Rus asıllı ünlü Amerikalı romancı Nabokov, yayımlandığı zaman tüm dünyada kıyametler kopartan romanı Lolita’da 12 yaşındaki üvey kızına tasallut eden bir adamın, hem kurbanın hem failin hem de ilişkinin trajedisini anlatır.

Tek bir açık seçik cümle ya da sahne içermeyen bu kitabın önceleri müstehcen sanılmasındaki (sonradan değişmiştir bu bakış) sebep nedir?

İnsan soyunun köklü tabularından ikisine, yani çocukla cinsel ilişki düşkünlüğüne (pedofili) ve yakın akrabayla (üvey bile olsa) cinsel ilişki yasağına değinmesi.

Kitap hakkında yazarının düşüncesine katılıyorum. Ahlaksız bir hikaye anlatan bu roman son derce ahlaki bir yapıttır.

Niçin mi?

Yargılyıcı olmadan, ilişkinin hem kurbanda hem failde yarattığı korkunç yıkımı gözler önüne serdiği için.

Romandaki çocuk-kadın, belki özendiği sinema afişlerinin etkisiyle, belki henüz dengesini bulamamış genç hormonlarının dürtüsüyle cilveli bir dişidir. Yani ülkemizin  sayısal olarak küçümsenemeyecek bir kesiminin düşüncesine göre çocuğun ‘’rızası vardır’’.

Fakat henüz olgunlaşmamış bir vücuttaki yetişkinliğe  ulaşamamış bir aklın ve çocuksu duyguların rızası ne anlam ifade edebilir ki!

Hiçbir şey!



O çekici beden, şefkat ihtiyacı içindeki, korunmaya muhtaç, ihmal edilmiş bir çocuğa aittir. İşte o kadar! Üvey baba yani fail, dişi insanları bir alt-insan türü sayan, onlarla ilgili her davranışı erkek cinsine hak gören, biraz su ve gizemli sözcüklerle erkeğin işlediği çok boyutlu suçtan arınabileceğini ileri süren, egoist bir destek grubunun üyesi olmadığı için, eyleminin karşısında tek başına ve eylemin yıkıcı sonuçlarıyla yüz yüze kaldığı an,  kendi felaketini de yaratacaktır.


Köklü kültürel tabuların kökeni araştırılacak olursa, türe zarar vereceği düşünülen eylemlerle ilgili oldukları görülecektir.

İnsanlığın uygarlığın şafağında kapıldığı, tabularda  saklı endişelerinin kimi, bilimin ışığında hala geçerlidir; kimi ise değildir.

Ancak tabu sürer; iki yüzlü ahlakın egemenliğinde asıl tabu olansa, yasaklı eylemin saklıda icrası değil, eylem hakkında konuşulmasıdır! Lolita yapıtının başlangıçta yadırganmasının sebebi de budur. Eylem üzerinde düşünmek ve konuşmak öylesine tabudur ki, eylemi işleyen de eylemiyle arasına uzaklık koyacak, yaptığının ağırlığından kaçınacaktır. Bu kaçınma halinin bizim coğrafyamızdaki adı ‘’Şeytana uydum’’ dur. Böylece sorumlu fail değil, şeytan oluverir. Ah şeytan ah!

Ne var ki bu konuda dinsel söylemlerden  medet ummak ancak dilimizin ‘’kitabına uydurmak’’ sözüyle ifade ettiği gibi, iki yüzlülükle mümkün olabilir ancak.

Hiçbir dinin –ister tek tanrılı ister çok tanrılı olsun- masum bir çocuğu onun dünyasını yıkmış bir adama yaşam boyu karılık etmeye mahkum edecek kadar kalpsiz olabileceği tahayyül edilemez. Bir çocuğu incitmek sadece bireye karşı suç işlemek değildir; geleceğe hakaret etmektir. Böyle bir suçu dinler beraat ettirmez.

Kaldı ki ne Türkiye ne başka  hiçbir ülke –söz konusu din ise- yekpare bir bütündür.

Türkiye’de herkesin bildiği üzere, yaşamlarında  dinin inanç bölümüne yer vermiş ama ibadet etmeyenler; hem inanıp hem özel yaşamlarında ibadet eden ama toplumsal yaşamda din kurallarına bağlı olmak istemeyenler yani laik dindarlar; hem inanıp hem ibadet eden ve toplumun da din kurallarına göre düzenlenmesini, yani herkesin onlar gibi yaşamasını yeğleyen köktendinci bireyler olduğu gibi; yobazların hışmına uğramamak için kendilerini açığa vuramayan mahcup tanrıtanımazlar, yani ateistler; evrende mutlak bir kudretin varlığının da yokluğunun da tam olarak kanıtlanması mümkün olmadığı için böyle bir tartışmayı anlamlı bulmayanlar, yani agnostikler de yaşar. Bu mozaiğin, kesimlerin kalabalığına göre çoktan aza doğru Müslüman, Hristiyan- Ortodoks, Hıristiyan -Katolik, Musevi tarzında sıralandığı, her halde herkesin malumudur.

Atesitlere ve agnostiklere ait sayısal veri, nüfus kağıtlarında böyle bir hane  bulunmadığı için, yoktur.  Ülkenin dinsel mozaiği, bunu tamamen unutmuş görünen yöneticilere ve unutmaya dünden hevesli parlamenter muhalefete ne kadar anımsatılsa azdır. Çağdaş devletin tüm yurttaşların hizmetinde olması gerekirken, çocuk istismarı ya da her hangi başka bir konuda, yöneticilerin ve destekçilerinin dinsel dayanak araması zaten başlı başına, kamuoyuna yönelik bir şaşırtmacadır! Tüm yurttaşlara hizmetin ancak ‘’dindışı’’ ya da başka bir deyişle ‘’laik’’ hukuk ortamında mümkün olabileceği gün gibi aşikarken!

Tecavüzcü pedofillere, canını yaktıkları çocuğun tüm hayatını da yakarak – çocuğa bir kez daha işkence ederek, onunla evlenerek-, adaletten kaçma yolunu açan hukuki düzenleme önerisi, farklı kesimlerden  kadınların tepkisiyle karşılaştı. Laik kesim kadınlarıyla İslami hayat tarzından yana olanları birleştiren ne idi? Eninde sonunda birer kadın gövdesi oluşumuz! Her kadının – şanslı ise sadece bakış ve söz düzeyinde kalmış, şanslı değilse daha ileri düzeylere sıçramış – en az bir deneyimi olmuştur, vücuduna buyur etmek istemediği saldırgan bir erillikle!

Kadınların analık iç güdüleri, kritik dönemeçlerde, başkalarının çocuklarını kendi yavruları gibi hissedebilmelerine yardımcı olur ve isyan duyarlar. Bu isyanı duyan, İslami hayat tarzının savunucusu kız kardeşlerimiz acaba bir adım daha atıp, şeriat  hukuku bir erkeğe dört eş uygun görerek, kadınlara miras hakkı tanımayarak, kadının şahitliğini erkeğinkine denk tutmayarak, ‘’kadın’’ denen varlığı ‘’erkek’’ denen varlığın bir kesrine indirgememiş olsaydı; kimi gelenekçi yorumlar kadın bedenini gözlerden saklanması gereken kirli bir kötülük yuvası olarak kavramsallaştırmayaydı; böyle akıllara durgunluk veren hukuki düzenleme önerilerinin, hayatlarında dine başat yer verdikleri iddiasındaki erkek yöneticilerin aklına dahi gelemeyeceğini görebilecekler midir?

Dini hayat tarzından yana erkek gruplarından bu abes uygulama  önerisine karşı bir tepki işitilmedi.

Niçin?

Dinin ana dayanaklarından biri olan ‘’ıslah-ı nefs’’  yani ‘’ilkel benliği denetleyebilecek irade hakimiyeti’’, niçin kadınlara ve çocuklara (kız ya da erkek) cinsel saldırı söz konusu olduğunda, bu grupların söylemine dahil olamıyor? Saldırganı kayıran  düzenlemelerin ‘’erkek’’ denen varlığı, iradesiz ve  sorumsuz  bir yırtıcıya indirgediğini göremiyorlar mı?

İnsan -ki onu diğer yüksek canlılardan ayıran özellikleri, bireysel iradesi, bireysel muhakeme ve sevme yetenekleri, bireysel onur ve adalet duygusudur- türünün şafağında yarattığı köleci uygarlığın sakıncalarını silme mücadelesine, kendini yetkinleştirebilme çabasına on binlerce yıllık koca bir tarih vermiştir- böyle bir aşağılamadan nasıl memnuniyet duyabilir, binlerce yıllık tarihi, köleci döneme doğru geri çevirmeye yönelik uygulamaları nasıl içine sindirebilir?

Bugün için geri çekilen yasal düzenleme, çok muhtemeldir ki, şiddet bağımlısı kimi kesimleri hoşnut edip kendinden yana çekmek  üzere bir yandan cinsel tecavüze idam cezası getirerek, öte yandan tecavüzcüye yasadan kaçacak yollar önererek, bir dizi yeni yanlışa kapı açacak  çifte yanlışla ve çifte çağdışılıkla yeniden gündeme getirilecektir.

Parlamentomuz ne yapmaktadır ya da yapacaktır; yoksa, konunun gerçekten gündemden düştüğü mü sanılmaktadır? Sözüm tüm muhalif parlamenterleredir. Tecavüzcüye suçuyla orantılı ama çağdaş hukuku ayaklar altına almayan bir ceza biçilmesi; mağdura tazminat ödenmesi, masrafı  devletçe karşılanmak üzere ruhsal tedavi sağlanması; temel eğitime ‘’kadın erkek eşitliği’’ dersinin konması gibi, bizi daha sağlıklı bir geleceğe taşıyabilecek hukuksal düzenlemeler üstünde sayın Muhalefet çalışmakta mıdır? Yoksa kuzu kuzu yukarıda andığım öneri mi beklenecektir?

Böyle bir öneriye boyun eğecek bir parlamento tarihe hangi  nitelikleriyle ve hangi sıfatlarla geçecektir?!

Erendiz Atasü
(Cumhuriyet)


ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)