Diskodaki rehine / Erdem Buyrukçu
70'lerin Bursa'sında devrimci bir grubun başına gelenler...
Hamdi, Cafe Hakan’ın kapısını açıp içeri girdiğinde Nilüfer’in sesinden –Dünya Dönüyor –şarkısı çalıyordu. Balkona çıkan merdivenlerin başında görüldüğünde sağ elini yukarıya kaldırıp “Selam yoldaşlar...” dedi. Koltuk altındaki memur çantasını eline alıp her zaman oturduğu yere oturdu. Çantasının içinden yazılı kağıtlar çıkarıp masaya koydu, “Arkadaşlar lütfen toplanalım...” Masanın etrafında buluştular. “Arkadaşlar yaklaşık üç aydır buluşup konuşuyoruz. Bu akşam sizlerle –Hücre-konusunu konuşmak istiyorum” dedi. Yüksel’e döndü, “Yüksel yoldaş bize çay söyleyebilir misin?.. Hatta sen getir de garson gelince konuşmamız kesilmesin...” “Tabi Hamdi yoldaş...” dedi Yüksel. Ayağa kalktı, gitar çalar gibi yaparak...sesini kalınlaştırıp Cem Karaca’nın sesine benzetmeye çalışarak –yoldaş sözünü –Namus Belası'na uyarlamak istedi... Namus belasına Yoldaş... Döktüğümüz kan bizim...mırıldanarak merdivenlerden indi. Hamdi bakışlarını etrafındakilerin üzerinde dolaştırdı tek tek. Hiç tanımadığı bu insanları sonu belli olmayan çok ciddi ve tehlikeli bir maceraya atmıştı. Ama kurban vermeden bazı kazanımları elde edemezlerdi. Bedel ödemek zorundaydılar. Bu Hamdi olurdu, Yüksel olurdu...birisi olurdu. Yüksel’in çayları getirmesini bekledi. İki şeker attığı çayını karıştırdıktan sonra bir yudum alıp boğazını temizledi ve konuşmaya başladı. “Arkadaşlar size bu akşam –Hücre örgütlenmesinin – önemini anlatmak istiyorum. Büyük usta Lenin yoldaşın da çok önem verdiği hücre partinin temel örgütsel birimidir. Hücre partinin en alt örgütsel birimidir, bu anlamda da tabanı ve temelidir. Hücrenin daha altında parti örgütü yoktur, olamaz. Bu birimler bizleriz. Yüksel, Levent, ben...” bir an duraksadı, boğazını temizledi. Hasan, Günay kendini dikkatle dinliyordu. Metin ise dinliyor gibi yapıyor ancak başka dünyalarda başka hayatları yaşıyordu. Yüksel yan masadan çektiği sandalyelerden birine ayaklarını uzatmış hasta babasını ve evlenmek isteyen ablasını düşünürken kendisini daha da terleten çayı yudumluyordu yavaş yavaş. “Partinin temel amacı ve misyonu kitlelere ulaşmak, onlarla güçlü bağlar kurmak, onlara güven vermek, kucaklamak ve mücadele içerisinde seferber etmektir. Bu ise ancak, esas olarak üretim ve hizmet alanlarında konumlanan yaratılan örgütsel parti birimleriyle, yani hücrelerle, en iyi, amaca en uygun biçimde başarılabilir. Hücre bunu sağlayan temel örgütsel birim olduğundan dolayıdır ki parti örgütlenmesi ve çalışmasının temelidir... Hücre partinin işçi sınıfı ve emekçilerle bağını kuran temel örgütsel birimdir. Bulunduğu birim ya da alanda partinin işçilere ve emekçilere yönelik çalışmasını yürütmekle yükümlüdür. Parti çizgisini, karar ve direktiflerini uygulamak; kitleleri parti çizgisine ve devrim mücadelesine kazanmak için sistematik bir propaganda, ajitasyon ve örgütleme faaliyeti yürütmek, bunun araçlarını ve olanaklarını yaratmak, parti hücresinin temel görevidir...” dedi, sustu dudaklarını ılınmış çayla ıslattı. “Evet arkadaşlar Hamdi yoldaş haklı. Darbeyle hapislerde işkenceci faşist polislerin baskısı altında kahramanca mücadele eden dönemin devrimci kadrolarının büyük çoğunluğunun afla cezaevlerinden çıkmasını heyecan ve şevkle bekleyen büyük bir gençlik kitlesi karşıladı. Cezaevi sürecindeki tartışma, değerlendirme ve ayrışmaların da etkisiyle solda çok sayıda yepyeni siyasi örgüt doğmaya, örgüt sayısının artışıyla birlikte rekabet ve çelişkiler de hızla yükselmeye başladı. O nedenle bir şeye karar verirken iyi düşünüp tartışmalıyız...” dedi Hasan. “İyi de bizim bağlı olduğumuz bir parti yok ki?” dedi Levent, “Tamam biz sosyalizmi savunuyoruz ama hangi örgütü destekliyoruz? TKP’mi, TSİP’mi CHP’mi? TBP’mi? Aydınlık’mı? Yoksa biz yeni bir örgüt mü yaratıyoruz?” “Haklısın!” dedi Hamdi. “Güzel soru...” “Yeni bir örgüt kurarsak tüzük lazım, en az yedi kişi olmamız lazım…” dedi Hasan. “Tüzük kolay” dedi Hamdi. “Ayrıca hücre kurmak için üç kişi de yeterli...O zaman vaktiniz varsa yarın akşam toplanalım ve tüzüğümüzü belirlemeye başlayalı...” dedi kararlı bir sesle. “Bana uyar” dedi Yüksel. “Ama örgütün adını ben belirlerim...” “Sana her şey uyar vahşi erkeğim benim…” dedi Levent gülerek parmaklarını zafer işareti yapıp ileri uzattı... “Hücrelerde savaşma hücrelerde seviş...” “Biz Günay ile geliriz.” dedi Hasan “Tamam” dedi Metin. “Ama gazetede okuduğum bir haber canımı sıktı... Kıbrıs’ta darbe olmuş ve faşist bir başkan seçmişler kendilerine. Bunun bize yansıması nasıl olur?” Savaş çıkması daha önce sadece ihtimal iken şimdi savaşa saatler kalmış gibiydi...Yüksel’e bakıp kızdırmak için "Savaş çıkarsa aramızdan bazı kişileri askere çağırabilirler...” “Yok abi ben askere filan gitmem...” dedi Yüksel. "Daha ufağım ben...” “Küçül de cebime gir...” dedi Hasan. Kendisinin bir korkusu yoktu. Hem boyu ufaktı hem Bulgaristan’da askerliğini ödemişti. Bu sabah kahvede gazeteleri okuduktan sonra askerlik şubesine gidip savaş çıkarsa gönüllü olmak istediğini söylemişti... “Evet...Kıbrıs meselesi çok önemli bir gelişme. Bence savaşa hazır olmalıyız.” dedi Hamdi.” Ecevit çok önemli ve çok akıllı açıklamalar yaptı bugün. Her an savaş başlayabilir mesajı veriyor... Ama bu bizim çalışmalarımızı engellemez tam tersi yeni olasılıklar sunar. Artık eylem yapma zamanımız geldi. Fabrikalarda, okullarda örgütlenmeye hız vermek zorundayız. Yazı ve afiş çalışmalarına başlamak zorundayız... Yüksel balkondan eğilerek cam kenarındaki masadan hesap alan garsona eliyle işaret etti... O sırada -Red Kit- üzerinde buruşuk gri pardösüsü, cebinde Cumhuriyet gazetesi ile balkon merdivenine doğru yürürken eliyle garsona bir çay işareti yaptı. Balkon merdivenlerinden çıkıp her zaman oturduğu masaya yaklaştı. Kendilerine bakıp selam verdikten sonra pardösüsünü üzerinden çıkarıp dikkatle katladıktan sonra yanındaki sandalyenin üzerine yerleştirdi. Cebinden çıkardığı Cumhuriyet gazetesini masanın üzerine bıraktı ve oturdu. “İşimize bakalım” dedi Hamdi. Metin, temmuz sıcağında Red Kit’in pardesü giymesine gülmek mi ağlamak mı gerektiğine karar veremedikten sonra bir sigara yaktı. Bir gün karşısında gazete okuyor gibi yapıp kendilerini dinleyen ve not alan bu kişiye kim olduğunu, neden kendilerini takip ettiğini soracaktı?.. Karnından gurultu sesleri çıkınca utandı birden. “Pardon...” dedi. Sabahtan beri doğru dürüst bir şey girmemişti midesine. Arnavut amca açık mıydı acaba? Gerçi bu saatte kuru fasulye yenmezdi ama. Tereyağında pişmiş iki yumurta, sıcak ekmek ve kırmızı soğan şölen olurdu… Masanın üzerinde duran şekerlikten bir kesme şeker alıp ağzına attı. “Gece bulanmaya başladı…” dedi Hamdi’ye baktı. Gözleriyle Red Kiti işaret ederek. “Haklısın! Kalkalım bana kalırsa zaten konuşulacak bir konu kalmadığı gibi konuşulacak bir ortamda yok...” dedi Hamdi. “Teoriye ağırlık verdiğin için olabilir mi?” dedi Metin, Hamdi’ye baktı.” Bence bu konuyu düşün! Yüksel ve Levent’in anlattıklarını daha iyi anlamasını istiyorsan hatipliğini ve pratiğini geliştirmen gerekir... Hamdi ses çıkarmadı. Daha önceden kendi aralarında anlaştıkları gibi tek tek ve beşer dakika arayla Cafe Hakan’dan çıktılar. İtfaiye ye inen yokuşun loş bir boşluğunda buluşup beklediler. Uludağ’dan esen hafif rüzgâr vücutlarında ılık bir yapışkanlık bırakarak içlerinden geçip gidiyordu. "Ben bu Red Kit’ten kıl olmaya başladım abi...” dedi Yüksel. “Ben yüz metre öteden kokusunu alırım bu tiplerin...” “Benim için önemli değil” dedi Günay. “Elin garibi işte. Kendisine verilen görevi yapmaya çalışıyor... Biz işimize bakalım...” “Yok bu konuda çok ciddi olmalıyız... Elin garibi diye düşünürsen sonun işkencede biter” dedi Hamdi sesini kalınlaştırarak. "Oyun oynamıyoruz. Bu işin sonunda yıllarca hapislerde çürümek, işkenceler görmek hatta ölmekte var... yoldaşlar hata yaparsak hepimiz yanarız ona göre.” “Buluşma yerini değiştirelim...” dedi Hasan “Yok! Bana kalırsa bir süre devam edelim. Ancak yeni bir haberleşme ağı kurmamız lazım...Yerimizi değiştirirsek ellerine büyük bir koz vermiş oluruz. Bence polisle oyun oynayabiliriz. Onu yanlış yönlendirebiliriz. O yüzden akıllı olup hata yapmayalım...” “Bizim kahve en ideali” dedi Yüksel.” Ayrıca hepimize buradan daha yakın... Çayımız güzel. Müziğimiz güzel...” “Şimdilik alacağımız en güzel önlem-dikkat-olmalı” dedi Hamdi,” O geldiğinde konuyu değiştirelim yeter...Ayrıca Yüksel’in kahvesinde buluşma düşüncesi de çok güzel...Bir iki kez daha buluşalım sonra orada toplanmaya başlarız. Merkez orası olur...” dedi Hamdi, kolunu Yüksel’in boynuna doladı.” Sağol Yüksel yoldaş...” “Bomba da yapar mıyız?” dedi Yüksel. “Hangisinden istersin?” dedi Levent, “Atom mu yoksa hidrojen mi?” Yüksel kırılgan bakışlarla, “Nerede gülecektik! Haberlerde duymuyor muyuz? Hücre elemanı bomba yaparken yakalandı. Hücre elemanı banka soydu... Eee bizde hücre kurduğumuza göre bunları yaparız diye düşündüm...” Gülüştüler. Yarın akşam görüşmek üzere diyerek, birbirlerine -dikkatli ol- uyarılarında bulunarak, gri pardösülü adamın postanenin kalın sütunları arkasından onları gözlediğini görmeden ayrıldılar. Hamdi, Levent’le heykel yönüne doğru hızlı hızlı yürüyerek gözden kayboldu... Metin ile Yüksel Disco’ya beraber gidecekti bu akşam. Yüksel’in canı sıkılıyormuş. Ayrıca garsonluk yapmak istediğini söyleyecekti patrona. Bu akşam sana takılabilir miyim diye sorunca kabul etmişti. Hasan ile Günay’da İtfaiye’nin sokağında bulunan dolmuşlara binerek eve gideceklerdi. Konuşmadan yürümeye başladılar. Oturdukları semte giden dolmuşların durduğu yere gelince sarılıp, vedalaştılar. Yanlarında ayaklarını sürüye sürüye yürüyen paytak Hasan’ın olmasından dolayı yavaş yürümek zorunda kalan Metin ve Yüksel onların yanından ayrılınca hızlandılar... Okçu Baba türbesinden aşağı inen parka yollar delik deşikti. Yapılan kazı çalışmaları nedeniyle yaya yolu tümseklerle dolmuş insanların yürüyebileceği tek seçenek olarak cadde kalmıştı. Her an birisi karanlıkta görülmeyen ve önlem alınmayan bu çukurlardan birisine düşüp yararlanabilirdi. Yolun diğer tarafına geçtiler. Altıparmak’tan aşağı hızlı hızlı yürüdüler. Çakır Hamam semtindeki Tophane yoluna çıkan Kırkmerdivenlerin yanından geçerken, ilk basamakta tutunma korkuluğuna yaslanmış, siyah maksi paltolu, kırmızı atkılı, hafif sakalları olan birisi “Bilader durur musun…” dedi. Metin ile Yüksel yürümeye devam ettiler. “Hoop bilader sana dedik…” Metin durdu etrafına bakındı “Bana mı dediniz?” diye sordu. Siyah maksi paltolu, kırmızı atkılı, hafif sakalları olan adama baktı. Böyle tipler de kendisini buluyordu hep...Birisi temmuz sıcağında pardösü yollarını kesen adamda palto giymişti... “Tam üstüne bastın kaldır ayağını…” dedi Metin, yollarını kesen, tanımadığı gölgeye doğru bir iki adım attı. “Ne hesap? Tanışıyor muyuz?” dedi ters bir sesle. “İnce hesap... Bende onu konuşmak istiyorum zaten...” dedi ses yanlarına yaklaştı. Uzun boylu. Siyah bıyıklı ve sakallı, kısa kıvırcık saçlı. Görünüşünden Bulgaristan göçmenine benzeyen. Üst çenesinin sol yanında iki tane dişi eksik olduğundan konuşurken ıslık çalan. Gece karanlığında siyah bir gözlük takmış olan kişi yanlarına doğru yanaştı. “Vay Yılmaz Güney abim benim... Kont uçan kuşu vurur. Cesi ise hiç affetmez.” dedi Yüksel, başını sağa sola çevirip saçlarını dağıtarak güldü. Kendisine Yılmaz Güney benzetmesi yapılması hoşuna giden yabancı, “Eyvallah bilader...” dedi elini kullanarak. Kirli dişlerini göstere göstere güldü. “Vurguncular filmi...” dedi Yüksel. “Şu anda ayni sahneyi yaşıyoruz. Merdivenlerin başında bekleyen Cessi yoldan geçen adamı durdurur...” Yabancı sesini yükselterek Yüksel’i susturdu. Elindeki sarı kehribar tespihi Metin’in gözüne sokarcasına yaklaştırdıktan sonra, “Bana Tophaneli Gölge derler. Senin Disco’da çalıştığını biliyorum...” “Evet.” dedi Metin, “Çalışıyorsam n’olmuş?” “Haa orada dur şimdi. Ben sana esrar vericem sen satacaksın...” dedi çok normal bir istekte bulunurcasına. “Git işine gece gece…” dedi Metin. Adama arkasını dönüp yürümeye hazırlandı. “Bak bilader” dedi yabancı paltosunun önünü açıp belindeki silahı gösterdi. “Sonra senin için iyi olmayabilir...Kazası var, belası var, kör kurşun var...var oğlu var...” “Sen bizi tehdit mi ediyorsun ulan…” dedi Yüksel. “Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Bana da Sırameşeli Yüksel derler...Hop...Hop...” Yabancının üzerine doğru yürüdü. Metin, Yüksel’i engelledi... “Bak bilader…” dedi. “Biz bu işlerden anlamayız. Bunu kullananları tanımayız…Sen yanlış kişiye iş teklif ediyorsun sonra zarar edersin...” dedi. “Olsun” dedi yabancı, sevinçli bir sesle cebinden çıkardığı beyaz kağıt mendile sarılı esrar plakalarını Metin’e uzattı. “Sen bunları al şimdilik. İsteyen, soran olursa temin edebileceğini söylersin, hallederiz…Bu sana hediyem olsun…sen şimdi kendine müşteri yap ondan sonra hesaplaşmaya başlarız...” dedi “Bak kardeşim biz siyasi kişileriz sonra senin canını acıtırız yazık olur...” dedi Yüksel. Boynunu ileri uzatıp ötmeye hazırlanan Denizli Horozu gibi uzandı... “Bizde devrimciyiz icabında...” dedi Tophaneli Gölge… Elindeki tespihi sağ elinin parmaklarında hızlı hızlı tur attırmaya başladı. “Siz kısa pantolonla gezerken biz devrimcilik oynuyorduk...” Konuşmayı uzatmak istemeyip konuyu halletmeyi başka bir güne bırakmak isteyen Metin, “Tamam kardeş...” dedi. Plakaları alıp cebine koyduktan sonra Yabancının yanından ayrılarak yüz metre ilerdeki Diskonun siyah kapısından içeri girip kırmızı halı üstünde yürürken adamın kendisine teklif attığı satıcılık isteğinin arkasında neler olabileceğini düşünmeye başladı. Belki de peşlerinde olan polis onları pis bir işe karıştırmak istiyordu. İlerde kendilerini yakaladıklarında -bunların hepsi esrarkeş, yavrularımızı zehirliyorlar- başlıkları atıp ellerine verdikleri esrar parçalarıyla resimlerini çekip gazetelerin ilk sayfalarında manşete taşıyacaklardı...Elinden purosunu düşürmeyen, eskimiş pardösülü, kırık dökük araba sahibi Komiser Kolombo'yu anımsadı... Düşünceleri üretime geçmişti. Metin, Yüksel’le birlikte Disco’yu süpürüp, temizledikten sonra Yüksel’i barmenin yanına bırakıp siyah ipek örtülerle kaplanan Vestiyer bölümündeki odasına çıktı. Geniş ve uzun, çekmeceli tahta tezgahın altından çaydanlığı alıp su doldurduktan sonra ufak tüp gazın altını yakarak üstüne koydu...Demliğin içine kaçak Kilis çayından attı üç tutam. Bir parça su koyduktan sonra çaydanlığın üstüne boşluk kalacak bir şekilde yerleştirdi... Pazartesi günü dışında her gün sabaha kadar açıktılar. Çarşamba, Cumartesi ve Pazar günleri Diskotek diğer günler ise Bar ve Pavyon olarak çalışıyorlardı. Levent’in tanıdığı olan Patron kendisine ayda dört yüz lira verebileceğini vestiyerlikten kazandığıyla aylığının artacağını, ayrıca her gün üç tane içki içme hakkı olduğunu söyleyince kabul etmişti. Kabul etmeme gibi bir seçeneği de yoktu zaten. İş işti onun için. Oysa Ankara’da kaldığı sürece bir kitapçıda çalışmıştı. Tecrübe sahibi olmuştu isteseydi, arasaydı belki Bursa da bir kitapçıda işi bulabilirdi ama kaç tane kitapçı vardı ki Bursa’da? Sadece meraktan kabul etmişti bu işi. Yakından tanımak için... Hafta sonunda Disco’yu dolduran şımarık, paralı özel okullarda okuyan, istekleri ne olursa olsun hemen gerçekleştirilen. Üretimden çok uzak. Diğer insanlardan, yaşıtlarından giyimleri, kuşamları ve yüzlerine vuran sağlıklı görüntüleriyle farklılıklar gösteren. Konuşan, yürüyen, giyinen ama düşünemeyen oyuncaklara benziyorlardı. Onlar için paranın nasıl kazanıldığı önemli değildi onlar için önemli olan her şeye ilk önce kendilerinin sahip olmalarıydı. Hafta sonları Disco’ya gelen ziyaretçiler içinde çok vardı böyle tipler. Bursa’nın tanınmış zengin ailelerinin çocukları, kızları gelirdi iç gıcıklayıcı parfüm kokuları eşliğinde. Mini etekli, bembeyaz dişli, sağlıklı çocuklardı hepsi. Son model arabalar kendilerini kapıya kadar bırakır sonra yine gelip alırlardı. Gülüşleri boş olduğu için güzeldi. İlgi çekiyordu. Rahatsız edici değildi. Tanınmış bir otobüs firmasının17 yaşındaki oğlu geliyordu her hafta sonu yanına taktığı yalaka kuyruklarıyla. Her gelişinde, çirkin, sivilceli yüzünü, şişmanlığını yanındaki üç bazen dört tane birbirinden güzel, manken gibi sarışın, esmer ve genç kızlar ve arkadaş gurubuyla gelip para dağıtıyordu…Bazen gece yaşamını merak ederek ailelerine yalan söyleyip ilk kez diskoya gelen bakımlı ve zengin olduğu belli olan kız guruplara tanık oluyordu. Yabancı bir tarlaya konan kuşlar gibi cıvıl cıbıldılar. Paltolarını, pardösülerini teslim ederken gördüğü eller bembeyaz, pürüzsüz, kremli ve hoş kokuluydu. Hepsinin tırnakları bakımlı ve ojeliydi... Az da olsa evlerinden kaçarak meşhur olmak için gelen köylü, kasabalı kızlar da oluyordu... Canı sıkıldı... Babası bu durumları yaratmasa her şey çok farklı olabilir miydi acaba? Olurdu. En azından bugün İstanbul’da, bir sevgili gibi aşık olduğu İstanbul’daki bahçeli evlerinde olurdu. Kütür kütür erikleri, dut ağacına çıkmayı. İncir yemeyi, Oya’yı, Canan’ı her şeyi çok özlemişti. Ankara’ya olan öfkesi yüzünden Selma’yı unutmuştu. Özellikle hafta sonları gece yarısı saat üç hatta dörde kadar burada geçiriyordu. Yanına kitap alıp okuyor zamanını değerlendirmeye çalışıyordu. Kısa süre içinde pis ve dağınık bir şekilde aldığı vestiyerliği temizlemiş, düzeltmiş renkli ışıkların yandığı ufak bir oda haline sokmuş bir de ufak bir kitaplık yapmıştı kendisine. Gerçi havalardan dolayı şu sıralar vestiyerlikten para kazanamıyordu ama bar ve pavyon olarak çalıştıkları geceler gelen ağır abilerin silahlarını, kesici aletlerini alıp saklıyordu ve yüklü bahşişler alıyordu. Tophanelinin verdiği esrarları nereye saklayabileceğini düşünerek gözleriyle kimsenin aklına gelmeyecek bir yer bulmaya çalıştı. Kolombo olsaydı nereye saklardı? Kaynayan çaydanlıktan demliğin üzerine suyu boşalttıktan sonra tekrar tüp gaza koyup altını kıstı. Aklına birden çayın içine saklamak geldi ama iyi fikir değildi. İçlerinden bir plakasını alıp diğerlerini eski bir naylon torbasına koyduktan sonra çekmeceli masanın el alt bölümüne gizledi. Demlenmiş çayın kokusu vestiyerliğin içine dolunca -ince belli- bardaklardan bir tane alarak kendine bir çay koydu. Dolabın çekmecesinden Jerzy Kosinski’nin Adımlar, Julius Fuçik’in Darağacından Notlar ve Gorki’nin Mektuplar kitapları arasından Adımlar kitabını aldı, geniş siyah deri koltuğa oturdu kaldığı yerden okumaya devam etti... “Jandarma onbaşısı, sertçe kafesin açılmasını emretti. Köylünün parmakları kilidi arıyordu ama korku içinde bir köşeye büzülen kadına bakmaya cesaret edemiyordu...Jandarma kadının kollarına ve bacaklarına yapışıp onu kafesin dışına çektiler...” Açık kapıdan önce parfüm kokusu, sonra şuh kahkahası ardından da topuklu ayakkabılarının çıkarttığı müzik eşliğinde Leyla göründü. Arkasından da İboş. Metin’in orada olduğunu fark etmeden geçip gittiler. Metin, Leyla’yı -Bazıları Sıcak Sever- filmindeki Marilyn Monroe’ya benzetti. Bakışlarıyla, yürüyüşüyle, yürüyüşün içinde gizlenen şehvet tohumlarını etrafa saçmasıyla insanın cinsel isteklerini sadece dürtüklemeyle kalmıyor bir anda harekete geçiriyordu. İtiraf etmesi gerekirse öpmek hatta sevişmek istediği bir kadındı ama Metin’in farkında bile değildi. Geçen hafta Metin’in işe gelemediği (Kenan’la birlikte Ziraat yolu üzerindeki -kendin pişir kendin ye-de kafayı çekmişlerdi. İçki içerken yan masada oturan birisi kendilerini Finlandiya’ya götürebileceğini, bizim gibi yapılı gençlere ihtiyacı olduğunu söyleyip kendilerine iş teklif etmişti. Eğer kabul edersek on beş biner lira karşılığında bizi işçi yapacağını söylemişti. Hatta daha da ileri gidip kendilerine iş koymaya başlayınca önce Kenan saldırmıştı adama sonra da kendisi. Adamı güzelce dövdükten sonra hesabını ödetip karakola götürüp şikayet etmişlerdi) çarşamba günü diskoya gelen üç doğulu tüccar, yanlarına sarhoş ettikleri İboş’u alarak gece yarısı buradan ayrılmışlar. Önce araba içinde defalarca tecavüz ettikten sonra kendisini, üstünden eşyalarını alarak, buz gibi, yağmurlu gecede Uludağ yoluna bırakarak kaçmışlardı. Onu o halde yol kenarında bulan birisi polise haber vermiş ama ona yardımcı olmak için gelen polis, yardım edeceğine homoseksüel olmakla, kendini pazarlamakla suçlayınca önce dayak yemiş sonra da nezarethaneye atılmıştı. Çalıştığı yeri ve patronun adını polislere söyleyince gerçek ortaya çıkmış Metin kendisine haber veren patronuyla beraber emniyet müdürlüğüne gidip İboş’u çıkartmışlardı. Zavallı perişan haldeydi. Yanlarında getirdikleri eşyaları giymesine yardımcı olurken vücudundaki morlukları görünce İboş’u hemen hastaneye götürmüşlerdi. Makatında yırtıklar tespit edilmişti. Bir haftadır evde yatıyor, doktorların verdiği ilaçları, antibiyotikleri, merhemleri kullanıyordu... Çayından bir yudum aldı. Mis gibi olmuştu. Yavaş yavaş yudumlayarak çayı bitirip bir tane daha koydu iki şeker atıp karıştırdı. Çay dediğin böyle olmalıydı... Neşesi birden yerine geldi. İstanbul’da geride bıraktığı Canan’ı, Ankara’da geride bıraktığı Selma’yı anımsadı güzel tatlar eşliğinde. Merdivenlerden çıkan Parfüm kokusunu bir kez daha duydu. Leyla’nın saçlarını gördü önce, sonra kömür karası gözlerini… “Vay casus burada oturmuş çay içiyorsun ama bana haber vermiyorsun!..” dedi yıllardır tanışıyormuşçasına... Leyla’nın samimi davranışı Metin’in hoşuna gitti. “Olur mu öyle şey... Buyurun lütfen size de bir çay ikram edeyim...” dedi. Vestiyer odasının kapısını açtı Leyla’nın girmesi için. “Sizin gibi çok güzel bir hanımefendiyle çay içmek bana mutluluk verir?” Leyla’nın gözleri parladı bir an, “Ayyy kız gerçek mi söylediklerin? Bak şimdi çok duygulandım gerçekten...” dedi. Eliyle saçlarını düzeltti. “Beni gerçekten güzel buluyor musun?” kendisine -Hanımefendi- diyen Metin’e baktı. Geçmişinden, kendisine takılan -orospu- damgasından haber yoktu herhalde. “Güzelliği tanımlayan sözcükler yeterli olmaz sizi anlatmakta. Hele o dudaklarınız yok mu?” dedi Metin istekli bir sesle...Canan’dan sonra beraber olduğu bir kadın olmamıştı. Geçici, uyarıcı dokunmalar, istekleri arttıran bakışlar, öpüşmeler, elbise üzerinden okşamalar yetmiyordu ona. Daha fazlasını istiyordu. Şimdi eline bir fırsat daha geçmişti. Leyla genç bir kadındı. Güzel, bakımlı, alımlı. Davetkar dudaklı. İnce belli, modern giyimli, İspanyol güzellerine benziyordu. Metin’in hayalinde yarattığı güzellerden birisiydi. Neden olmasın ki? Bu konudaki yeteneğini gösterme zamanı gelmişti. “Hop hop asılmayalım depoya gider...” dedi Leyla şuh, iç gıdıklayıcı bir kahkaha attı. Bakışlarını dudaklarından ayırmayan Metin’e baktı. Bir kere öptürse miydi acaba? Kirli siyah sakallarıyla çok masum ve çocuksu görünüyordu... "Ay canım yerim ben seni” dedi bir kahkaha daha attı...Yanlış anlaşılmaktan korktu bir an lafı değiştirmek istedi, “Nerelisin sen?” Leyla’nın saçlarını savurması, arka arkaya attığı kahkahalar Metin’e Ortaokul da Matematik öğretmeni olan mini etekli, esmer güzeli Nezihe hanımı anımsattı. Onun bacaklarını görebilmek için, bacak bacak üstüne atması için nefes almadan umutla bekledikleri saatleri anımsattı... Nezihe hanımın kilotunu görebilmek için ayakkabısı üzerine ayna bağlayıp -siyah- kilotu tüm sınıfa gösteren Emrullah’ı anımsadı. Nezihe Hanım da ayni Leyla gibi şuh kahkahalar atıyordu. “İstanbullu'yum…” dedi Metin, Leyla’ya baktı. Kafası güzeldi herhalde? Yaşamın bu kıyısında mücadele edenlerin erken sarhoş olma gibi bir alışkanlıkları vardı. Leyla’nın ağaçlar ardında batan güneşin kırmızı rengini taşıyan gözlerine baktığında beş yaşında bir çocuk çıktı karşısına... “Anlamıştım zaten...” dedi Leyla, “Şaşırmadım. Sen İstanbul kokusunu üstüne sindirmişsin ben de bu kokuyu alan tek kişiyim... Ayrıca konuşmandan belli oluyor. Sizli bizli, hanımefendi filan, falan. Hanımefendiyi kim kaybetmiş de ben bulucam?” dedi. “Nerede oturuyorsun? Nerelere takılıyorsun?..” Titreyen elleriyle çantasından çıkardığı sigara paketinden bir tane alarak yaktı. “Sevgilin var mı?” “Kendinize haksızlık yapmayın” dedi Metin, tabağına iki şeker koyduğu çayı Leyla’ya uzatıp yanına oturdu. Çalışmaya başladığı günden bu yana haftanın beş-altı günü Leyla ile karşılaşıyorlardı. Önceleri sadece bakışıp geçiyorlardı ama görüşme sayısı arttıkça, selamlaşmaya ve konuşmaya başlamışlar, biraz daha yakınlaşınca Metin’in umudu da çoğalmaya başlamıştı.” Ben, annem ve devamlı kaçak durumunda olan Dr. Kımble babamla beraber oturuyorum. Bu arada Bursa Erkek Lisesine kaydını yaptıran ama gönlünü kaptıramayan birisiyim…Cafe Hakan diye bir yer var oraya takılıyorum akşamları...Kardeşim yok...falan filan.” “Babanız yabancı mı?” dedi Leyla. Gözlerini açıp Metin’e baktı. Metin dudaklarına kadar gelen kahkaha istemini zorlukla engelledi. “Yok canım babam Türk sadece ben ona devamlı evden kaçtığı için Dr. Kimble diyorum...” Leyla’nın aklına televizyonda oynayan Kaçak dizisi gelince bir kahkaha attı, “Aptal kafa...” dedi. ”Nasıl da aklıma gelmedi?” Metin’e baktı kısık gözlerle uyanmaya başlayan hormonlarının isteklerini bakışlarında toplayarak. “Sevgilin vardır muhakkak?” “Yok...” dedi Metin gülümsedi. “Daha hiç milli olmadım ben. Bakireyim...” anlamlı ve isteğini belirten bir ses tonuyla… Bu tür kadınların bakire erkeklerden hoşlandığını biliyordu. Daha önce birkaç kez yaşamıştı buna benzer sahneleri. İstanbul’da tüpçüde çalıştığı sıralardı. Devamlı tartıştığı, gıcık olduğu Patronu ile İzmit’e gidip tüpleri doldurmuşlar geriye dönerken de patronun isteği ile Beyoğlu’nda bir Geneleve gitmişlerdi. Koltuklara oturmuşlar etraflarında yarı çıplak dolaşan kadınlara bakarak aralarından birini seçmeye çalışıyorlardı. Patron istediği kadını seçebileceğini parasını kendisinin ödeyeceğini söylemişti. Koltuğa oturduğundan yana kendisini dikkatle takip eden Balık etli, Türkan Şoray benzeri bir kadın gelip kucağına oturmuş... “Kocacığım benimle odamıza gelir misin?” demişti. Patron kadın onun kucağına oturduğu için kıskanmış, kızgınlığından küplere binmişti. Kadına durumu anlatıp onunla olmayı çok istediğini, bakire olduğunu, başına ilk kez geleceğini söyleyince kadın -Seni ben milli edeceğim- diyerek kendisinden para almamıştı. O gece vücudunu satarak para kazanan hayat kadınından öğrenmişti bu tür kadınların bakirelere olan özel ilgilerini. “Sizin gibi öpülesi dudakları olan birisini bulabilirsem onunla arkadaşlık yapmak çok isterim...” “Ay canım kıyamam sana...” dedi Leyla, Metin’in yanağını okşadı. Sakallarının yumuşaklığı düşüncelerindeki çağrışımlarını yalnız gecelere sürükledi bir an. Kendini tatmin ettiği geceleri anımsattı. Utandı, başını öne eğdi Metin’in düşüncelerini okuduğunu sanıp. “Bazen çenem böyle düşüyor... kusura bakma lütfen…” dedi Leyla, çayından bir yudum aldı… “Tam cilalık çay harika olmuş... ellerine sağlık…” dedi “Afiyet olsun...” dedi Metin. İşaret parmağını Leyla’nın kadife gibi yumuşacık elleri üstünde dolaştırdı usulca, “Siz neden buralara takılıyorsunuz? Gençsiniz, güzelsiniz, alımlısınız... Doğrusu sizi buralara yakıştıramıyorum ben...” dedi. Metin’in parmağının yarattığı, parmaklarından yayılıp cinsel isteklerini şaha kaldıran arzular söylediği -sizi buralara yakıştıramıyorum ben- sözüyle birden yok oluverdi. “Ne demek istiyorsun? Neden yakıştıramıyorsun ki? beni ne kadar tanıyorsun? Sen beni ne sanıyorsun ki?” dedi, sitemle öfke karışını bir sesle. Çantasından çıkardığı sigara paketinden bir tane alıp yaktı, dumanları Metin’e doğru üfledi... “Bilmem! Sizi ne sanmamı bekliyorsunuz? Etrafınızda ateş böcekleri gibi dolaşan yaşlı Anadolu tüccarlarını görüyorum. Burası sadece üç gün disco diğer günler ise Bar-Pavyon karışımı bir yer... Siz beni kör mü sanıyorsunuz... İçerde attığınız şuh, davetkar kahkahalarınızı duymadığımı mı sanıyorsunuz? Sizi her gördüğümde, tanımadığım halde sadece sistemin çarkları altında değil, eş, dost, sevgili, merak, para kazanma hırsı ile yanlış yollara gitmek zorunda kalmış genç kızların geleceğini görüp üzülmediğimi mi sanıyorsunuz? Tecavüz edilen, dövülen, toplum dışına itelenen, ikinci sınıf muamelesi yapılan kadınlarımıza, okullara gönderilmeyip ağababalarına satılan ufak yaşlardaki kızlarımıza üzülmediğimi mi sanıyorsunuz...Evet siz –bir şey- siniz. Çok güzel gencecik bir kadınsınız ama buraya yakışmıyorsunuz...” dedi öfke dolu bir sesle. “Bana sen diyebilirsin... Sen Deniz Gezmişçi misin?” dedi Leyla sigarasından art arda aldığı dumanları küfredercesine havaya üfledi...Siniri bozulmuştu. Ama haklıydı Metin. Uzaktan bakınca adi bir orospu gibi gözüküyordu. Kendisi hakkında başka ne düşünebilirdi ki? Oysa o etrafında dolaşan yaşlı tüccarların kendisini kapatmaları için, bir gece geçirmek için teklif ettikleri baş döndürücü paralara, arsalara, evlere, katlara, yatlara hayır diyordu ve şuh kahkahalarından atıyordu intikam alırcasına. O bir haykırış, özgürlük çığlığıydı onun için. Erkeklerin önünde ezilip büzülmesinden sadece on dakikalık bir zevki ele geçirmek için küçüldükçe küçülmeleri, başka yüzler taşımaları hoşuna gidiyordu. Leyla koltuğun üstüne bağdaş kurarak oturdu. Morali bozulmuştu yine. Ağlamaklı oldu. İnce battaniyeyi üstüne çekti.” Ben annemi yedi yaşındayken bir trafik kazasında kaybettim. İlkokula yeni başlamıştım. Her sabah beni öperek yataktan kaldıran, saçlarımı tarayıp kırmızı kurdeleler takan, canım acıdığında, sevindiğimde, ağladığımda yanımda olan, başımı okşayan beni teselli eden annem olmadı o günden sonra. Ama onun eksikliğini halen hissediyorum... Sessiz, sakin, işinde gücünde bir insan olan babamın mali durumu iyi olduğu için bana bakmakta zorlanmadı. Babaannemlerin köyünden gelen uzak akrabalardan orta yaşlı bir kadın baktı bana. Büyüttü. Başımda bir anne ve işten başını kaldırmayan bir baba olunca bende özgürce büyüyen, şımarık, her istediğini elde eden, maymun iştahlı, duyarsız bir kız olma yolunda ilerliyordum ama okulda derslerim fena değildi. Bana yeterli notları alıyor fazla ders çalışmıyordum. On yedi yaşına gelince alımlı, güzel genç bir kız olmuştum. Bu arada babam işyerinde çalışan bir kadınla tanışmış ve evlenmişti. Babamdan daha genç bu kadının babamla parası için evlendiğini daha ilk görüşte anlamış, düşüncelerimi babamla paylaşmış ancak beklediğim tepkiyi vermeyince de kızmış günlerce konuşmamıştım babamla. Yalnız yaşadığım ve istediğimi yapabildiğim evimde artık benim için yabancı olan birisiyle beraber yaşamak zorunda kalacaktım. Dünyalar başıma yıkılmıştı. Artık evde üvey annem olacak kadının sözü geçiyordu. Benden hoşlanmayan her fırsatta kavgalar çıkartıp babama beni şikayet eden kadın, babamın da aklını çelip benim harçlığımı iyice azaltmıştı. Alışverişlerimi yasaklamıştı. Bir gün babama çalışmak istediğimi söyledim. Bu düşünce hoşuna gitmişti. Bana arkadaşlarından birinin yanında iş bulabileceğini söyleyince ben de sevinmiştim. Özgürce yaşar istediğimi yapabilirdim... Babamın verdiği adrese gidince beni uzun boylu yakışıklı, mavi gözlü, dalgalı saçları arkaya taranmış, çok hafif ama güzel kokulu bir parfüm kullanmış, arkadaşı karşıladı. Çok kibardı. Bana bir çay söyledi. Gelecekle ilgili planlarımı sordu. Bir sekretere ihtiyacı olduğunu, daktilo bilip bilmediğimi, nelere meraklı olduğumu, hoşlandıklarımın ne olduğu gibi bir sürü soru sordu. Bu arada bir sigara ikram etmişti. Sigaradan iki nefes alınca bir tuhaf kokusu olduğunu anlamıştım. Bu sigarada ne var?” diye sorunca bana Siirt tarafından gelen özel bir tütün ve çok kıymetli olduğunu. Bu tütünün İran saraylarında içildiğini tarihinin çok eski olduğunu söyleyince içim rahat etmişti. Çok geçmeden başım dönmeye başlamış şimdiye kadar yaşamadığım tatlı, içimi kıpır kıpır ettiren duygular içindeydim. Birden neşelenmiş, bütün dertlerim, gelecek ile ilgili endişelerim, sıkıntılarım bir anda yok olmuştu. Her şeyi toz pembe görmeye başlamıştım. Hayatımda kendimi hiç bu kadar mutlu hissetmemiştim...Bir müddet sonra koltuk üzerinde kendime geldiğimde yarı çıplak ve her şeyimi kaybetmiş bir kızdım artık. İlk kez o zaman bilmeden anlamadan, hissetmeden milli olmuştum. Ağzımda tuhaf acımsı bir tat vardı. Önceleri kızlığımı bu şekilde kaybetmek beni etkilememişti...Babamın arkadaşı babama bir şey söylememem karşılığında beni işe alacağını, kız olduğumu bilmediğini-istersem bana bir ev açabileceğini ama konunun bu odadan dışarı çıkmaması gerektiğini aksi halde eşiyle problemler yaşayabileceğini, işin sonunda rezil olmanın olduğunu anlattı, özür diledi. Pişman olduğunu söyledi defalarca. Sonra bana on bin liralık bir çek yazıp verdi. Paranın yüzü ve gücü bana ayni olayı bir kez daha yaşattı. Bu kez kendisinden çok daha yaşlı birisiydi. Patronunun müşterilerinden çok zengin bir fabrikatördü. Bir sigara içmiş, donumu indirmiş ben rüya aleminde yaşarken o işini bitirmiş ve rahatlamıştı. Yine hiçbir şey hissetmemiştim. Kendime geldiğimde başucumdaki zarfın içinde yirmi bin lira vardı...Bu bir yıl kadar devam etti...Ancak daha sonraları erkeklerin nasıl vahşileşerek hayvanlaştığını ve sapık isteklerde bulunmaya başladığını görünce bu işi bıraktım...Son dört yıldır hiç kimseyle ilişkim yok. Sevgilim bile olmadı...” “İlginç” dedi Metin. “Ya baban üvey annen?” “Zavallı babacığım, üvey annemin israflarına ve hafif meşrepliklerine fazla dayanamadı, her şeyini satıp, kadından boşanıp soluğu Almanya 'da aldı. Halen yaşıyor. Orada kendine bir yaşam kurdu. Üstümden de elimi çekmiş değil. Onun bana aldığı dairede oturuyorum. Bana yardım etmeye devam ediyor... Canım babam o da az çekmedi...” Metin, dudaklarını büzüp başını sağa sola salladı “O zaman neden bu yaşamın içinde kalmakta ısrar ediyorsun?.. Sanıyor musun ki geçmişinde senin gibi acılar çekmiş olan kadınlarımızın elinde böyle bir imkan olsa çalışmaya devam ederler?” “Bilmem!” dedi Metin’in yüzüne baktı kararlı bakışlarla. Ben çalışmıyorum... Ben senin bildiğin o orospulardan değilim...” dedi. Bir sigara daha yaktı titreyen elleriyle. “Esrar yüzünden yapıyor olabilirim? Şımarıklığımdan, Dünyayı toz pembe görmemden olabilir... Kim bilir belki de çok yalnızımdır. Yalnızlıktan kokuyorumdur... Belki de o zamanlar hoşuma gidiyordu da ben fark etmiyordum. Özgürlüğün bedelini de ödüyor olabilirim... Sonuçta esrar bağımlısı oldum. Onsuz yapamıyorum işte. Şımarıklığımın, aptalca davranışlarımın cezasını çekiyorum…” “Yaşam senin ama ben sana daha kötü durumda olan, Soğukoluk'ta köle gibi çalıştırılan, esir gibi satılan, orospuluk yapmak istemedikleri için işkenceler görmüş, vücudunda sigaralar söndürülmüş, güzellikleri kezzapla ödüllendirilmiş kadınları arada bir anımsamanı tavsiye ederim. Birkaç yıl önce yine evden kaçtığım birkaç gün içinde gerçek hayat kadınlarını gördüm, tanıştım, konuştum. Hepsinde gördüğüm tek şey umutlarının yaşatılmasıydı. Bir gün o çalıştıkları yerden kendilerini beyaz atlı bir prensin kurtaracağına inanıyorlardı... kendini bırakma lütfen... Yeni adımlar atmaya gayret göster” dedi “Çok bilmiş birisiyle karşı karşıyayız anlaşılan...” dedi Leyla, “Ama beni anlaman için benim vücudum olmalısın...” “Yanılıyorsun...” dedi Metin. “Seni anlamam için-sen-olmam gerekmiyor insan olmam yeter...benim söylediğim acı çekenin sadece sen olmadığı herhangi bir nedenden dolayı şu anda dünyada milyonlarca insanın acı içinde yaşadığıdır. Ümidini kesmemelisin...” Cebinden çıkarttığı esrar plakasını Leyla’ya gösterdi, “Bak cebimde ne buldum?” Esrarı gören Leyla bir an yerinde kaldı, sonra Metin’i kendine çekip öptü, “Ya biliyor musun sen cansın can!..” dedi. “Biraz önce olsa da bir sigara içsek diye düşünüyordum...” O an içinden Metin’e karşı içinde cinselliğin dans ettiği şımarıkça duygular oluştu. “Sen içiyor musun?” “Hayır...” dedi Metin. “Doğrusu şimdiye kadar bir kez denedim” “İçmiyorsun nereden buldun?” “Birisi hediye etti...” dedi Metin gülümsedi “Benim gaipten esrar getiren dostlarım var da...” “Susturucu mu, güldürücü mü, ağlatıcı mı bilmiyoruz...Ayrıca ben dışarda içmeyi de sevmiyorum bu mereti...” dedi Leyla, heyecanlanmış, terlemeye başlamıştı. Sigarayı tutan elleri titriyordu. “Şimdi ince bir tane yapıp tadına bakalım...” dedi. Sesini sevinç ve telaş kaplamıştı. Bir an önce sigarayı yapıp o uzun bir süredir beklediği esrarlı dumanı içine çekmek istiyordu. “Arka tarafta bir yatak var istersen oraya geçebiliriz?” dedi Metin “Ben istediğimi yatağa atarım diyorsun?” dedi Leyla şuh bir kahkaha attı. O sırada iri yarı, lacivert çizgili takım elbiseli, kalın bıyıklı, boyalı saçlı birisi hızla adımlarla Diskonun merdivenlerine doğru koşarcasına geçti. Bir elinde silah tutuyordu. Kapıdan girmesinin ardından iki el üst üste silah sesi duyuldu. Leyla bir çığlık attı korkuyla. “Sus, ses çıkarmadan olduğun yerde kal” dedi Metin. Leyla’nın terlemiş ve buz kesmiş ellerinden tutup, sıktı hafifçe...” Korkma sakın yanında ben varım...” Vestiyerin tiyatro perdesine benzeyen siyah kadife perdesini kapatıp merdivenlere yöneldi... Takım elbiseli adam, ayaklarını açarak, dans pistinin ortasına durmuş elindeki silahını sağa sola çeviriyor, “Nerde ulan o Leyla denen orospu? Hemen onu istiyorum... Gelicek ve burada ayaklarıma kapanacak...” Leyla’nın yamuklarından birisiydi anlaşılan. Geçen hafta sonunda, Leyla yüzünden içerde olaylar çıkmıştı. Gecenin sonunda temizlik yaparken Barmen Cem anlatmıştı. Leyla’yı kapatması yapmak isteyen bu kişi şiddete başvurunca zorla dışarıya atılmıştı... O zaman pek dikkat etmemişti, yoksa içeriye haber verirdi hemen. Diskoda çıt çıkmıyordu. Müşteriler koltuk ve masa arkalarını siper almışlar yüzlerinde korku ve endişeyle bekliyordu...Silahlı olan adam İboş’u görünce silahıyla işaret ederek, “Gel ulan buraya Bursa ibnesi...” dedi. İboş başı önünde, ayaklarını sürükleye sürükleye adama yaklaştı. Adam bir eliyle kolundan tuttuğu İboşu kendine çekip silahı şakağına dayadı... “Ya o orospu buraya gelir ya bu ibneyi öldürürüm...” dedi. Metin, Disjokey kabinin yanından, “Abi Leyla burada yok...” dedi çekingen bir sesle… “Sen kimsin ulen? Sen maydanoz olma tepemi attırma benim...İçeriye girerken kıkırdıyordu kaltak...” Sesini mi duymuştu acaba? Tam Leyla’nın kahkaha attığı sırada silahlı adam da içeri giriş yapıyordu. “Abi ben kapıcıyım. Leyla bu sabah Almanya’ya gitti. Babası hastalanmış...” dedi, inandırıcı olmaya çalışarak. “Ben adamın hayatını kaydırırım. O orospu elime geçsin bak ben ona neler yapacağımı biliyorum onu Filistin askısına yatırıp öyle sikicem...” dedi elindeki tabancayı İboşun kıçına dayadı... “Ablan nerde ulan ibne?.. Nereye sakladın onu? Deliğini büyütmemi istemiyorsan söyle çabuk…” dedi. Metin, “Abi söyledim ya... Almanya’ya gitti... Neden inanmıyorsun ki burada olsa neden söylemeyelim. Her tarafı arayabilirsin...” dedi. Bu kez sesi daha gür çıkıyordu. Adamın elinde silah olmasa içerdekilerle beraber etkisiz hale getirebilirlerdi ama o silahı nasıl ele geçireceklerdi? En iyisi Polise haber vermeliydiler hemen ama nasıl? Barın kenarında müşterilerin telefon edebilsin diye kullandıkları telefon geldi aklına. Bakışları Cem’i aradı...Nereye girmişti bu çocuk? İçerdeki müşterilerin de sesleri yükselmeye başlamıştı. Adam Nuh diyor peygamber demiyordu. Silah elindeydi. Barmenden rakı, kavun beyaz peynir ve leblebi istedi. Cebinden çıkardığı Maltepe sigarasından bir tane alarak yaktı. Bir tane de İboşa verdi... Elindeki silahla karnından dürttü... “Ablanın nerede olduğun söylemezsen bu akşam ölüceksin haberin olsun...” dedi. İboş birden katıla katıla ağlamaya başladı, “Memur abi söylediler ya Almanya’ya gitti. Babası hastalanmış... Neden bize inanmıyorsun?” “İnanmam çünkü o burada ve saklanıyor...O adi orospu buraya gelip bana -hayır-demesinin cezasını çekecek. Onu ayaklarından vurmazsam bana Kasımpaşalı demesinler... Biz delikanlıyız bize gösterdiğinde vereceksin...” Yarısına kadar rakı dolu bardağı bir dikişte içti. Biraz beyaz peynir aldı çatalının ucuyla. “Bu ne biçim rakı ulan ispirto gibi?” dedi elindeki boş bardağı piste fırlattı. Bara dönerek sıra ile dizilmiş içki şişelerine rastgele ateş etti iki kez. “Bana açılmamış rakı getirin...” Barmen elinde Rakı şişesiyle masasına yaklaştı, “Buyur abi...” dedi “Açılmamış...” “Tamam...” dedi Kasımpaşalı. Sesini yükseltti, “Bana o Leyla denen orospuyu getireceksiniz. O gelene kadar buradan çıkmıyorum...” Rakının kapağını açtıktan sonra ağzına dikti birkaç yudum aldıktan sonra masaya bıraktı. “Çalın ulan bir oyun havası da neşemizi bulalım bakalım...” Silahı tavana kaldırıp iki el daha ateş etti...O gösterip de vermeyen Leyla orospusunu bu masada götünden sikmezsem bana da Kasımpaşalı demesinler...” Yüksel’e baktı nerede olduğunu görebilmek için. Kendisi Leyla ilgilenirken çıkıp gitmiş miydi acaba? Yok canım gitseydi kesin haber verirdi…İş meselesini konuşacaktı. Kasımpaşalı, İboş’a eliyle kalkmasını istedi... “Hadi kız bir göbek atta neşemizi bulalım...” dedi Rakı şişesini tekrar başına dikti. Şimdi burada babası olsaydı ne yapardı acaba? Ankara’daki kadını düşünüp bir kenara çekilir hiçbir şeye karışmazdı kesinlikle. İboş ayağa kalkıp korku içinde oynamaya başladı ama ağlamaktan oynayamıyordu... O sırada merdivenlerden gürültüyle inen sivil ve resmi polisler disconun içini dolduruverdiler. “Bir siz eksiktiniz...” dedi Kasımpaşalı eline silahını aldı... “Yaklaşanı yakarım… Şakam yoktur… gel kız buraya...” diyerek İboşu çağırdı. İçeriye giren polislerden aldığı güçle yanına yaklaştığı İboşu kolundan çekip arkasına sakladı Metin. “Nerde ulan o ibne?” Polislerden biri “Kasımpaşalı zorluk çıkartma güzelce hep beraber çıkıp gidelim buradan...” dedi “Ben o Leyla denen orospu gelmeden buradan gitmem. Benim zamanım var…” dedi. Rakı şişesini eline alıp ayağa kalktı. Metin, “Memur abi sana Leyla’nın Almanya’ya gittiğini söyledim neden inanmıyorsun. İstesek te getiremeyiz ki...Yapma abi...” dedi sesine acı katarak. “Duydun işte...” dedi sivil polis. “Bak aradığın kişi Almanya’ya gitmiş. Gel zorluk çıkartma. İnsan meslektaşlarına bunu yapar mı? Bir polis bunu yapar mı? Bizim halkımıza örnek olmamız gerekirken. Çok ayıp ediyorsun...” dedi. “Çok konuşma ulan...” dedi Kasımpaşalı. “Ben o orospuyu istiyorum o kadar...” Polisler kendi aralarında fısıltıyla konuşmaya başladılar. “Herkes dışarı çıksın...” dedi içlerinden biri. Kasımpaşalı havaya sıktı bir kez. “Kimse çıkmıyor, çıkanı vururum...” deyince bütün polisler silahlarını çekerek Kasımpaşalıya doğrulttular. Ses tonları değişiverdi birden. Sertleştiler. “Kasımpaşalı seni bir kez daha uyarıyorum. Silahını bırak ve teslim ol. İşi uzatmanın bir manası yok... İşimizi zorlaştırma sonunda başına gelecekleri biliyorsun... Yapma...Kendine yazık etme... İnsan meslektaşlarını böyle zor durumda bırakmaz... Bizi özel timi çağırmaya zorlama bu iş kan dökülmeden sonuçlansın…” “Yansın ulan her şey... Ben yanmışım... Yanıyorum ulannn...” diye bağırdı. Elindeki silahı başına doğrultup tetiğe çekti. Silah ateş almadı. Bunu fırsat bilen polisler üzerine doğru koşup etkisiz hale getirmek istediler ama Kasımpaşalı kendilerine direndi. İki tanesini yere devirip tekmeledi yanına yaklaşana bir yumrukta yere serdi ama diğerleri de üstüne atlayınca hep beraber yere devrildiler... Beş tanesi üstüne oturdu kımıldamasın diye biri de ellerini kelepçeledi. “Vurucam ulan... Hepiniz öldünüz... Burasını yakıcam...” diye bağırıyordu. Polisler Kasımpaşalıyı sürükleyerek kırmızı halılı merdivenlerden dışarı çıkardılar. Kapının önünde bekleyen ekip arabasına bindirip Çekirge karakoluna doğru ışıklarını yakıp hareket ettiler. Disco’da kalan iki polis önce İboştan iyi olup olmadığını, isterse hastaneye sevk edebileceklerini söyledi. İboş iyi olduğunu söyleyince diskodaki insanların ifadesini, adını adresini aldıktan sonra. Geçmiş olsun diyerek ayrıldılar. Bar tezgahının ardında saklanan Yüksel’in tehlike geçince çıktığını görünce güldü. İboş tir tir titriyordu. Rengi bembeyaz olmuştu korkudan. “Senden allah razı olsun abi…” dedi. Kalbi deli gibi çarpmakta olan Metin’in eline sarıldı. “Ben bir şey yapmadım…” dedi Metin. “Önemli değil...” İboş kulağına, “Abla nerede?” diye fısıldadı titrek bir ses tonuyla. “Yukarda sakladım onu...” dedi Metin. “Sen şimdi bir şeyler iç ben onun yanına gideyim...” Garsonlar yere dağılan camları toplarken merdivenleri çıkıyordu. Leyla yatağa uzanmış, battaniyeyi başına sarmış sesini çıkarmadan öylece kalmıştı. Metin’i görünce doğruldu yerinden... “Neler oldu aşağıda?” dedi merakla. “Kasımpaşalı denen birisi seni istiyordu... Sağa sola ateş etti... Bu arada İboşu rehin alıp başına silah dayadı...” Leyla başını elleri arasına almış boş gözlerle yere doğru bakıyordu titreyen bedeniyle… “Benim yüzümden kim bilir nasıl korkmuştur zavallı?” “Çok korktu. Titriyordu... Ben senin Almanya’ya gittiğini söyledim. Sen istersen bir hafta kadar ortalıkta görünme...” “Çok teşekkür ederim...” dedi Leyla. “Seninle böyle bir ortamda bu şartlar ve olaylar içinde tanışmak istemezdim doğrusu...” “Önemli değil canım sen ve İboş iyisiniz ya asıl önemli olan o…” dedi Metin. Leyla, Metin’e yaklaştı. “Ben seninle güzel saatler geçirmek, dertleşmek isterken... İnsan her zaman kendini dinleyen bir erkek bulamıyor!” dedi Metin’in gözlerinin içine girip demir attı. “Başka zaman inşallah...” “Yok, yok... Şimdi ben sana ev adresimi yazıyorum yarın öğlenleyin bekliyorum...” dedi. Metin’in yanaklarından tuttu öpecek gibi. Gözlerinin karanlığına baktı uzun uzun. “Beni korkutuyorsun! Bilmiyorum neden ama senden korkuyorum...” “Sen benden değil asıl kendinden korkuyorsun...” dedi Metin. Ilık olan çaydan kendisine bir tane koyup iki şeker attıktan sonra iki yudumda içiverdi. “Biliyorum... ama senin beni korkutan yanın bu sıcakkanlılığın, dobracı olman, direkt olman, bir şeyi elde etmek için yalakalık yapmaman, diğer insanların yaşamına saygılı olman, cinsel tercihlerine saygı duyman... ben şimdilik bu kadarına tanık olabildim... İşte bu yanların beni korkutuyor... Uzun zamandır tanıştığımız halde bugüne kadar bana bir sarkıntılık yapmadın. Laf atmadın. Arkamdan bakmadın. Benim için söylenen-orospu-yakıştırmasına karşın bugüne kadar bana orospuluğumu hissettirecek bir şey söylemedin, ima da etmedin... sen bu dünyaların insanı değilsin...” dedi Leyla. “Bir an önce İstanbul’a dön ve kendi yaşamını kur. Bursa seni bozar, bu dünya seni çabuk harcar...” Metin’in elini tutup sevgiyle sıktı. Metin, Leyla’nın elini bırakmadı. “Bak canım... Ben evren de dahil bütün dünyaların insanıyım. Kibar, centilmen serseri ruhlu bir hippiyim. Kitap kurduyum. Yazarım, çizerim... Flört ederim... Yaşamın içinde olan her şeyi denemek isterim. Denerim. Yaşanan gizli açık, iyi, kötü, renkli, renksiz tüm dünyaların sessiz tanığıyım ben... Yaşamın bana sunduğu tüm güzellikleri sevgiyle kucaklarım. Her yola giderim ama kötü yola gitmem...” dedi. “Ayrıca seni bulmuşken, tanımışken İstanbul’a dönmek de işime gelmez doğrusu…” Leyla gülümsedi. “İyi o zaman. Tanışalım bakalım...” dedi. Oturduğu evin adresini verdi. İlk defa bir erkeği evine davet ediyordu. Bugünkü tutarsız davranışlarına ve konuşmalarına bir yenisini daha eklemesi canını sıktı. Ne demek tanışalım bakalım! Beynindeki çıkmaz sokaklarda kalan düşüncelerden kendini kurtaramamasının cezasını çekmişti hep. Yeni bir yanlış yapmaya korkuyordu. Tarif etti. “Yarın unutma...” dedi. Sarılıp birbirlerinin sırtlarını okşadıktan sonra beraberce dışarı çıktılar. Leyla kendisini bekleyen İboş’un koluna girerek Çekirge yönüne doğru yürümeye başladılar… Erdem Buyrukçu
Gercekedebiyat.com

















YORUMLAR