Günlük 13.2.1996

news-details
Öykü

Günlük

13.2.1996

ERGÜL-SALİH-BEN-BARBARA-ENİS BATUR-VİSCONSİN VS. VS...

Günlerdir sahil kasabalarındakine benzer puslu bir hava Ankara'nın üzerine çökmüştü. Öğleye doğru başlayan küçük bir çisentiden sonra önceleri camlara yapışan yağmur ikindiye doğru rüzgarda savrulan bir lodosu andırmaya başladı.

Atatürk Bulvarı'nda, bir avukatın sekizinci katındaki bürosundan, dergi için kağıtçıya verdiğim icraya düşmüş senedimin son taksidini ödedikten sonra böyle bir yağmurdan kaçarak Fevzi Çakmak Sokak'taki dergi bürosuna gelmiştim. Hava kararmıştı. Günlerdir avukatın işkenceye benzeyen tehditlerinden kurtulmuştum nihayet. Tuhaf bir yorgunluk, yalnızlık ve edebiyatın içine sığınmak isteyen, yazmak isteyen ya da kitap okumak isteyen, Çehov'un, Maupassant'ın çıtırtılı şömine ışıkları altında okunduğu yalnızlık anlarının duygusu içine girmiş gibiydim.

Alışkanlıkla kitapların, dergilerin ve faturaların, şiir dosyalarının arasındaki masama oturdum. Bugünkü Cumhuriyet Kitap'ı okumamıştım. Orta sayfadaki Enis Batur'la Cihan Oğuz'un yapmış olduğu söyleşiyi okudum. Enis Batur'un sigara dumanları üfleyen şapkalı, dağınık bir yüzle Paris'in bir sokağında çektirdiği fotoğrafı yazının ortasındaydı. Sonra Cemal Süreya Kitabı için Muzaffer Buyrukçu'nun (En yakın dostunun) küçük bir düzeltme ve tanıtım yazısını okudum. Kadıköy iskelesinde Cemal Süreya'yla Muzaffer Buyrukçu Özal'a bir çağrı yapmışlar birlikte denize atlayıp intihar etmek için, sen ölünce hem memleket kurtulur, hem de bizim değersiz varlıklarımız yok olur diye.

Bütün vücuduma dört bir yandan demir levhalar asılmış gibiydi. Borçlu bir insan gerilimi, yerini gevşemeye bırakmıştı işte. Huzurlu bir uyku istiyordu bedenim anlaşılan.

Dergiyi kapayıp camdan dışarıya ışıkları yeni yanmış karşı apartmanlardaki dairelere anlamsızca uzun süre kımıldamadan baktım. Sonra masadan kalkarak kanepenin altındaki küçük yastığı çıkardım, başımın altına koyarak kıvrıldım. Bir elimle yalnızlıktan kurtulma güdüsüyle uzaktan kumandanın bir tuşuna dokundum. Üçüncü kanalda bir film yeni başlıyordu. Visconsin ismini okuyunca kulak kabarttım. Gözlerim yumuluydu, ancak dinliyordum. Vücudum ise artık kendini bırakmıştı. Günlerdir süren gerilimden sonra sanırım normaldi. Filmi izleyecek halim yoktu. Kaslarım tatlı bir iğnelemenin eşliğinde geriliminden soyunuyor, bacaklarım dövülmüş bir plazma halini almaya başlayıp gevşiyordu.

Filmin seslendirmenleri çok başarılıydı ve kolumun altından bazen gözlerimi açarak izlemeye başladım. Roma'da, eski sanat eserleri satın alıp onlarla oyalanan, dışarıyla ilişkisi kesik emekli (Burt Lancaster) bir profesörün evinin boş bulunan üst katını tutmak için bir kadın musallat oluyordu. Odasını asla kiraya vermek istemeyen, başının ağrımasını istemeyen profesör nasıl kandıysa kiraya verdi. Ancak kiracı yalnız bir kadın değildi. Profesörün üniversiteden öğrencisi, eski bir 68'li, güzel sanatlardan terk genç kapatması da vardı. Kadın ise faşist bir sanayici liderin hanımı bir kontesti. Her türlü zevk ve dünya nimetleriyle hayatını ancak anlamlandırabilen bir kadın. Daha sonra kadının aşığı genç üst katta kendini asıp ölüyordu. Genç büyük bir boşluk içindeydi. Bütün 68’li idealleri ölmüş, yalnızlık içinde yaşayan zavallı bir kapatma olmuştu. Yaşlı profesör ise bütün bu aşık tartışmaları ve trajedileri karşısında ilk kez dışarıdaki/dışındaki yaşamla ilişki kuruyor ve genç Münihli kapatma Conrad'ın şahsında yaşamı yeniden öğreniyordu. Tuhaf, duygusal bir müzik içinde eritilmiş, oldukça duygusal  anlar bırakan bir filmdi. Belki de benim o anıma denk gelmişti ve bir türlü uykuya geçememiştim. Ağlayacak gibiydim.

Montumu giyip dışarıya fırladım. Yağmur dinmiş, sokaklardaki birikintiler sokak lambalarının altında ayışığındaymış gibi parıldıyordu. Kimsecikler yoktu. Sokak taşları yıkanmıştı. Kızılay'a doğru yürüdüm. Dost Kitabevi'ne kapanmadan yetişip Cemal Süreya Kitabı'nı almak istiyordum. Mülkiyelilerin camından içerisi gözüken alt katına başım dönük hem bakar, hem yürürken birden Kardelen'den çıkan çantası omuzunda, iri, kukuletalı bir palto giymiş Salih Bolat ve bir şube müdürü kılıklı, traşlı, takım elbiseli, beyaz pardöseli Ergül Çetin'i gördüm.

“Nereye böyle emmi?” dedi Salih.

“Canın sıkkın senin,” dedi Ergül.

“Gelin şurada birer bira içelim,” dedim. Küçücük bir coşku kaplamıştı içimi. Borcundan, bir tümörden kurtulmuş insanın normal yaşama dönmesindeki duygu gibi.

“Kardelen'e inip  orada içelim,” dedi, Salih.

Sonra biranın şişkinlik yaptığını anımsadığım için:

“Birer cin ısmarlayayım size,” dedim.

“Ortaya da şöyle bir şey söyleyebilir misin?” dedi Salih. Eliyle bir tencereyi karıştırır gibi yapıyordu.

“Tamam,” dedim.

“Gidip barda oturalım ama,” dedi Salih.

Vestiyere aldırmadan paltolarımızla içeri daldık.

Bar doluydu. Yüzü tombulca, düz saçlı, beyaz tenli güzel bir kız tek başınaydı. Çevresinde ise bir sürü erkek.

Hemen barın önündeki masaya oturduk. Salih, ben şöyle oturayım, diyerek kızı yandan gören bir sandalyeye oturdu.

“Bak,” dedi Salih, “gitarcı çocuk çok güzel parçalar söylüyor. Biz aslında az önce barda oturuyorduk, parasızlıktan kalktık…”

Garsona cinleri söyledik. Ortaya da kuruyemiş.

“İtalyanlar sinemayı biliyorlar, gönül vermişler bu işe gerçekten,” dedim, birden ortaya konuşarak. “Az önce üçüncü kanalda bir film vardı. Visconsininmiş. Tesadüfen buldum, dedim. Üçüncü kanal hiç sessiz sedasız, gazetelerin TV sayfalarında yer almayan sürpriz filmler yayınlıyor…”

“Gerçekten öyle,” dedi Ergül. “Ben ikinci ve üçüncü kanalı izliyorum daha çok.”

“Yalnız profesör, yalnızlık için çok güzel şeyler söyledi,” dedim.

Garson, çevresi köpüklenmiş limonların üstünde yüzdüğü cin-toniklerimizi masamıza koydu. Kuruyemişlere hemen saldırdık. Birer yudum alarak içkimizi dudaklarımıza, gırtlağımıza tanıttık, midemizin ürkmemesini, damağımızın anımsamasını sağladık.

Salih, içkisinden yudumlarken sürekli bara doğru bakıyordu.

“Conrad ona ‘çok yalnız yaşadığını ve bunun doğru olmadığı’nı söyleyince, profesör, ‘kargaların sürüler halinde ama kartalların hep yalnız yaşadıkları’nı söyledi. Conrad ise ‘İncil’de yalnız yürüyenlere acıyınız, çünkü yardım edecek kimseleri yoktur!’ yazıyor diye yanıtladı. Profesör, insanlardan uzak yaşamasının en büyük nedeninin, ‘onlarla ilişki içindeyken insanın kötü yanlarını, kötülüklerini görmek’ olduğunu söyledi. ‘Bunun için sürekli savunma pozisyonu içinde yaşamanın tedirginliğini duyumsamak yoruyor beni, şimdi ise yalnızım ve korkusuzum, enerjimin yarısını savunma mekanizmalarım için harcamaya zorunlu değilim!’ diye devam etti. Görüyorsunuz değil mi diyalogları?” dedim. Cinimden bir yudum aldım.

“Adamlar işi biliyor.”

“Ham, hımm, öyle,” dedi Salih bir avuç leblebiyle karışık fındığı ağzına fırlatıp, bir yandan bara doğru irileşmiş, gözakları büyümüş bakışlarla bakarken.

“Sen beni dinlemiyorsun Allahsız!” dedim. Bara doğru baktım. O kız sıkıntılı bir eda içinde oradaydı. Salihlerin benden önce barda oturduklarını anımsadım, dönüşte de oraya oturmak istemesinin nedenini kavradım: Kıza kafayı takmıştı.

“Gerçekten güzel kız... Maalesef kadınlarla ilişkilerimde ya onlar acı çekti ya ben, ortayı tutturamadım daha” dedim.

“İtalyanlar yaşamı biliyorlar, onun için sinemayı da biliyorlar” dedi Ergül Çetin hiç duymamazlıktan gelerek. “Geçen yıl sevgililer gününde Nazım Hikmet'in sevda şiirlerini yayınlamışlar, bir günde dört yüz bin satmış! En çok satan kitapmış.”

“Heyecandan ağlayasım geliyor Nazım Hikmet’in adını anınca...” dedim. “Çetin Altan Flaş TV'de Kalk Borusu adlı bir söyleşi programı yapıyor Tınaz Titiz'le. Orada söz etti. ‘Nerede şimdi onu içeri tıkanlar, o devleti çok sevdiklerini sananlar, nerede?’ diye haykırıyordu…”

Kardelen'in bulunduğu bu mekan daha önce kitapçıydı. Yıkıntı halindeydi. Sonra Erzincan’da 12 Eylül yıllarında cezaevinde beraber yattığımız yazar Ali Balkız, dava arkadaşı Rıza ile burayı tutmuş, bu yaz ise içini, dekorasyonunu değiştirerek bir bara dönüştürmüşlerdi. Ali Balkız'la Akademi Kitabevi Öykü Ödülü töreninde yine yollarımız kesişmişti. Ben birincilik almış o da mansiyon almıştı. Kısa, düzgün cümlelerden kurulu, fanteziye kaçmayan, geleneksel öykü yapımıza uygun, biraz da mizah kokan kıssadan hisse çıkaran başarılı öyküler yazıyordu. Daha sonra bir çok kitap yayınladı. Alevi derneklerinden birinde yönetici oldu. Yurt dışında konuşma yapmak için davetiyeler gelip gidiyordu kendine.

Etrafa şöyle bir göz attım. Baş başa oturup, içinde bulundukları özgür ortamdan, içkiden ve sigara dumanından beyinlerini sersemletip esrar niyetine zevk alan genç kızlar, genç erkekler, oldukça mutlu görünüyorlardı. Belki biz de mutluyduk bu halimizden, bu küçük buluşma anından. Uzun saçlı bir şarkıcı genç, mikrofonun başına geçmiş başarılı bir şarkı söyleme çabasından çok şarkı söylenmiş olsun havalarında bir memur gibi görevini yaparak gitarını tıngırdatıyor, "Bodrum Bodrum" şarkısını söylüyordu.

“Ali Balkız nerelerde acaba?” dedim.

“Eşinden ayrılmış,” dedi Ergül.

“Ciddi mi?” dedim.

“En iyisini yapmışlar. İkisinin de maddi durumu iyi, karısının da bir dershanesi var,” dedi, evliliği bir ticari ortaklık olarak algıladığını belli eden Salih, artık azgınlaşmış bakışlarını bardan ayırmayarak.

Uzun bir sessizlik oldu. Şarkıcı çocuk, teller üzerinde parmaklarını tembel tembel gezindiriyor, neredeyse zorla kımıldattığı dudaklarından yeni bir şarkı mırıldanıyordu.

“Gerçekte mutlu muyuz, mutsuz muyuz? Anlayamıyorum, dedi Ergül, gözlerini kısıp dudağını bükerek, uzak bir yere bakıyormuş gibi yaparak.

“Mutsuzluk yaşamaktır, diye bir tümce okumuştum geçen gün,” dedim.

“Vallahi öyle,” dedi Salih. Masayla ilgileniyormuş gibi gözükmek için konuşmuştu.

“Ama sanmıyorum,” dedim. “Eğer yaşımızın her yılını gerektiği gibi yaşamış  olsaydık şimdi mutlu olurduk. İnsan o kadar doyumsuz değil, yeteri biliyor ve tamam ben onları yaşadım, okey, şimdi yaşlıyım, buyum, diyebiliyor, yeni şeyleri hedefliyor. Oysa biz hiç bir zaman, örneğin bir 18 yaşını yaşamadık, 20 yaşını hiç, belki çocukluğumuzu anımsamıyoruz ama hiç, 25 yaşımızı hiç, üniversite yıllarımızı hiç yaşamadık!” dedim.  “Bütün bu yaşanmamışlıklar her geçen gün diğerinin üzerine katlanarak büyük bir yük oluşturuyorlar sırtımızda. Gittikçe ıslanıp ağırlaşan bir küfe. Bak sular sızıyor belimden aşağılara doğru…”

“Yağmur sularıdır o!” dedi Salih gülerek.

Gülüştük.

Belki de bu acı durumu geçiştirmek istiyorduk. Yıllar önce trajik bir aşkı iki yıl sürdürdüğüm Alman arkadaşım Barbara'yı anımsadım. Her zaman mutluydu. Yada öyle gösteriyordu, bilmiyorum. Ama Asya'yı, Afrika'yı, Niagara Şelalesi'ni, Kanada'yı gezmişti. İngiltere'de kalmış, Fransa'da dil öğrenmişti. Freiburg’daki evinin çatı katında izlettiği slayt gösterisinde Portekiz'i, İspanya kıyılarını izlemiştim.

“Geçen gün Asya'yı gösteriyordu bir belgesel program. Çin'in Tibet sınırını. Biz yaşamıyoruz,” dedim, birden canlanarak. “Üç kuruş para için, bir ev sahibi olmak için yıllarımızı veriyoruz. Gezmeyi bilmiyoruz bir kez. Kaçımız, bırakalım Türkiye'nin her yanını, Ankara'nın kasabalarını, ilçelerini gezdik. Bak şurada birer kadeh bir şeyler içememişsiniz paramız yok diye, değer mi?” dedim. “Yeminliyim, azıcık durumu düzelteyim İran'dan başlayarak Asya seyahatine çıkacağım. İskandinavya'ya Ali Balkız gibi Pir Sultan Abdal'ın davetlisi olarak değil, çantam omzumda gideceğim. Afrika'ya gidebiliyor musun tek başına kardeşim? Gezmek budur!..”

Sigara dumanlarının zehirlemesinden ya da konuştuğumuz konuların heyecan vericiliğinden olacak cinimden okkalı bir yudum alarak İran'a yolculuk duygusuna kilitlendim. Özel arabamla mı çıksaydım. Yok hayır, sıfır bir araba sahibi olamazdım. Kullanılmış bir arabanın İran'ın ortalarından bir yerde arızalandığını düşünüp ürktüm. Ya da yolda, bir kasabada hırsızlar yolumu kesmişti yapayalnız, gece. En iyisi bir çanta, herhangi bir ülkeden ulaşabileceğim bir banka hesabı ve rahat giysiler bu iş için yeterliydi. İran'ın sıcaktan kahverengi, bakır rengi olmuş serin halı kokan eski hanlarını ve kale harabelerini getirdim gözlerimin önüne. Ama yemek sorunu olabilirdi İran'dan  uzaklaştıkça. Afganistan ise salt tehlikeydi. Ama Çin'e ulaşana kadar gitmeliydim. Çin Seddi belki bir durak olabilirdi. İyi bir fotoğraf makinesi olmalıydı yanımda...

“Bugünkü Cumhuriyet Kitap'ı okudun mu?” diyerek cinin de iyice yumuşattığı kafamdaki düşleri ortadan ikiye böldü Ergül. 

Salih'in gözleri birden hareketlendi kapıya doğru bir yay çizerek bakmaya başladı. Hemen başımı çevirince az önce barda oturan kızın hızla uzaklaştığını gördüm.

“Kızdırdın kızı, rahatsız ettin,” dedim Salih'e, Ona hepten acı vermek ve böylece bu ayıp şeyleri yaptığı için bende biriken kızgınlığımı yatıştırmak için.

“İşte 18 yaşını yaşamamışlığın sonuçları bu Ahmet,”dedi Salih.

“Enis Batur'un söyleşide söyledikleri çok güzeldi,” dedim. “Özellikle aşk için…”

“Ne söylemiş aşk için ki,” dedi Salih.

“Bildiğimiz ama birisinin teyit etmesini beklediğimiz gerçekleri,” dedim. “Örneğin aşksız yaşanmayacağını, bulana kadar aşkı aramak gerektiğini ve bulunca da es kaza, onun değerini bilmek gerektiğini…”

“Nasıl yani?” dedi Salih. “Evlilik için bir şey söylemiş mi? Evliysen ne olacak sonra?”

Sanırım kız kaçınca bütün suçu, yıllar önce evlendiği ve bütün gençliğini verdiği, saçlarını döktüğü, beyazlaştırdığı, gözlerinin altında siyah halkalar oluşmasına neden olan ve şimdi evde kendisini muhtemelen sorgulayan bakışlarla bekleyen eşine yüklemişti.

“Herhalde aşık olduğun birisiyle evlenirsin sonunda,” dedim.

“Hiç evlenme Ahmet!” dedi Salih. “Gerçekten. Eğer kendini hapsetmek, tüketmek istemiyorsan evlenme!”

“Zaten evlenmiyorum,”dedim. “Aptal mıyım? Ama aşkı bulunca niçin olmasın. Enis Batur’un, aşkı bulunca onu korumak gerektiğini söylemesinden o kadar etkilendim ki?” dedim. “Sonra bulunmuyor o hoyratça kullandığımız mutlu duygu…”

Barbara'nın beni terk ettiği son mektubunun en dokunaklı tümcesini anımsadım. "Umarım bu iki yıl bana işkence çektirdiğin ilişkiden bir ders çıkarırsın ve bir daha başkasına tekrarlamayıp mutlu olursun!" İngilizcesini bir kaç kişiye daha tercüme ettirmiştim mektubun doğru mu diye.

Cin bardağımı kuvvetlice kavrayıp ağzıma diktim. Bütün içkiyi bitirdim.

“Kalkalım artık!” dedim.

İçim burkulmuştu Barbara’yı anımsayınca. Kendimden nefret ediyordum.

“Kalkalım,” dedi Salih.

Hesabı hızla ödeyip hızla çıktık.

Dışarıda serin, temiz, ıslak hava ciğerlerimizi sarstı. Üçümüz Konur Sokağı’nın ortasında öylece dikildik bir kaç dakika ne yapacağımızı bilmeden.

“Ben yukarı doğru Esat'a, yeğenimi sevmek için, biraderlere gideceğim…” dedim.

“Tamam o zaman,” dedi Salih isteksizce. “Biz aşağı doğru gideceğiz.”

Ergül Çetin, bir cezaevine dönen mahküm gibi başı eğik ve düşünceliydi. 

Ahmet Yıldız
Gercekedebiyat.com

Sosyal Medyada Paylaş

author

Ahmet Yıldız

gercekedebiyat.com yazarı, edebiyatahmet@gmail.com

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..