Bu romanı okumadan Suriye'de ne oluyor anlayamazsınız / Bertan Onaran
Elimi cebime attım. Hayır, olamaz! Fotoğraf yok! İskenderun limanında yabancı subay ve askerleri yere yatıran binbaşının haberini veren gazete kesiği de yok.
Şimdilerde hemen herkes “Sanat, ulusal sanat nasıl olmalı, ne yazılmalı, nasıl yazılmalı?” diye sorup duruyor, söylevlerin ardı arkası kesilmiyor. Her şey görece ya, bana göre bir film, öykü, roman işte şunun gibi yazılmalı, bunu anlatmalı bugün, eğer yaratıcı kendini ve bizi kandırmak istemiyorsa. Alıntı 58 Gün'den: (...) Yurdumda vursalar da duymaz olan insanlara, Leyla’nın kuşkanadı gibi yukarı kalkmış kollarını göstersem uyanırlar mı? Elimi cebime attım. Hayır, olamaz! Fotoğraf yok! İskenderun limanında yabancı subay ve askerleri yere yatıran binbaşının haberini veren gazete kesiği de yok. “Kahretsin!” diyerek kendimi attım sokaklara. Beynim bir soru kovanı sanki. Ben neresinden toparlayacağım bu gecikmiş kitap dosyasını? Pakistanlı Remzi’yi nasıl bulacağım seksen beş yıl geriye gidip? O kör karanlık, onu da, beni de yutmayacak mı? Sorulardan yorgun düşmüş ve bir ağıcın dibine oturmuştum ki, birden onu gördüm. Bastonunu iki yana açtığı dizlerinin ortasında yere dayamış, çenesi bastonu tutan elinin üstünde, bana bakıyor. Pamuk gibi derler ya, işte öylesine sarı-beyaz bir yüz ve yaşlanmaya isyan eden mavi ışıltılı gözler. Seksenden az olamaz yaşı, ama neden gülümsüyor? Beni tanıyor mu? İçimdeki soruları nasıl duydu? Birden seslendi: “Üzülme! Sevdanın iyisi zor elde edilir. Gözden ırak olduğunda anlaşılır sevda olup olmadığı.” “Ey benim efendim! Ben sevdadan caydım. Kalemimin ucu kırıldı, yüreğimde iyi ne varsa dibe çöktü. Mısır’a gidip Seydi Beşir esir kampına girmeliydim. Daha sonra Gazze’ye geçmeli ve Filistin topraklarında gece yürümeli, Tulkerim’e ulaşmalı, oradan da Nablus’taki Tukan şatosuna varmalı, Kumandan Mustafa Kemâl’e son saldırıyı haber vermeliydim.” Bir an durakladım. Alnımdan terler akıyordu. Gözlerim yanıyordu. Başımı önüme eğdim. Sesim boğuklaşıyordu: “Nablus’ta Samarit kızı Asu’yu bulup ‘Haydi durma koş! Selanikli Recep’i bul ve Şeria nehrini bu gece geçin! Yoksa size kıyacaklar!” demeliydim. Gözlerini kıstı, acır gibi baktı bana: “Yapamazsın!” “Neden?” “Sen daha dün, Cenin’de o küçük kızın ağlamasına engel olamadın! Felluceli Leyla’yı kucaklayıp şahinlerin pençesinden kurtaramadın!” “İyi ama… Eşkiyayı durdurmalıyız. Baksanıza yine geliyorlar.” “Sakin ol! Ver şu dosyanı bana!” Sayfaları karıştırmaya başladı. Arada bir “Hımmm” diyor başını iki yana sallıyordu. Bir süre sonra kalın dosyayı yanındaki taşın üstüne koydu; bastonunu yere vurdu, öteki elini dizine dayayıp doğruldu: “Ben de gençliğimde oralardan geçtim.” “Ben yalnız gitmelere alışık değilim. Islak yeşil gözleri…” Duymazdan geldi; akkavakların arasında uzanan dar yolda, sağ ayağını hafiften sürüyerek, kısa adımlarla yürümeye başladı. Başını bile çevirmeden “Gel” dedi, “Huzuru öldürülmüş topraklarda, gözyaşları dinmeyen çocukları görüp dururken, aradığın sevdayı bulamazsın. Sevdanı ancak karanlığın içinden geçerken sınayabilirsin. Yalnızlık içinde çırpındığın anda, o ıslak yeşil gözlü dediğin her kimse, onu yanında bulabilirsen, işte o zaman sevda da sevdaya benzer.” “Belki de haklısınız.” “Ortadoğu’daki kopuş, tarihin yazacağı en acı kopuştur. Bunu görmeyenler kendilerini Ege’nin lacivert sularında avuturlar ve yeni kılıklara bürünmüş eşkiyaya bilip bilmeden ortak olurlar.” “Ben de bunu duyumsuyorum, ama sonuçta bir savaş işte!” “Gerçekler büyük kalabalıkların yaşadıklarıyla sınırlı değildir. Şimdiki istilayı anlayabilmek için Nablus’tan Şeria ırmağına, oradan Aclun dağlarına, daha sonra da Lübnan dağlarına uzanmalı ve soluğu Toroslar’da almalısın!” Durakladıktan sonra gözlerini gözlerime dikti: “Bu da yetmez!” “Ya ne?” “Önce Mısır sahillerine varmalı ve Seydi Beşir esir kampına girmelisin. 58 günde, üç dört yılı değil, bin yılı yürümelisin,” “Ya ıslak yeşil gözlü?” Sözümü kesti ve içtenliğimi anlamak istercesine gözlerimin içine baktı. “Sen benimle bin yıl yürümeyi başarırsan ve o seni gerçekten sevdiyse, dediğim gibi; o seni karanlıklar içinde bırakmayacak, ırmağın kıyısında bekliyor olacak! Yeter ki sen geç kalma.” “Ya İskenderun limanındakiler?” “Yolumuzun sonunda onları da göreceksin…” “Irmağın karanlığını nasıl geçeceğiz?” Olduğu yerde durdu. Kamburunu düzeltmeye çabalayarak başını kaldırdı, gittikçe kararan göğe baktı ve “Karanlığı yakarak!” dedi. Gözlerimi yumdum; derin bir soluk alıp içimden haykırdım: “Karanlığı yakmalı!” Yaşlı Bilge Adam bastonunu sağa doğru uzattı: “İstenderiye’ye bu yandan gideceğiz ve esirleri kampa götüren kamyona yetişeceğiz; haydi yürü bakalım.” Uzanıp mürekkepli kalemi aldım ve Ortadoğu’daki son saldırı karşısında uyanmayanları uyandırma kararlılığıyla yeniden yazmaya başladım…” (Mustafa Yıldırım, 58 Gün, Ulusdağı Yayınları) Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR