylona çarpmaya ve gölgeler oluşturmaya devam ederler. Derken, naylon yere indirilir. Çırılçıplak, heybetli bir ağacın altında, siyahlı iki kadın sayıklamalarla konuşarak oyunu sürdürürler.

O anlamda, sanat kampının nimetlerinden biri olan ağaç, çimenler ve yıldızlı gökyüzü, doğal bir dekor olarak, diğer dekorları tamamlamıştır. Arıbaş’ın oynadığı karakter daha çok içedönük, sıkışmış deneyimleri aktarırken, Tataroğlu’nun oynadığı karakter dışadönük, somut deneyimleri aktarır gibidir. Örneğin; Arıbaş ‘‘ve insanlığı ikiye bölüp, ortasındaki boşlukta yaşamak istiyorum’’ derken, Medea’nın belleğini tamamlar. Tataroğlu da, onun ifadelerini sert hareketlerle dengeleyerek, Medea’nın yaptıklarına vurgu yapar. Bu muazzam ikili bütünlük, hem Medea karakterini merkeze alarak, onun yarılmışlığını (içsel ve fiziki) görmemize yol açar, hem de başta kadınlık olmak üzere, tüm ötekiliklerin yarılmışlığını imler. Bu yüzden, yine Arıbaş hakim olduğu repliklerden birinde de ‘‘çünkü, ölüm bir ustadır. siz ötekiler…’’ der. Kendisi belirtilen repliği, seyirciye göre ağacın sol yanında yere diz çökerek söylerken, Tataroğlu da sağ yanında onun söylediklerini mırıldanır. Bu kanonik mırıldanmalar, bizim de zihnimizi, hatta beynimizin sağ-sol loblarını tırmalarken, hareketlerdeki çaresizliği ve ağırlıkla gerginliği de algılamamıza neden olur. Çünkü, Euripides’in metninde de aynı kasvetli aradalık şu repliklerle imlenmiştir: ‘‘Alışkın olmadıkları yeni bilgiler sunarsan aptallara/ sana bilge değil, işe yaramaz yaftasını yapıştırırlar./ Kendilerini bir şey sananlardan üstün olduğun/ anlaşılırsa, kimseye yaranamazsın.’’

Biri esmer ve düz saçlı, diğeri kıvırcık ve sarı saçlı iki kadının birbirini tamamlaması ve aynı zamanda birbirini yarması, bellek ve beden ikiliğinin gerilimini de bizlere yansıtır. Birbirlerine sarılıp, ayrılan, yerlerde yuvarlanan, saçlarını savuran ve adeta mekanik davranışlar sergileyen kadınlar, belleğin biriktirdiği tortuları da kesikli duygu durumlarıyla saçarlar. O arada, esmer Arıbaş’ın dile getirdiklerini, sarışın Tataroğlu canlandırır. Özellikle, Arıbaş karnına ve rahmine doğru ellerini götürdüğünde, Tataroğlu’nun canlandırdığı kadının siyah elbisesini yırtmaya başlaması ve içindeki beyaz kombinezonla kalması, kadının aşkla ve cinsellikle ilgili bütünselliğini ve parçalanmışlığını gözler önüne serer. O sahnenin etkisi üstümüze sinmiştir.

Tataroğlu siyah elbisesinin çıkarmaya başladıktan az sonra, Arıbaş da eşzamanlı şekilde elbisesini çıkarır. Beyaz kombinezonlarıyla kalan kadınlar, dışa vurulan koyu yastan içe atılan saf ve şiirsel enerjiye geçiş yaparlar. Siyah elbiseleriyle daha genel yaptıkları hareketler, beyaz kombinezonlarıyla daha uysal hareketlere dönüşür. Siyah-beyazın vurgusu, bilgisayardaki fotoğraftan oyunculara yansırken, yine Arıbaş’ın ateşlediği ve Tataroğlu’nun devam ettirdiği replikle de boyut kazanır: ‘‘sabahları içiyoruz akşamın kapkara sütünü’’.

Oyuncular, bu kontrol dışı irkiltmeleriyle, ormanda hikâyelerini anlatan nymphe’lere ya da denizlerin sirenler’ine dönüşürler. Nitekim, Medea’nın tutulduğu Iason sirenlerin etkisinden kurtulmuştur. Bu adam, Medea’nın sürdüğü büyülü merhem sayesinde her türlü zorluğu aşmış, ama ona  vefasını ve sadakatini koruyamamıştır. ‘‘Medea Belleği’’, tam da bu ihanetin yarattığı gerginliği ve kırılganlığı alarak, bir kadının birey olmasının (tanrıça bile kılınsa) ne denli zor bir şey olduğunu gündelik basitlikte yer alan şiddetle gözler önüne serer. Güç ilişkilerini beden ve bellek, ten ve ruh, zorundalık ve düş üstünden sorgular. Oyun, her türlü rolü birbirinin içine geçirerek, birbiriyle delicesine çarpıştırarak kaosa yol açar. Oyun inleyen bir kaostur. Bir manifestodur. Bir radyo cızırtısıdır. Oyun… Bir televizyon ekranı şiddetidir. Bir yatak gıcırtısıdır. Oyun… Bir bebek bağırtısıdır. Oyun… Oyun… OYUN!!!

‘‘Medea’’nın belleği: Bir cinnet anlatısıdır.

Yeryüzünün aydınlık görünen karanlığını, kadim karanlığın dişil enerjisiyle parçalayan savaşçılar, özgür oldukları noktada da kendilerini fışkırtmaya başlarlar. Gelmiş geçmiş tüm o lanetlenen kadın varlıklar, tüm o kovulan mitolojik karakterler (Lilith, Medusa, hatta Medea) Iason gibi bir erkek prototipi için ikilemin çıkmazı haline gelirler. Kadın, Euripides’in metnindeki gibi ‘‘bir kez doğuracağıma, üç savaşta savaşmayı yeğlerim’’ demek zorunda kalacak kadar rollerine sıkış(tırıl)mıştır. Ama, isyan ederek yılmamıştır! Karakter, bir öteki midir, bir cadı mıdır, bir şifacı mıdır, bir tanrıça mıdır, tutkulu bir âşık mıdır, bir anne midir, bir kadın mıdır, bir insan mıdır, Güneş’in kızı mıdır; tüm bu çoklu kimlikleri iç içe geçirir ‘‘Medea’’. Öyle ki, çocuklarıyla birlikte Yunan illerinden kovulan kadın, onları kendi doğurduğu için kendi de öldürebileceğini söyleyecek denli gerçekçi ve gururludur. Belki de, çaresizdir.

Euripides’in yazdığı metin bizi böylesi keskin duyguların kavşağında dolaştırdığı için, Müller’in metninden sıçrayarak genişleyen ‘‘Medea Belleği’’nde de aynı gerginlik hissedilir. Oyuncular ormandan fırlamış gece perileri gibi, bir itiraf töreni gerçekleştirirler.

Ama, ‘‘Medea’’daki gibi dışadönük bir süreklilik yerine, ağırlıkla içedönük bir parçalanmışlık anlatılır. Bu yüzden, hareket eksenli tiyatronun seçilmesi de isabet olmuştur. Geçmişte klasik formlarla yazılmış bir tragedyanın, günümüzde modern bir performansa dönüşmesi, eklektik soyutlamalarla bizleri kendi belleklerimizin derinliklerine doğru bir yolculuğa çıkarır.

‘‘Medea Belleği’’, oldukça sade bir dekorlar şekillendirilmiştir. Naylon etkisi, naylonun hışırtısı, şeffaflığı ve zarımsı titreşimi, kadını kendi bedenine hapsedenin yine kendi rahimsel enerjisi olduğunu, o enerjinin yıkımıyla, yeni bir enerjinin doğduğunu, ama o enerjinin de özgürleşmeyi sağladığı anda, kadının deli, histerik, sapkın damgası yediğini gösterir. Sahnenin ortasından -ki, izlediğim gösterimde ağacın tam ortasıydı-  bir halata bağlı koçbaşı gibi bir demirin sarkması, o demiri oyuncuların sallamaları, tepelerinde duran egemen güçlerin, terazinin gidip gelen kefelerinin, sağa sola biçimsiz bir biçimde yaylanan salıncağın sembolü olabilirdi. Bu anlamda, postmodern örüntülerle kaplı bir gösterim izlediğim için kendimi bir kere daha şanslı hissettim.

Çünkü, kavramsal olana ağırlık veren, dramatik biçimin nedenselliğini ve açıklayıcılığını kullanmayan, hatta onu yıkma girişimine davranan tiyatroda, bir dekorun işlevsiz gibi görünmesi, ama göstergebilimsel anlamda birçok işleve tekabül etmesi oyunsuluğu perçinleyen sonsuz okumalara kapı aralamak demektir. Bu hamle, seyirciyi pasif değil, etkin kılmaktır. Gösterilen cesareti tebrik ederim.

Nitekim, Medea Belleği, donanımlı seyircinin anlamlandırabileceği, oyunun kodlarına dahil olabileceği ve üst soyutlamalar yapabileceği özgün bir gösterimdir. Seyirciye hazır olanı sunmaz, onu derinleşmeye zorlar. Ben bu kışkırtıcı zorlamadan başarıyla ve kazançla çıktığımı düşünüyorum. O yüzden, benim için Medea Belleği, tiyatroyla kurduğum geleceksel bağın da sağlaması oldu.

Oyunda, bilgisayar ekranında sırtı dönük olarak duran gizemli kadın görüntüsü üstünden akan şiir ve bu şiiri okuyan yaşlı kadının epik sesi, açık havanın da etkisiyle bizleri büyüledi. Oyun, o uzun şiirin yine kesikli biçimde, adeta bilinç akışı tekniğiyle okunmasıyla, bellek sürecini üçe bölüyordu. Öyle ki, bu üçlük, sahnede yer alan iki oyuncunun, bilgisayar ekranındaki bu yaşlı kadının ?belki de yaşlanan modern Medea’nın? zihninin parçaları olduğu izlenimi de uyandırıyordu.

Bellek hücrelerine ayrıldıkça, kadının da sürekli parçalanan ve etrafıyla sınırlanan (sevgili, koca, baba, annelik, kadınlık, ötekilik, vatandaşlık) varlığı, kendi iç sesini öfkeyle dışa yansıtarak, yeni bir anlam haritası oluşturuyordu. Yalnızlık ve yalnızlıkların benzer toplamları, bir aya benzercesine üstümüzde parıldıyordu!

Kara inciler sahnede dekorla, loşlukla, devinimle, şiirle, repliklerle ve iniltilerle yuvarlanıyordu. Bu da, yeryüzünde -özellikle Türkiye’de- öfke ve itiraz olmadan direnmenin öz varlıklılık edinmek adına hiçbir anlam ifade etmediğini bizlere -ağırlıkla, kadınlara- gösteriyordu.

‘‘Medea Belleği’’, isyancıların, karalanmışların, kara çalınmışların, keskinleşen enerjileriyle dünyayı kasıp kavuran sınırötesi gençlerin, umudunu dişiyle bileyenlerin de belleklerine köksüz bir nehirle karışıyordu. Şöyle demiştim, kara belleğimden taşanlarla ben de:

tutuşmuş çağı tekmeler miyiz kızlar?
 

Neslihan Yalman

GERCEKEDEBİYAT.COM

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)