İdam mahkûmlarının hapisanesini ziyaret / Victor Hugo
Genç tutuklulara mahsus cezaevinin bitişiğine ve ona benzer biçimde inşa edilmiş olan idam mahkûmlarının hapisanesi canlı ve çarpıcı bir arnitez. Birbirine bakan sadece suçlunun başlangıcı ile sonu değil, aynı zamanda iki ceza ve infaz sistemi: hücre hapsi ve ortaklaşa hapis ya da koğuş hapsi. Bu karşılaştırma sorun üzerinde bir karara varmak için yeter. Kodes ile hücre, eski cezaevi ile yeni cezaevi arasında iç karartıcı ve sessiz bir savaş sürüp gidiyor. Bir yanda, bütün hükümlüler bir arada: on yedi yaşındaki çocukla yetmiş yaşındaki ihtiyar, on üç aya hükümlü suçlu ile ömür boyu kürek mahkûmu, birkaç elma çalmış sakalı bitmemiş yumurcakla hafifletici sebepler yüzünden ipten kurtulup Toulon zindanlarına atılmış bir haydut ve katil, yarı masum kişilerle Tanrı’nın lânetine uğramış bedbahtlar, mavi gözlerle kır sakallar yan yana, diz dize, dirsek dirseğe. Işıksız, havasız pis kokan atölyelerde hiç konuşmadan birbirlerine bakmadan birtakım iğrenç ve gereksiz işlerde çalışan ve ilerlemiş ya da çok genç yaşları insanı ürküten canlı hayaletler... Öte yanda bir manastır, bir arı kovanı. Her çalışan hücresinde, her an peteğinde. Üç katlı koca bir yapı ve içinde birbirini hiç görmemiş komşular, küçük küçük yalnızlıklardan oluşan bir şehir. Sadece çocuklar ve birbirini hiç tanımayan, ayak seslerini işitmemiş bir duvar ve uçurumla ayrılmış çocuklar. İş, çalışma, okuma, aletler, kitaplar, sekiz saat uyku, bir saat dinlenme, dört duvarla çevrili küçük bir avluda bir saat oyun, sabah ve akşam dua ve bol bol düşünme. Bir tarafla bir çirkef, bir tarafta bir kültür. Bir hücreye giriyorsunuz, karşınızda bir tezgâhın önünde ayakta duran bir çocuk buluyorsunuz. Duvarda buzlu camlı bir pencere, camlardan bir tanesi açılabiliyor. Çocuğun sırtında gri renkli, tertemiz bir aba. Çocuk da temiz, ağırbaşlı ve sakin. Sizi görünce işini bırakıyor ve selam veriyor. Kimi kilit yapıyor (günde bir düzine), kimi mobilya yontmaları vs., vs. Atölye sayısı kadar iş, koridor sayısı kadar atölye var. Çocuk ayrıca okuma yazma da biliyor. Bedeni kadar ruhu, zekâsı da eğitiliyor. Rejimi yumuşak diye, bu hapisanenin ceza bakımından etkisiz olduğu sanılmamalıdır. Hayır, yine de hazin bir yer. Bütün bu tutukluların kendine özgü bir havası var. Gerçi yöneltebilecek daha pek çok eleştiriler var, ama hücre sistemi yavaş yavaş uygulanmaya başlamış. İlerde kuşkusuz daha da gelişecek ama daha şimdiden, bu tamamlanmamış ve yetersiz haliyle bile ortaklaşa hapis sisteminden çok daha mükemmel. Başka her yönden tutsak olan tutuklu sadece çalışma yönünden özgür, işi ne olursa olsun ona karşı ilgi duyuyor, severek çalışıyor. Her türlü işten kaçan, tembel, haylaz çocuk burada işine bağlı çalışkan bir çocuk oluyor. Çünkü az iş can sıkar, çok iş eğlendirir. İnsan nasıl en karanlık mağarada bile eninde sonunda bir ışık huzmesi bulursa, kapalı kalınca en can sıkıcı bir işi yapmaktan bile sonunda zevk alır. . Geçtiğimiz 5 Nisan günü idam mahkûmlarının hapisanesini gezerken müdüre sordum: -Şu sırada bir idam mahkûmunuz var mı? -Evet, Mösyö, Marquis adında biri. Hırsızlık amacıyla Térisse diye bir sokak kızını bıçaklıyarak öldürmüş. -Bu adamla konuşmak isterdim, dedim. -Mösyö, dedi müdür, burada emirlerinizi telakki etmek için bulunuyorum, ama sizi bir hükümlünün yanına götüremem -Sebep? -Çünkü, efendim, polis yönetmelikleri, kim olursa olsun, bir yabancının idam mahkûmlarının hücresine girmesine izin vermemizi yasaklıyor. Cevap verdim: -Müdür bey, polis yönetmeliklerinin ne dediklerini bilmiyorum, ama kanunun emrettiğini biliyorum. Kanun cezaevlerini meclislerin denetimi altına koymuştur ve özellikle de bakanları denetlemek görevini de Fransa Ayan Meclisi Üyeleri’ne vermiştir. Bildiğiniz gibi Ayan Meclisi bakanları yargılayabilir de. Nerede bir yolsuzluk, bir görevi kötüye kullanma varsa, kanun koruyucu oraya girmeli ve olup bitenleri görmelidir. Bir idam mahkûmunun hücresinde belki kötü şeyler bulunabilir. Benim görevim buraya girmek, sizinki de beni içeri almaktır. Müdür bey bir şey söylemeden bana yol gösterdi. Çiçekli küçük bir avludan geçtik. Etrafında bir galeri vardı. Burası idam mahkûmlarının özel gezinti yeriymiş. Çevresinde dört yüksek bina var. Galerinin kenarlarından birinin ortasında büyük bir demir kapının önünde durduk. Bir gardiyan kapıyı açtı ve kendimi karanlık ve taş döşemeli bir sofada buldum. Karşımda üç kapı-gördüm, biri ortada, diğer ikisinin biri sağda biri solda. Meşe ağacından üç ağır kapı ve her birinin ortasında demir parmaklıklı birer küçük pencere vardı. Bu üç kapı idam mahkûmlarının hücrelerine açılıyordu. Mahkûmlar burada temyiz ve af başvurularının sonucunu bekliyorlardı. Bu genellikle iki ay sürüyordu. Müdürün söylediğine göre, şimdiye kadar bu hücrelerden sadece ikisinin aynı zamanda işgal edildiği olmuş. Bana ortadaki hücrenin kapısını açtılar. Şu anda içinde insan bulunan tek hücre buymuş. İçeri girdim. Ben içeri girer girmez bir adam hemen ayağa fırladı. Bu adam odanın arka tarafındaydı. İlk önce onu gördüm. Parmaklıklı yüksek bir pencereden giren gün ışığı kendisini arkadan aydınlatıyordu. Başı ve yakası açıktı. Ayağında kahverengi bir yün pantolon ve keçe ayakkabılar vardı. Sırtında ise bir çeşit deli gömleği. Bu gri bezden gömleğin kollan önden bağlanmıştı. Elinde lülesi ağzına kadar doldurulmuş bir pipo tuttuğu görülüyordu. Kapı açıldığı sırada bu pipoyu yakmaya hazırlanıyordu. İdam mahkûmu ile karşı karşıya idim. Pencereden sadece bir avuç yağmurlu gökyüzü görünüyordu. Bir anlık bir sessizlik oldu. Birden konuşamayacak kadar heyecanlıydım. Yirmi iki yirmi üç yaşlarında genç bir adamdı. Kumral ve doğuştan kıvırcık saçları kısa kesilmişti; sakalı taranmamıştı. İri ve güzel gözleri vardı, ama bakışları çirkin, burnu basık, elmacık kemikleri çıkık. Alnı dar, ağzı biçimsizdi ve yüzünün sol tarafında yanağın alt tarafında iç sıkıntısından meydana gelen bir şişkinlik vardı. Yüzü solukta İfadesi allak bullaktı, ama yine de, içeri girdiğimizde, gülümsemeye çalıştı. Sol tarafında, ihtimal biraz önce üzerine uzanmış olduğu dağınık yatağı duruyordu. Sağında ise küçük bir tahta masa vardı. Masanın üstünde suda haşlanmış sebze ve biraz et dolu toprak çanaklar, bir parça ekmek ve ağzı açık bir meşin tütün kesesi vardı. Masanın yanında hasır bir iskemle duruyordu. Burası Conciergerie’deki idam mahkûmlarının korkunç hücresine hiç benzemiyordu. Oldukça geniş, oldukça aydınlık, sarı badanalı bir odaydı. İçinde yukarıda belirttiğim gibi bir yatak, bir iskemle, bir masa, solumuzda bir çini soba vc pencerenin karşısındaki köşelerden birine yerleştirilmiş bir raf vardı. Rafın üstünde bir sürü eski püskü elbiseler ve kırık dökük çanak çömlekler vardı. Bir başka köşede de, eski hücrelerin o iğrenç klasik kovası yerine dört köşe bir oturak konmuştu. Her şey oldukça temiz, muntazam, silip süpürülmüş, havalandırılmıştı. Çift parmaklıklı olan pencere açıktı. Çerçeveleri tutmaya yarayan iki küçük zincir hükümlünün başı hizasında iki çividen sarkıyordu. Sobanın yanında iki adam ayakla duruyordu. Biri kılıcından başka silahı olmayan bir asker, öteki ise bir gardiyandı. Hükümlülerin başında böyle gece gündüz yanlarından ayrılmayan iki kişi bulunur. Bunlar üç saatte bir nöbet değiştirirler. Yanımda Paillard de Villeneuve vardı. Sessizliği ilk bozan müdür oldu. -Marquis, dedi beni göstererek, Mösyö sizin için gelmiş. Bunun üzerine ben de şöyle konuştum: -Mösyö eğer bir şikâyetiniz varsa onu dinlemeye geldim! Hükümlü eğildi ve insanın içini burkan bir şekilde gülümseyerek cevap verdi: -Hiçbir şikâyetim yok, Mösyö. Burada çok iyiyim. Bu baylar (gardiyanı gösterdi) çok iyi davranıyorlar bana ve benimle konuşmaktan çekinmiyorlar. Müdür bey de ara sıra beni görmeye geliyor. -Yemeğinizden memnun musunuz? -Çok memnunum. Bana çift tayın çıkarıyorlar. Kısa bir sessizlikten sonra şunları ekledi: -Bizlerin çiti tayına hakkımız var. Beyaz ekmek de veriyorlar. Masadaki ekmeğe baktım, gerçekten de bembeyazdı. Hükümlü ekledi: -Alışamadığım tek şey hapishane ekmeği oldu. Sainte-Pelagi’de tutuklu iken birkaç genç bir araya gelip bir birlik kurmuştuk. Sırf ötekilerle beraber olmamak ve beyaz ekmek alabilmek için. -Sainte-Pélagie’de buradan daha mı iyi idiniz? diye sordum. -Orada da iyi idim, burada da iyiyim. Devam ettim: -Ötekilerle beraber olmak istemediğinizi söylüyorsunuz. Ötekiden kastınız ne? -Orada bulunan ayak takımından söz ediyorum, diye cevap verdi. Hükümlü Chabanais Sokağı’nda bir kapıcının oğluydu. -Yatağınız iyi mi? diye sordum. Müdür yorganları kaldırarak şöyle dedi: -Bakın, Mösyö, bir somya, iki şilte ve iki battaniye. -Ve iki yastık, diye ekledi Marquis. -İyi uyuyabiliyor musunuz? diye sordum. Tereddütsüz cevap verdi: -Çok iyi! Yatağın üstünde, yapraklan yer yer yırtılmış ve dökülmüş açık bir kitap vardı. -Okuyor muydunuz? -Evet, efendim. Kitabı elime aldım; geçen yüzyılda basılmış bir coğrafya ve tarih özeti idi. İlk sayfaları ve cildin yarısı eksikti. Açık sayfada Contance gölünden söz ediliyordu. -Efendim, bu kitabı ona ben verdim, dedi Müdür Marquis’ye döndüm: -Bu kitap sizi ilgilendiriyor mu? -Evet, efendim. Müdür bey 'bana ayrıca Lapérouse’unun ve Kaplan Cook’un gezilerini de verdi. Büyük denizcilerimizin serüvenlerinden çok hoşlanıyorum. Daha önce okumuştum ama seve seve yeniden okuyorum ve bir yıl sonra on yıl sonra da tekrar okuyacağım. Okurdum değil okuyacağım dedi, Zavallı genç adam üstelik iyi konuşuyor ve kendi kendisini dinlemekten zevk alıyordu. Büyük denizcilerimiz tabiri de kendisinindi. Büyük gazeteci stiliyle konuşuyordu. Bütün konuşmamız boyunca bu tabiilik eksikliği dikkatimi çekti. Ölümün önünde gösteriş ve yapmacıktan başka her şey siliniyor. İyilik siliniyor, kötülük gidiyor, hayırhah kişi hırçın, kaba adam tatlı oluyor, fakat yapmacıklı insan yapmacıklı kalıyor. Ölümün insanı sadeleştirmemesi ne garip! Kendini beğenmiş zavallı bir işçiydi. Biraz sanatkâr ruhlu idi, ama yeterince değil ve kendini beğenmişlik adamı mahvetmişti. Gösteriş meraklısı ve zevkine düşkündü. Bir sabah babasının konsolundan yüz frank çalmış ve bir gün boyunca gezip eğlendikten iyi yemekler yedikten, tiyatroya gittikten ve sefahat yaptıktan sonra parasını çalmak için bir sokak kızını öldürmüştü. Böylece başkaları gibi suçluluk merdivenini basamak basamak çıkacak yerde demin avluda eski bir öğretmen olan yaşlı bir kürek mahkûmunun dediği gibi, yirmi dört saat içinde bütün rütbeleri kazanmıştı. Kader insanı nasıl bir uçuruma sürükleyebiliyor! Kısa bir süre kitabın sayfalarını karıştırdıktan sonra: -Geçim sıkıntısı mı çekiyordunuz? diye sordum. Başını kaldırıp bir çeşit gururla: -Hayır efendim diye cevap verdi. Sonra devam etti ve sözünü kesmeden dinledim: -Mobilya desinatörü idim. Hatta mimar olmak için bile okudum. Adım Marquis, M. Le Duc’un öğrencisiyim. Louvre’un mimarı olan Viollet Ie-Duc’ten söz etmek istiyordu. - İnce marangozluk işleri yapan sanatçılar için bir desen dergisi çıkarmayı düşünüyordum. Birkaç levha yapmıştım. Döşemecilere Rönesans zevkine uygun ve meslek kurallarına göre yapılmış bazı desenler vermek istiyordum. Ellerinde böyle desenler yoktur. Onun için yalan yanlış moda gravürlerle yetinmek zorunda kalırlar. -Güzel bir düşünceniz varmış. Onu niçin uygulamaya koymadınız? -Yapamadım işte, Mösyö. - Bununla beraber param olmadığım söyleyemem. İstidadım vardı; desenlerimi satıyordum; sonunda herhalde istediğim fiyata satabilecektim. -O halde niçin?... diye sormaktan kendimi alamadım. Ne demek istediğimi anladı ve şöyle cevap verdi: -Gerçekten bilmiyorum. Aklıma esmiş olacak. O uğursuz güne kadar böyle bir şey yapabileceğim aklımın köşesinden geçmezdi. Bir ara sustu, sonra umursamaz bir halde devam etti: -Yanımda birkaç desen bulunmayışından üzgünüm, size gösterirdim. Peyzaj da yapıyordum. Le Duc bana suluboya öğretmişti. Ciceri janrında şeyler yapıyordum, Görseniz Cicéri‘nin diye kalıbınızı basarsınız. Deseni çok seviyorum. Sainte-Pölagie’de iken arkadaşlarımızın birçoğunun portrelerini yaptım, ama sadece karakalemle. Suluboya takımlarımı yanıma almama izin vermediler. Düşünmeden, “Niçin?” diye sordum. Tereddüt etti, bunun üzerine bu soruyu sorduğuma pişman oldum çünkü nedenini sezmiştim -Renklerde zehir olabileceğini düşündüler efendim, diye devam etti. Oysa haksızdılar. Bunlar suluboyadır. Müdür söze karışarak: -Ama kımızı boyada kurşun oksidi vardı, dedi. -Olabilir, dedi Marquis. Herhalde istemediler, ben de karakalemle yetinmek zorunda kaldım. Yaptığım portreler yine de modellerine benziyordu. -Peki, burada ne yapıyorsunuz? . -Çalışıyorum. Bu cevap üzerine bir ara hayale daldı, sonra ekledi: -Resim yapmak isterdim. Bu (gömleğini göstererek) bana engel olmazdı. Resim yapabilirdim (bunu söylerken elini gömlek kolunun altında sağa sola hareket ettiriyordu). Kaldı ki bu baylar (gardiyanlan göstererek) çok iyi. Kollarımı kaldırmama müsaade edeceklerini söylediler. Ama şimdi başka şey yapıyorum, okuyorum. -Cezaevinin papazını görüyor musunuz? -Evet, efendim, geliyor. Burada, müdüre döndü: -Ama henüz rahip Montés’i görmedim. Bu adı bu ağızdan işitmek bende garip bir etki yaptı. Rahip Montes’i ömrümde bir defa, bir yaz günü, Louvel’i darağacına götüren arabanın içinde görmüştüm. -Müdür cevap verdi: -Çok yaşlı da ondan gelemedi, nerede ise seksen altı yaşında zavallı adamcağız görevini yapabildiği kadar yapıyor. -Seksen altı yaşında ha! dedim. Biraz gücü kalmışsa tam istenilen adam. İnsan bu yaşta Tanrıya o kadar yakındır ki, mutlaka çok güzel ve inandırıcı şeyler söyleyebilir. Marquis sükünetle: -Onu görmekten memnun olacağım, dedi. -Umudunuzu kesmeyiniz, Mösyö, dedim. -Yok canım! diye devam etti. Umutsuz değilim ve cesaretim de yerinde. Bir kere hükmü temyiz ettim. Sonra da kraldan affımı istedim. Karar bozulabilir. Adil olmadığını iddia etmiyorum, ama biraz fazla ağır, yaşımı dikkate alabilirler ve hafifletici sebepler bulabilirlerdi. Krala arizamı da imzaladım. Beni görmeye gelen babam sakin ve sabırlı olmamı söyledi. M. Le Duc arizamı bizzat majestelerine sunacak. M. Le Duc beni iyi tanır, evet öğrencisi Marquis’yi iyi tanır. Kral onun hiçbir ricasını geri çevirmez. Affedilmemem hemen hemen imkânsız gibi. Tabii cezamın tamamen affını beklemiyorum, ama... Sustu. -Evet, evet, dedim. Umudunuzu kaybetmeyin. Bu dünyada bir yanda hâkimleriniz, öbür yanda babanız var. Fakat öbür dünyada da bir hâkiminiz ve bir babanız var, o da Tanrıdır. O sizi mahkûm etse bile aynı zamanda bağışlayacak; esirgeyecektir. Onun için umutlu olun! -Teşekkür ederim, dedi Marquis. Sordum: -Bir arzunuz var mı? -Biraz daha sık dışarı çıkmak ve avluda gezinmek isterdim. Hepsi bu kadar efendim. Günde sadece bir çeyrek dışarı çıkıyorum. -Bu çok az, dedim müdüre. Niçin bu kadar az? -Sorumluluğumuz çok büyük de! diye cevap verdi müdür. -Nasıl olur? dedim. İki tanesi yetmiyorsa dört gardiyan koyarsınız. Ama bu delikanlıdan biraz hava ve güneşi esirgemeyin. Cezaevinin ortasında bir avlu, her yanda sürgüler ve parmaklıklar, dört bir tarafta yüksek duvarlar, basında dört gardiyan, sırtında deli gömleği, her kapıda nöbetçiler, daha ne korkuyorsunuz? Hükümlünün istediği zaman avluda dolaşmakta serbest olması gerekir. Müdür başını eğdi ve: -Haklısınız efendim, isteğinizi yerine getireceğim, dedi. Hükümlü bana candan teşekkür etti. -Sizden ayrılmanın zamanı geldi, dedim. Tanrıyı düşünün ve cesur olun. -Cesur olacağım, efendim. Beni kapının eşiğine kadar gamma ve kapı tekrar üzerine kapandı. Victor Hugo
(Gördüklerim İşittiklerim, Düşün Y. İst. 1996. S.153-61. Çev. Şiar Yalçın)
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR