“Bir balina gördüm, kuyruğu dik tutuyordu” diye yazdım bilgisayarımın klavyesinin tuşlarına okşar gibi basarak. Başlangıç tümcesi, gazetede ertesi gün yayınlanacak köşe yazımın en çarpıcı tümcesi olmalıydı ve insanlara hem bir savsöz gibi tanıdık gelmeli, hem de yeni bir şeyler öğrenmenin heyecanını tattırmalıydı. Biliyordum ki köşe yazılarının başlangıç tümceleri, yazıyı baştan akıcı kılmak için çok önemlidir ve okuru en başından sarmasında etkili olurlar.

“Balinalar, denizin yüzeyine çıkıp nefeslendikten sonra, yeniden dibe dalarken, görkemli kuyruklarını göğe doğrultarak gelmiş geçmiş canlıların tümünü selamlıyorlarmış gibi yaparlar” diye sürdürdüm. Bunu, bir başka köşe yazımın konusu için internette arama yaparken rastladığım fotoğraflarda görmüştüm,oradan biliyordum. Arjantin’in Patagonya bölgesini tanıtan fotoğraflarda dibe dalarken kuyruğunu gökyüzüne doğrultan balina resimlerini, ilerde kullanmak için belleğimin bir kıyısına not etmiştim. Doğrusu, belleğimin not defterinden söz konusu fotoğrafları bulup çıkarmak ve bu figürü kullanarak yukarıdaki iki tümceyi yazmak için epeyce çaba göstermiştim. Evimin geniş salonu ve odalara bağlanan uzun koridoru uzunca bir süre voltalamış, bu sırada da yazacağım sözcükleri kafamda evire çevire kurgulamıştım. Şimdi, bağlantıyı koparmadan devam etmeli ve sözü ustaca kendi ülkemize getirmeliydim:

“Patagonya’nın körfezinde denizin üzerinde ritmini hiç bozmamışçasına usulca salınan dalgalar, kıyının ağaç ve yeşilliklerden yoksun yalılarına doğru, bir milyar yıldır sevdiğine ulaşmaya çalışan çılgın sevgililer gibi debelenip dururlar. Balinalar ise biteviye yaptıkları kuyruğunu göğe yükseltme gösterileriyle sanki hem sevdiğine kavuşamayan çılgın sevdalının yasını tutarlar, hem demokrasi yolu askeri cuntalar tarafından sık sık kesilen Arjantin halkının onurlu başkaldırısını simgelerler.”

Yazmaya bir süre ara verip her yazarın yaptığı gibi yazdıklarımı birkaç kez baştan okudum. Anlatmak istediğim asıl konuya yaklaşıyordum. Doğrusu Arjantin halkının onurlu başkaldırısının hangi askeri cunta zamanında başladığından, nasıl devam ettiğinden ve ne gibi sonuçlara ulaştığından fazla haberdar değildim. Orada sık sık askeri darbeler olduğunu, bu darbelerin kurduğu baskı rejimlerinin muhaliflere büyük baskı ve işkenceler uyguladığını, binlerce kişinin kaybolduğunu biliyordum yalnızca; bunları bir yerlerde okumuştum. Ama Patagonya, balina, askeri rejim falan derken konuyu kendi ülkeme getirme noktasına ulaşmıştım bile. Demokrasi yolu-askeri cunta-halkın onurlu başkaldırısı kavramlarına ulaştıktan sonra iş epeyce kolaylaşmıştı. Bunları alıp Türkiye’nin üzerine tıpa tıp oturan bir gömlek gibi giydirebilirdim artık. Bu, halkımızın demokratikleşme bilincini geliştirmek adına yüklendiğim misyonu yerine getirme yolunda önemli bir adımdı. Zaten son zamanlarda, beni çok heyecanlandıran bu misyonla yatıp kalkar olmuştum. İnsan haklarının Avrupa Birliği normlarında batı ülkelerindeki gibi uygulanabilir hale gelmesini neredeyse takıntı haline getirmiştim. Dürüst bilinen kişiliğim ve halkımın demokratik haklarına sahip olma savaşımından ödün vermez yazılarım, kısacası gösterdiğim iyi niyet semeresini vermiş ve çok olumlu tepkiler alır olmuştum. Haksızlığa uğradığını düşünen toplumun her kesiminden insanlar bana yazdıkları elektronik mektuplarla beğeni ve teşekkürlerini dile getiriyorlardı. Şeytanın avukatlığını yaparcasına kaleme aldığım köşe yazılarım yayınlandıkça, o günkü konusuna göre üniversiteye türbanla girmesi yasaklanmış suçsuz kız çocukları, ait olduğu etnik grubun kültürel kimliğine sahip olmasının önüne geçilen geri bırakılmış bölge insanları ya da eşcinseller gibi baskı altında tutulan grupların üyeleri kendilerine yapılan haksızlıklara ilişkin mektuplar yollarlar, buralarda öğrendiklerim beni derin üzüntülere boğardı. Daha ilk öğretim çağındayken öğrendiğim çok iyi düzeydeki yabancı dilim ve Avrupalı kültürümle bana yazılanları değerlendirip kamuoyuna duyurur, bunlar üzerinde “namuslu” yorumlar yapar ve resmi tarihin resmi coğrafyada dayattığı resmi ideolojiye ve kültüre karşı, bütün insanlık adına ülkenin en büyük gazetelerinden birinde bana verilen köşemde bir savaşım yürütürdüm. Gerçi olumsuz, küfreden hatta tehdit eden  mektuplar da gelmez değildi, ama ben bunları fazla ciddiye almaz, bürokrasinin iktidarından nemalanan tek parti dönemi yanlılarıyla sıradanlığın faşizminin yansıması olarak görürdüm.

Uzatmayalım, yazdıklarımı tekrar tekrar okuyup sözcükler üzerinde ufak-tefek düzeltmeler yaptıktan sonra yazmayı sürdürdüm:

“Demokratikleşme için onurlu başkaldırı kavramı, her ülke için geçerli bir kavramdır ve doğal olarak bizim ülkemizi, Türkiyemizi de ilgilendirir. Biz, henüz, ne yazık ki, Patagonya körfezindeki bir balina kadar olamadık; çünkü yaşadığımız bunca deneyim içinde kuyruğu dik tutmayı bilemedik. Çünkü halkımız hep baskı altında yaşamış, güce tapacak şekilde eğitilmiştir. Bu ülkede yıllardır darbeler olur; her darbe bir başkasını davet eder; arada bir girişilen demokrasi denemeleri askeri diktatörlerin gücüne  özenen sivil yöneticilerin güç kavgaları yüzünden üç-beş sene içinde askeri rejimleri aratır hale gelir. Oysa halkımız, balina’nın denize dalarken içgüdüsel olarak göğe doğrulttuğu kuyruk gibi kuyruğu dik tutmakla bile yetinmemelidir. Sıradanlığın faşizminin kolaycılığına kapılmamalıdır insanlarımız!”

Yazı güzel ilerliyordu. Özellikle ‘sıradanlığın faşizmi’ gibi tumturaklı bir laf cuk oturmuştu. Yani, ‘kabahatin çoğu senin canım kardeşim!’ demeye getiriyordum.

Ellerimi dağınık uzun saçlarımın içine sokup kafamda gezdirdim, gövdemi bir o yana bir bu yana eğilip kütürdeterek yorgunluğun verdiği her yanı tutulmuşluk halinden kurtulmaya çalıştım. Aslına bakarsanız, yazdıklarımı sevmiştim ve içimde hala, az önce kağıda döktüğüm sözcüklerin mutluluğunu yaşıyordum. Bu mutluluğun getirdiği bir serinlik duygusu, uzun süre susuz kalınmış kaynar çölün sonuna ulaştıktan sonra buğulanmış bir bardakta sunulan soğuk su gibi içime aktı. Yine yarın ses getirecek bir yazı kaleme alıyordum. Kendime yüklediğim misyonu, halkı aydınlatma ve demokratikleşme görevini yerine getirme konusunda başarıya koştuğumu duyumsuyordum. Zaten bir görev yükümlülüğü üstlenip başarıyı hedeflemenin bile, bizi o başarıya ulaştıracak uzun ince yolun  yarısını tamamlamak anlamına geldiğini düşünürdüm.

Bugün kaleme aldığım köşe yazısı, bende yavaş yavaş bir sanat yapıtı oluşturduğum duygusunu uyandırıyordu. Evin içinde, saçlarımı sürekli karıştırarak defalarca turladıktan masanın başına yeniden oturdum.

“Ülkemiz teslim oldu kendisine gün yüzü göstermeyen aşağılık köpeklerin çizdiği yazgıya, artık bir şeyler yapmak gerek...”

Bu son cümle biraz sert geldi birden, içimi ürpertti. Ülkemde istenmeyen gelişmeler olursa, beni önde gelen hedefler arasına yerleştirebilirdi, sildim!

Biraz akıllı olmakta, erken öten horoz olmamakta yarar vardı. Kelleyi bedavadan kestirmemeliydi. Şimdi, rejim hafiyeleri hemen kaparlar bunu, ne demek aşağılık köpek filan diye sağa sola ihbar mektupları yazarlardı. Ayrıca karışık günler yaşıyorduk; kendilerine ülkeyi ve ulusu koruma misyonu biçmiş çeteler cirit atıyordu ortalıkta, faşizmin değirmenine habire su taşıyorlardı. Ama bu cümle de çok hoşuna gitmişti. Düşündüm, taşındım, cümleyi korumak için bir formül buldum. Yazının kurgusunu değiştirebilir, konuyu tarihe taşıyarak fazla tepki çekmeyecek biçimde kullanabilirdim. Çünkü biliyordum ki, tarih, bugünün tiranlarının kendilerine örnek aldığı belli başlı figürlere açıkça dokunulmadığı sürece, her suyu kaldırabilecek en gizleyici süngerdir. Olayları bugün resmi tarihin lanetlediği ya da çok üzerinde durmadığı bazı duraklama ve gerileme dönemlerine denk getirirsem, bu hoşlarına bile giderdi. “Tarihteki simgeleri günümüzün toplumsal dokusuyla çok güzel bağdaştırmış” gibi övgüler bile  alırdım. Sonuçta geniş yığınlara ulaşacak bir köşe yazısı yazıyordum ve yorumlarımı anlattığım olaylar örgüsünün bir yerlerine sıkıştırmak,  mesleğimin bir gereğiydi. Bu yorumlar, bir felsefe, bir ileti sunmalıydı ki, okur bu iletiyi tam olarak anlayamasa da en azından neler olup bittiği konusunda tartışabilmeliydi. Okur, yazarın söylediklerinde “bir hikmet” olduğu izlenimini alabilmeli, bir derinlik kazanabilmeliydi.

“Tarihte, kendisine gün yüzü göstermeyen aşağılık diktatörlerin çizdiği yazgıya teslim olmuş bir çok toplum vardır..”

Sonunda daha edeplice yazmıştım işte ama yanlış anlamalara da meydan vermemek gerekiyordu. En başta, Patagonya’yı anlattığım bölümü izleyen paragrafı da çıkardım metinden. Halkımızın güce tapacak şekilde eğitildiğini ve kuyruğu dik tutmayı beceremediğim bölümü. Şimdi bu da durup dururken halkımızı hor görme1 falan diye algılanırdı tanrı korusun! Biraz halka moral vermenin sakıncası olmazdı!

“Bizim toplumumuz ise, seçilmiş bir Meclis’in yönetiminde dünyanın ilk ulusal kurtuluş savaşını başarıya ulaştıran bir toplumdur” diye yazdım,” Yukarıda sözünü ettiğimiz gibi kuyruğu dik tutmayı beceremeyen teslimiyetçi toplumlar, dünya arenasında binyıllardır süren kavgada yenik düşmeye ve isyan edip kazanmayı bilmiş ileri toplumlara bel bağlamaya muhtaçtırlar. Halkımız bunu bilmelidir ve tek parti döneminden bu yana devam eden üzerine ölü toprağı serpilmişlik ruhundan kurtulmalıdır. Halkımız, çağdaşlık, modernlik, özgür girişimcilik yolunda ödün vermeden ilerlemelidir. Yeni dünya düzeninin sunduğu küreselliğin nimetlerinden yararlanmalı, modası geçmiş ulusçuluğun dar kalıplarını kırmalı, yok olmakta olan ulus devletin kendisini dikenli tellerle hapsetmeye çalıştığı kafesten kurtulmak için çaba göstermelidir.”

Yeniden ilk hızıma kavuşmuştum işte. Coşkuyla doluydum. Dünyanın en büyük konser salonunda, binlerce insanın çıt çıkarmadan izlediği bir büyük piyano virtüözü edasıyla yazıyordum. Ürettiğim her cümleyi okuyup, beğenmediğim yerleri silip yeniden yaratarak bir patlama yapacağına inandığım yazımı bitirmeye çalışıyordum:

“Bir hayalim var sevgili okurlarım! Sabah uyandığınızda, bugüne kadar yoksulluklar içinde sürdürdüğünüz yaşamınıza bir göz atınız. Bu yoksulluk çemberini kırmanıza bir türlü izin vermeyenlerin kimler olduğunu düşününüz! Girişim özgürlüğünüzü modası geçmiş sosyalizmin kurallarıyla yok etmeye çalışanları düşününüz! Dini inançlarınızın gereğini yerine getirmenizi içi boş laikçi kavramlarla engelleyenleri, düşünce özgürlüğünüzü kısıtlayanları düşününüz! Ben, bunları sık sık düşünüyorum ve yüreğim isyan duygularıyla kavruluyor. Çok yakınımızda, yanıbaşımızda ulusçuluktan, ulus devletten vazgeçip bir araya gelen Avrupa’yı gıptayla ve kıskançlıkla izliyorum; buna da isyan ediyorum. İşte tam da bu yüzden, içtenliğine inandığım bugünkü iktidarın, eleştirilecek yanlarını saklı tutmakla birlikte, Avrupa ile bütünleşme çabalarını yürekten destekliyorum. İktidarın şeriatı getirmek gibi gizli bir ajandasının olmadığını ben görüyorum ve çağdaş hukuk devletinin kuruluşuna daha çok katkı sunabilmesi için bir dönem dana işbaşında tutulması gerektiğini düşünüyorum.“

Bir solukta kağıda döktüğüm tümceleri baştan okudum. Beğendim, gerçekten iyi gidiyordum. Muhalif ruhuma rağmen iktidara destek veriyordum, ama bunu demokratlığımın bir gereği olarak da gösteriyordum. Ulusalcı çevreler yine tepki gösterecek, yine kızacaklardı ama bu vız gelirdi. Ben zaten çoktan onlarla köprüleri atmış, kendi demokratik yoluma koyulmuştum bile.

 

Bunları düşündüğüm sırada telefonum çaldı. Şu sırada rahatsız edip konsantrasyonumu bozan densize biraz kızdım ama yine de açtım telefonumu. Son zamanlarda deyim yerindeyse ‘yüzümüzü aynı kaptan yıkadığımız’ bir meslektaşım arıyordu. Çok ciddi  olmamakla birlikte ortalıkta çeşitli söylentiler dolaştığını haber veriyordu. Bu söylentilere göre, iktidara karşı büyük gösteriler hazırlandığına ilişkin istihbarat vardı. Büyük kentlerde milyonlarca kişinin katılacağı mitingler yapılacaktı. İktidarın arkasındaki dış destek de giderek azalmakta, ülkemiz uluslar arası arenada ve komşularıyla sorunlarında tek başına bırakılmaktaydı. Amerika Birleşik Devletleri’nin bile Türkiye’yi ‘eski heyecanla’ desteklemekten vazgeçtiği söyleniyordu. Bazı liberal çevreler iktidara açıkça bayrak açmışlar ve darbe tehlikesinin henüz tam anlamıyla geçmediğini dile getirir olmuşlardı. Hatta ‘darbe olursa yandık’ diyenler bile vardı. Bir çok ‘liberal demokrat aydın’ artık ne iktidara ne de kendilerine eskisi kadar güvenmiyordu!

Söylenenler canımı sıkıp kafamı karıştırmıştı. Yarım kalan yazımı yeniden okudum. Yazdıkça öykünün akışının kontrolümden çıktığını, başkaldırıcı, hatta söylemeye dilim varmasa da ‘devrimci’ bir  hale büründüğünü ayrımsadım birden. Azıcık muhalif görünmek iyidir, bu her yazarın, sanatçının doğasında olması gereken  bir durumdur diye düşündüm; ama şu içinde bulunulan karanlık dönemi zararsız atlatmak için de temkinli olmak gerekiyordu. Gecenin bir vakti, herkesin duyacağı abartılmış postal sesleriyle merdivenleri koşarak çıkan otomatik silahlarla donatılmış askerlerin evime geldiğini, silahlarının kabzalarıyla ve ağır tekmeleriyle kapısını parçalayıp içeri girdiklerini, ellerimi arkama kelepçeleyip yere yatırdıklarını, böğrüme tekmeler attıklarını düşünüp içim titredi. Geçmiş darbe dönemlerinde bu şekilde içeri alınmış yazarların, ozanların, sanatçıların anlattıkları işkence olayları aklıma geldi. Biraz kendini toparlamam gerekiyordu. Uzunca bir süre düşündükten sonra, yazıyı başkan yazmaya karar verdim. Bilgisayarımda yeni bir pencere açtım ve başladım yazmaya:

“Patagonya körfezindeki balinaları bilir misiniz?” diye yazdım, ”suyun üzerine çıkıp yeniden dibe dalarken kuyruklarını gökyüzüne doğrultarak isyankar bir görüntü verirler; ama bu tamamen aldatıcıdır. Körfezin durgun sularına daldıktan sonra öyle bir dinginlik içinde kuyruklarını oynatarak yüzerler ki, bu manzarayı gören insanların içi huzurla dolar. Çünkü balinalar, barışçı hayvanlardır.”

Cümleyi bitirdikten sonra yeniden okudum. Bu kez pek beğenmesem de istediğim havayı verebilecektim artık.

"Balinalar, sürü halinde yaşarlar ve birbirleriyle kavga ettikleri hiç görülmemiştir. Bu barışçı tutumları, onlara hep huzur getirmiştir. Birbiriyle kavga etmeyen toplumlar da huzur içinde yaşarlar, ekonomileri de istikrarlı olur. Bu huzur ve istikrarı sağlamak, en başta siyasal iktidarın görevidir. İktidar,devlet dairelerindeki partizanca tutumlardan vazgeçmeli, gizli ajandasında şeriatı hedeflediği görüntüsü veren davranışları bırakmalıdır!..”

Masadan kalktım. Evin içinde bir tur daha dolaştım. Balkona çıkarak oradan çok güzel görünen denize dikkatlice baktım ama kocaman kuyruğunu havaya dikerek suya dalan bir balina göremedim. Çünkü bu sularda balinalar yaşamıyordu !

Coşkun Kartal

Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)