Yüksek ateş / Onur Akyıl

news-details
Öykü

Kıyıda, taşlara bakarsan yalnızlık uzar, dedi.  Büyük laflardan bıktım. Duymuyorum. Ne olacak şimdi? Gecenin bir çıkışı olduğuna inanıyordum. Omzundan öpmek istiyorum aslında; şuracıkta, çıplak duran omzundan. Ne uzak ne yakın yerinden denizin bir motor geçiyor;  ay kıpırdadı sanki. Deniz yırtılmadı ama.

Geçen sene, onca telaşın arasında, gündüz, balkonda, yaz, nasıl sıcak. Bir tabak çilek, şeker dökmüştü üstüne. Zeynep yeni tutuklanmıştı; öyle miydi? Mavili pembeli, askılı o şey vardı üstünde, adına ne diyorlarsa. Erkeğim ben ne yapayım, canım nasıl çekiyor onu, nasıl, anlatmak imkânsız. Sıcak, sıcak, sıcak. İçim bulanıyor. Ankara da yağmur bile yağıyordur belki. Öyle düşünmüştüm, öyle geçmişti aklımdan. Bir ara içeri gidip, Zeynep’in bıraktığı, alınırken son anda, kaşla göz arasında yazıp, portmantoda, ayakkabılarını giyerken, terliklerden birinin altına sıkıştırdığı notu getirdi.  Ne kızdı Zeynep… Gözaltında, avukata anahtarlarını vermişti evin, notun yerini söylemişti. Sonra da avukatı bile doğru dürüst görmedi zaten onu. Tutuklandı; bunu duyduk yalnız. İşte o not elimdeydi şimdi; toparlamam lazımdı kendimi. Sıcak ama nasıl… Çilek, sigara, çilek, sigara…

Çaresiz, bana kalmıştı iş; beni de unutun diyordu, düşmeyin peşime. Bilir gibi; yok, elbette biliyordu, karanlık bilinmez mi? İnsan mı ki karanlık? İnsan değil, insanın değil. Saçlarını çözmüşlerdir, örerdi hep. O canlı, yaşayan, kendi gibi yaşayan gözleri ne kadar dayandı acaba? Bitmeyecek miydi bunlar; bunlar hep böyle hayatımızın orta yerinde, aniden yola fırlayıveren belki beşinde, belki altısında bir çocuk gibi…

Notu buruşturdum avucumda, balkonun öbür ucunda bana bakıyordu, ne umuyordu kim bilir… Ben kahraman değilim, üstelik çok ama çok daha korkağım bu kızlardan… Zeynep cesur, ben değilim. Aylin’in o günde açıktaydı bir omzu. Şimdi bana korkaklığımı yedirircesine bakan, Aylin… Demek her şey olup bittikten bir yıl sonra yeniden kesişecekti, yollarımız; taşlara bakmakta bir bekleyiş kuracaktı kendini. Benim korkaklığım iyice parlayacaktı gecenin ortasında, aydan bile parlak olacaktı. Kıyıya vuran bütün o küçük dalgalar, her bir anıya bir arkadaş yüzü yerleştirecek, denizin hışırtısı beni karaya sıkıştıran birer çığlık olacaktı. Omzunu öpmek istiyorum oysa ben Aylin’in, sonra dudaklarını; bacaklarını ellemek, kalçasını kavramak, gözlerimi kapayıp korkak olmadığımı, erkek olduğumu kanıtlamak istiyorum ona. Askerden kaçan yeniyetmeler gibiyim; komutan kızarsa ne yaparım, ne bok yerim çatışmada ölürsem, koğuştakiler beni sevmezse, hastalanırsam, tüfek teperse, bitmezse askerlik… Düşünülecek şey mi bu? Duvar ha duvar, korku ha korku, kaygı ha kaygı.

Demek Zeynep’in ölümü benim yüzümden. Benim birini ölüme yollayacak, onu savunmasız bırakacak bir yüzüm yok ki… Yüzme bilirim ben. Basket oynarım, kuş beslerim, arabayla gezerim. Kuşadası’ndaki yaza dönse keşke her yaz; On altı yaşımda, Nazilli Sitesi’nde, yaseminin altında, Göksu’nun ağzını ağzımda hissettiğim yaz. Yazlar ve kadınlar, yazlar ve kadınlar, kadınlar ve korkaklık ve korkmamak ve tecrübe ve sorumluluk ve büyümek ve devrim. O yaz işte, o her yazın olması, dönmesi gereken yaz, Göksu, Nazilli Sitesi, yaseminin altı. Bildiğim tek devrim bu mu? Aylin’in omzunu öpememek, çekinmek bundan; bir sene önce korkmak Zeynep’i kurtarmak için, aynı cesarete mi ihtiyaç duyuyor gerçekten?

Bunları şimdi burada bu gecede mi soruyorum; o yaz balkonunda okunmuş gizli bir not sonrası, Aylin’in bakışlarının altında mı sordum? Nazilli Sitesi’ne ne oldu acaba? Yasemin’e, o yarısı toprak yarısı beton yola, oradaki bana, yürekli biri olma ihtimali olan, korkusuz olan bana ne oldu? Dursalar ya hep orda, Göksu’yla ağız ağıza; ihanet etmemiş.

Aylin cevap bekliyor; hem şimdi, hem de o gün. Keşke zaman akan bir şey olmasa, geçmese, tek olsa, şimdi de o gün de aynı yere sığsa. Tek bir cevap versem; şimdi söylesem o zamanı cevaplasa, o zaman söylesem şimdiyi cevaplasa. Yok mu bunun bir yolu? Yok. Önce geride kalan Aylin’e bir cevap vermek istiyorum; o beklentiyi sonlandırmak. Aylin beni arıyor gözleriyle, karşısındaki beni, notta ne yazdığını arıyor halimde, hareketlerimde, yüzümde. Demek saklamış yalnız, okumamış, okuyamaz zaten, okumaz. Kimse üstüne bir sır yüklenmek istemez, sırf merak yüzünden. Ne ağırdır, taşınmaz; taşımak şöyle dursun kaldırılmaz bile…

Anlıyorum ama anlayarak iyi mi yapıyorum bilmiyorum; anıları saklayan insan değil, anılar anıları saklıyor, her bir anı başka bir anının kutusu. Belki ay bir kez daha kıpırdadı; eğer kıpırdayan o değilse gök gidip geliyor. Hangisi daha tuhaf, hangisi daha inanılmaz, hangisi gerçeğe daha yakın?

Senlik bir şey yok aslında, dedi Aylin, kalktı birkaç adım öte gitti. Bir not yoktu şimdi içinde ama avucumu yumdum; her şey içindeydi sanki avcumun, her şey buruşmuştu. İnsan konuşarak anlaşamaz ve işin kötüsü, duyarak, dinleyerek hiç beceremez bunu. İnsan yalnız kaçarak, sırtını dönerek, sonsuz bir kendilik halini uzatarak anlayabilir, her ne anlanacaksa. Kulağa, aykırı geliyor öyle değil mi? Oysa olan hep bu.

Toprağın, dahası şehirlerin, dünyanın bütün şehirlerinin ayaklandığını hissediyorum. Mesela Bolivya’da, mesela Gine’de, mesela bilmem neredeki bir ülkede; her neyse başkentlerinin adı, ayaklandığını hissediyorum. Dirilen bir şey var, bana doğru yürüyen, dirilmiş bir şey; anılar saklı kaldıkları kutuların kapaklarını zorluyor, hepsi birer vahşi hayvan olmuş, vahşi hayvana dönüşmüş. Bu da böyle işte, her şey mutlaka başka bir şeye dönüşüyor; ama daha canlısına, daha korkuncuna, dahasına, hep dahasına. Deniz aydınlanıyor gözlerimin önünde, Aylin’den, benden yayılan bir ışıltı aydınlatıyor denizi, bütün balıklar, başka deniz mahlûkları görünür oluyor. Ne renkler, ne biçimler; alamıyorum gözümü, Aylin oralı değil. O görmüyor belli ki; Aylin gerçekte çünkü, o gerçekte duruyor, İstanbul’da bir kış başlıyor, burada, şimdi oluyor bu. Taksim’den Bakırköy dolmuşuna biniyorum, balıklar da doluşuyor benimle birlikte dolmuşa. Mis Sokak’ta, ardımda, birini bırakıyorum. Daha önce kocasını vurduğum, öldürmediğim, sadece vurduğumu bir kadının evine gidiyorum. O eve varana kadar elbiselerim eskiyor, yaşlanıyorum. Otuz altı yaşında bindiğim dolmuştan, ellili yaşların başında iniyorum. Kadın kapıyı yarı çıplak açıyor eve vardığımda. Beni çoktan affetmiş, kocasıyla görüşmüyor pek, hala evliler. Bir şey demeden yatak odasına çekiyor kadın beni, ona teslim ne derse, ne isterse yapıyorum. Kocam emekli oldu bir hafta önce, diyor, yatağa itiyor beni, balıklar yeniden çıkıyor ortaya, odaya doluyorlar, kadın çırılçıplak kalıyor, rüya mı bu, değil. Kadınla, balıkların arasında birlikte oluyoruz, daha da yaşlanıyorum, eskiyen elbiselerim yok olmuş, bulamıyorum onları, giyemiyorum, çırılçıplak kalıyorum. Kadın uykuya dalıyor, evin kapısına akıyorum balıklarla bir, çırılçıplak, bir deli gibi Bakırköy sokaklarındayım, yanımda rengârenk balıklar, başka deniz mahlûkları.

Aylin yanıma geliyor yeniden, gel, diyor, gidelim. Koluma kaldırıyor beni, kalkıyoruz, yakınlarda çay veren bir yer var ama ne bir kafe, ne bir kahvehane. Denizin nasıl aydınlandığını, balıkları görüp görmediğini bilmiyorum. Sormuyorum. Çay içiyor ve konuşuyoruz, konuşanlardan biri Aylin ama diğeri ne kadar benim kestiremiyorum. Uzun sürüyor bu. Kendimi iyice dargın hissediyorum, bir şeyler beni nasıl da incitmiş. Neden sonra Aylin, öpmek için yanıp tutuştuğum omzuyla bir kalkıp gidiyor, gideceğini söylemiş olmalı, bir daha nerede, ne zaman görüşeceğimizi de. Orada öylece oturuyorum. Ağır bir uyuşturucu almış gibiyim. Hâlbuki hiç uyuşturucu kullanmadım. Kalkıp gitsem iyi olacak, diye geçiyor içimden, içimden geçeni yapıyorum.

Yolda, eve giderken, gölgemde bir tuhaflık görüyorum, göğemin saçları uzun, gölgemin göğüsleri var gibi görünüyor, birden ardımı dönüyorum tedirgin, Zeynep karşımda duruyor. Yaralı, ağzının içi kan, sağ bacağı boydan boya yırtık, şaşırınca ben, ayaklarının altını gösteriyor tek tek, bak, diyor, mosmor ettiler, bir daha üstlerine basamadım. Ayakta duruyor karşımda, bana doğru bir iki adım daha atıyor, yaşıyor musun, demek istiyorum, istiyorum ama elim ayağım buz  gibi oluyor önce, sonra sinirden titremeye başlıyorum. Kaçmak kaçmak, kaçmak; hızlı hızlı yürümeye başlıyorum, polis atlatmak için yaptığımız gibi, bir sokağa girip, ara yoldan geldiğim sokağa girip, bir daha aynı sokağa yönelip… Çember çiziyorum, Zeynep benle bir yürüyor, ardımdan geliyor, ben hızlandıkça o da hızlanıyor. Atlatamıyorum Zeynep’i, Zeynep polis değil ki… Zeynep ipince bir kan çizgisi bırakıyor dünyaya, belki de ben öyle görüyorum, bir şey ama ince, ipince bir şey ardından salınıyor Zeynep’in; salınıyor ve sonra yerde o ince, ipince kandan ize dönüşüyor.

Kaçamayacağım açık, o yaza, diğer yaza dönülmeyecek bir daha; bir daha hiçbir yaza dönülmeyecek, kurtuluş yeni yazlardan birinde, başka bir çare gelmiyor aklıma, ben yaşamak zorundayım öyleyse. Yaşamak zorundayım; Aylin çekip çekip gidecek, Zeynep hep gelecek ardımdan ama ben yaşayacağım.

Zar zor eve atıyorum kendimi; arkama, gölgeye bakmamaya çalışarak. Eve girip, kapıyı kapadığımda daralıyorum; yeniden sokağa, sokaklara atmak istiyorum kendimi. Zeynep dışarıda mı kaldı, benimle birlikte eve mi girdi, bunu düşünüyorum. Aylin’i arasam keşke. Evin içinde durup durup arkama dönüyorum. Zeynep’i görmek istiyorum, ardımda olsun istiyorum, Zeynep’ten korkmamak istiyorum, Zeynep yok. Yerler kan.

Pencerenin önündeyim, ay kıpırdıyor, görüyorum. Ay.

Uyursam her şey düzelir diye düşünüyorum, sorular, sesli ve sessiz sorular azalır diye düşünüyorum; azalmak, azalsın, azalayım istiyorum. Evin derinine, bilinmeyenine, yatağıma gidiyorum. Huzursuzum, anlamanın imkânı yok sevinç duyuyorum bu huzursuzluktan, kimsenin görmeyeceği bir sevinç. İnsan olmak, insana acımıyor. Yatağın başında, sanki bir taşa ya da taşlara bakar gibi yatağa bakıyorum, yalnızlık uzuyor gerçekten. Aylin’in omzu da dolanıyor bir yandan zihnimde; ne çok şey geçiyor içimden, zihnimden. Sonlanasın, lütfen, lütfen sonlansın; pike var, yeşil şeritli, yatağımı örten, birden, kendimin bile anlamadığı bir hızla kaldırıyorum, açıyorum pikeyi.

Aylin’le Zeynep sarmaş dolaş yataktalar; Aylin’e de kan bulaşmış, Zeynep huzurlu sanki.

Hayır, olamaz bu; nasıl olur? Delirmiş olsam, delirdiğimi düşünemem, bunu anlamlandıramam, öyle değil mi? Bu gördüğüm şeyin gerçek olmadığını biliyorum ama oradalar, yatağımda, evimde, sarmaş dolaş. Varlar ya da yoklar… Geçecek diyorum.

Yatağın ucuna, ikisinin kıyısına uzanıp, kapıyorum gözlerimi, uyumak için yalvarıyorum.

Büyük bir gürültü ama nasıl, sanki ay dayanamayıp düşüyor gökten. Açmıyorum gözlerimi.

Zeynep mi, Aylin mi bilmiyorum, başımı okşamaya başlıyor biri.

Her şeyin düzeleceği başka yaza bir çiçek açıyor benden; bir avuçta buruşturulmuş, acelece yazılmış, saklanmış bir not gibi soluyor yaşam.

Neresiydi orası; başka bir ülke, orada çocuklar taş toplamaya başlıyor.

Onur Akyıl
Gerçek Edebiyat

Sosyal Medyada Paylaş

author

Gerçek edebiyat

gercekedebiyat.com yazarı,

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..