22 Eylül 2026
Son Dakika
Alp Hamuroğlu
Alp Hamuroğlu

Avrupa'nın yarattığı Yunanistan

I.

AVRUPA'NIN YARATTIĞI YUNANİSTAN

“Pide satın alan Rumlar olduğu gibi, Paskalya çöreğini seven ve satın alan Türklerin sayısı da az değildi.  Tanıdığımız bir Rum vefat edince, biz Türkler kiliseye giderdik.  Sıralara oturup ayini dinler, sonra aileye başsağlığı dilerdik.  Rumlar da yakınları Türklerin cenaze namazını cami avlusuna gelip takip ederler ve aile efradına başsağlığı dilerlerdi.  Bayramlarda Rumlar bizim evlerimize, Noel’de biz Rumların evine gider tebriklerimizi iletirdik.”                                                                                                E.E. ERGİR[1]

“... ne var ki zaman zaman o allahlık gece bekçisini özlüyordu.  Sabahları pişirdiği kahvesini, üzerine oturarak bekçiyle sohbet ettiği mutfağın eşiğini özlüyordu.  Yumurtacısını ve sucusu İbrahim’i özlüyordu.”                                                                                     M. YORDANİDU[2]

Yazımız, günümüzde yaşanmakta olan kimi sorunların tarihle bağlantısını, tarihin bugünlere getirdiği olumsuzlukları sergilemek amacındadır.  Coğrafyanın kader olduğu tekrarlanır, ancak unutulmamalıdır, tarih de kaderdir.  Geçmişte yaşananlar sonrayı belirlemiştir, aynı bugün yaşananların geleceği belirleyeceği gibi.

Başlığımızdaki “imparatorluklar”dan 19. yüzyıla kadar olan bir tarihsel dönemi kastediyoruz.  İskender imparatorluğu, Roma İmparatorluğu gibi devletler, Yunanistan toprağına bir tarih vermiştir.  Ancak bu tarih, “modern zamanlar”da o toprakta en başta İngiltere gibi dışarıda olan başka imparatorlukların tarih yapmasını engellememiştir.

Bugünkü Yunanistan’ın tarihi 18. yüzyılda Avrupalılar tarafından yazılmaya başlandı.  Bu tarih, “modern” Yunanistan’a mirastı, Avrupalıların yazdığı tarih “modern” Yunanistan’ın şimdiki tarihi oldu.

Ama bu modern tarihin şanlı sayfaları da vardır.  Yeri geldikçe belirteceğiz.

N’OLUYOR YUNANİSTAN’A!

Yunanistan, ABD’nin son yıllardaki Türkiye’yi kuşatma politika ve girişimlerine gönüllü olarak ve hevesle katılan bir komşu ülke.  Türkiye sınırındaki kara topraklarına ABD üsleri açıldı, buralara Amerikan askerleri ve savaş gücü yerleşti.  Ege’deki Yunan adalarına gene Amerika’nın deniz ve hava güçlerinin yerleşmesi sağlandı.  Yunanistan, Ege’deki adalarına yasal olmamakla birlikte ve Lozan Barış Antlaşması’na aykırı olarak silah yığmayı ve adaları askerileştirmeyi sürdürüyor.  ABD ve İsrail’le birlikte Türkiye’ye karşı olan askeri harekatlarda yer ve görev alıyor.  Bütün bunlar yanı sıra Ege’deki Türk adalarını da işgal etmiş ve bunların bazılarında askeri tesisler bile kurmuş bulunuyor.

Bunlar olgular.  Ayrıca bunlara her gün eklenecek yeni bir şey çıkıyor.  Örneğin, mayıs ayı başında Yunanistan Dışişleri Bakanı’nın Türkiye ziyaretinde tutumu ve söyledikleri (Dışişleri Bakanı, Türk Dışişleri Bakanı’yla ortak düzenlenen basın toplantısında diplomasiyi takmadığını ve misafir olmanın görgüsüne uymak istemediğini Türklere göstermeye çalışmıştı)!  Örneğin, mayıs ortasında Yunan Genelkurmay Başkanı’nın ölçüsüz ve pervasız açıklamaları (Genelkurmay Başkanı, bir tehdit olarak algılansın diye Yunanistan’ın “dünyada” yalnız olmadığını, hele hele bir çatışmaya girecek olurlarsa Batı dünyasının arkasında yer alacağını güvenle söylemişti). 

Bu tutumlar, yorumcuların bir meydan okuma belirlemesini gerektirmeyecek ölçüde açık.  Ve gösterdiği, Yunanistan’ın gündemde tutulması gerekliliği.

Ayrıca ABD Başkanı Joe Biden’ın soykırım yalanına 24 Nisanda resmen katılmasının, o meşum açıklamasının ardından Yunanistan, yepyeni bir hamle yaptı, Pontus “soykırımı”nı[3] ileri sürerek emperyalizme bağlılığını Türk düşmanlığında kanıtlamaya çalıştı.

Ve gene mayıs ayının son haftasında Yunan ordusu ABD silahlı güçleriyle birlikte Türkiye sınırındaki İskeçe’de askeri tatbikat yapması, ortak hedefin hangi ülke olduğunu doğrudan göstermekte.  Dünyanın en büyük tatbikat projelerinden olan “Defender Europa 21” kapsamındaki Kentavros tatbikatının ortak düşmanının Türkiye olarak seçilmesi kimseyi şaşırtmadı ama bunu dostlukla bağdaştırabilen bir yorumcu da çıkmadı.

Yunan cumhurbaşkanından hükümetin bakanlarına, askeri yetkililerden (Türk düşmanlığına göre yetişmiş) dış politika uzmanlarına, diplomatlardan kamuoyunda ünlenmiş “akiller”ine kadar çok kişi ağızlarını, Türklere karşı bir vesile ve konu yaratıp sırayla açıyor.  Ayrıca ilgili haberleri üst üste duyanlar ve öğrenenlerin “bir düğmeye basıldığı”nı düşünmemesi mümkün olmuyor.

Yunanistan’ın Türkiye’ye yönelik olarak yürüttüğü en son provokasyonu Yunanistan’daki Türk nüfus üzerinden yapıldı.  Yunan hükümeti, Türk okullarının önemli bir kısmını bu yılın ağustos ayı başında kapatma kararı aldı.  Okulların sayısı 200’ün üzerindeyken, bu karar uyarınca sayı 103’e düşürüldü.[4]

Yukarıda sıralananlar Yunanistan’ın Türkiye ile hır çıkarmak istediğini göstermektedir.  Bundan sonra bunlara hem yenilerinin ekleneceğini, hem de çok daha büyük sorunlar çıkarılacağını düşünmekle kehanet yapmış olmayız.  Önemli olan, bu saldırganlık belirtileri ve geçimsizlik yaparak sorun yaratmaların ABD’nin Türkiye politikaları açısından anlamlı olduğudur.  Bugün, Amerika istemeseydi bu kışkırtmalara kalkışması düşünülemezdi, arkasında Amerika olmaksızın Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı böyle şeyler yapması söz konusu olmazdı.

Yunanistan’ın bu günlere gelmiş olması, tarihindeki kimi özelliklerin doğal sonucu.  Faşizme ve emperyalizme direndiği onurlu dönemler dışında Yunanistan, yabancı güçlere güvenerek var olma ve onların siyasetlerini izleme konusunda dünyanın en kötü örnekleri arasında yer alıyor.

Yunanistan bugün bir cumhuriyettir, bir hanedanlıkla yönetilmiyor, ama gene de dış güçlere bağımlıdır, ABD’nin güdümündedir, ve ABD tarafından son on yıllardır yeniden fethedilmektedir.  Avlanmıştır, esir alınmıştır, yeniden çıkışsız bir yola girmiştir.

Yunanistan’daki yaşlı insanlar, Türklere düşmanlığı ve iki toplum arasındaki sorunlar ve çatışmaları Büyük Güçlerin müdahalelerine bağlamaktadır.  “Tekrar tekrar varılan sonuç”, nefretlere politikacıların neden olduğudur.[5]  Bir köyde “imam Şerif Efendi’yle papaz Trasakis’in birbirlerini selamlamalarının, hatır sormalarının hoşluğu”nun gösterdiği, “insanlarımız iyi geçinmiş, barış içinde bir arada mutlu yaşamışlardı... ama sonra” ifadesidir.[6]

Geçmişinde Yunanistan Türk düşmanlığını birçok sefer yaşamıştır, ama yüzyıllar boyunca esas olan düşmanlık değildir.  Kaldı ki yakın tarihinde Yunanistan’ın “en büyük düşmanı” Türklere karşı onurlu ve örnek bir barış, dostluk ve iyikomşuluk dönemi yaşamışlığı da var (1920’li, 30’lu yıllar).  Yunanistan yönetimleri böyle bir dönem yaşadıklarını unutmuş olmalılar, ancak biz unutmadık ve o dönemi hem özlemle anıyor, hem de burada okuyacaklarınızı onların düşmanca siyasetlerine karşı dostça düşünceler ve beklentilerle yazıyoruz.

YUNANİSTAN NEREDEN? HER ŞEYDEN ÖNCE, “ROMA MİRASI”!

Yunanistan’ın yakın öncülü Doğu Roma İmparatorluğu.  Uzak “öncülü”, artık coğrafyası dışında kültürel, etnik vb. herhangi bir bağı, benzerliği ve ilişiği kalmamış Milat öncesi Grek “uygarlığı”dır.  Yunanistan’a antik Greklerden yalnızca aldıkları ad kalmıştır.[7]

Ancak Yunanistan kendi tarihini, bugünkü Yunanistan’ı, antik Greklere ve Doğu Roma İmparatorluğu’na bağlayarak yazıyor, bunlar Yunanistan için, “Birinci ve İkinci Uygarlıklar” oluyor.  (“Üçüncü Uygarlık”, darbe yapan general açısından ve onun ifadesiyle, 1936 yılındaki bir askeri darbe dönemi olacaktır; ileride değinilecektir.) 

Yunanistan, Roma ile ilgili olarak, bölgenin en önemli, en büyük ve en zengin devleti olan, hem büyük Roma İmparatorluğu’nun, hem de Doğu uygarlığının parçası olmuş, kendisine o mirası devralmış görülmüş Doğu Roma’nın bugüne uzanan bir devamı olduğunu düşünüyor.  Doğu Roma, Batı Roma’dan bin yıldan fazla yaşadığı gibi, Avrupa dışındaki tek ve büyük Hıristiyan devlet olarak Hıristiyanlığın doğudaki, daha doğrusuyla Avrupa dışındaki temsilcisi ve hakimi durumunda olmuş.

Roma, “Batı” ve “Doğu” olarak ikiye ayrıldıktan sonra parçalar her bakımdan farklılaştılar.  Doğudaki parça gelişme ve değişme gösterdi, yerelleşti, dinsel bakımdan da yeni anlayışlar, felsefeler, söylemler ortaya çıktı, “Doğu Hıristiyanlıkları”na katıldı.  Helenistik geçmiş miras ve temel yapıldı, Hıristiyanlık Grek mitolojisiyle kaynaştırıldı.

Doğu Roma Hıristiyanlığının Grekleşmesi, bazı İncil’lerin ve Hıristiyanlığın ilk metinlerinin kimilerinin dilinin Grekçe olmasından, –Yahudiler dışındaki– ilk Hıristiyanların Roma’nın Grek nüfusundan ortaya çıkmasından dolayı zor olmadı.  Greklerin Hıristiyanlaşması, Avrupalıların Hıristiyanlaşmasından daha olağan, daha doğal, daha normaldir, kendiliğindendir.  Çünkü Hıristiyanlaşmaları baskı ve yıldırmalar sonucu değildir.

İmparator II. Theodosius (401-450) Grekleşme yolunu iyice açtı, bir Grek kadınla evlendi, Endoksia.  Onun etkisiyle bir Grek okulu (sonradan buna “üniversite” denilecektir) kuruldu (425).  Kilisenin Grekçeye geçmesi, Grekçenin eğitime geçmesinden daha hızlı gerçekleşti.  Hemen sonra imparatorun fermanları Grekçe yazılmaya başladı ve yargı kararlarının dili Grekçe yapıldı.

527-565 yılları arasında hüküm süren Justinianus (482-565) da halktan bir Grek kadınla evlenmişti, ünlü Theodora’yla.  Bu süreçte Roma İmparatorluğu’nu sürdürmek yerine, kültürel ve siyasal olarak Atina’ya dönülmekteydi.  Bu arada Doğu Roma’da, Büyük Roma İmparatorluğu’nun ve Avrupa Hıristiyanlığının dili olan Latinceden uzaklaşıldı.  Doğu Roma Latinceyi, hem devletten ve hem de dinden ayıracak, kullanılmaz hale getirecekti.  630’da, İmparator Heraklios döneminde Grekçe devletin resmi dili yapıldı.

İmparatorların Latince Augustus unvanı yerine Deios sözcününü kullanmaları bu dönemden sonradır.  Bu unvanla aynı zamanla yönetimde “tanrısallık” vurgulanmış oluyor, devletin Kiliseyi sömürenlerle sömürülenler arasında manevi ve siyasal birliği sağlaması umuluyordu.

“7. yüzyıla gelindiğinde, Bizans yüksek kültürü, önceki kilise babaları çağı açısından niteleyici olan çatışma evresini geride bırakmıştı ve pagan Yunan birikimine karşı düşmanca bir kayıtsızlık içindeydi, Helenizm yenilgiye uğramış bir düşmandı.”[8] (Helenizmin yeniden hayat kazanması, yeni bir toplumun ortaya çıktığı Bağdat’ta Abbasilerin çeviri hareketi sayesinde olmuştu.)

Bir Doğu devleti ve toplumuna dönüşen Doğu Roma’da kölecilik zayıfladı ve bir sistem olmaktan çıktı.  8. yüzyıl köleci düzenin silindiği yüzyıldır.  Kadınların da saltanat sürdürdükleri bir ortam, zaten köleciliğin geride kaldığını gösteriyordu (köleci sistemde kadınlar da köle statüsündeydiler). 

Zaten sonraki yüzyıllarda kölecilik bir sistem olarak her yerde terkedilecektir.  Feodal ilişkilerin geliştiği ve Doğu Roma’da bütün yapıya hakim olduğu zaman devletin her yerinde insanlar “Papalık ortodoksluğundan yana olan Bizans’ın zulmünden kaçarak” Araplara, İslama kapağı atıyordu.[9]

1000 yılından başlayarak yeni binyıl korkular ve altüst oluşlarla geldi.  Din, inanışlar, itikatlar ve hurafeler önem kazandı.  Doğu Hıristiyanlığı, Avrupa Hıristiyanlığına karşı ve ondan farklı olarak yeniden şekillendi, farklı dinsel ele alışlar öne çıktı.  1054’te Doğu Roma Ortodoksluk adı verilen bölünmeyi[10] resmileştirdi, Konstantinopolis patrikliği kuruldu.  Papa ile Konstantinopolis patriği karşılıklı olarak birbirlerini aforoz ettiler.   Böylece dinde iki yol, iki tarz belirginleşti, değişmemek ve giderek kökleşmek üzere yerleşti.

Avrupa için Akdeniz ticareti, aşağı yukarı 12. yüzyılda başladı.  Doğu Roma’nın ekonomik hayatı, yüzyılın sonunda Akdeniz ticaretinde en önemli güçler haline gelen Venedik ve Cenova’nın etkisine girdi.  Oralı tüccarlar ipleri ele geçirdiler ve bütün taleplerini kabul ettirdiler.  Bu dönemde Doğu Roma’nın limanları ve kolonileri onlara hizmet etti.

“Yunan tarihi”, Doğu Roma’nın tarihten silinmesinden önce en büyük sarsıntıyı ve felaketi, 1204 yılında Avrupalı Haçlıların saldırısı ve istilası ile yaşadığını yazıyor (Dördüncü Haçlı Seferi).  Konstantinopolis’in yağmalandığı ve işgalin altmış yıla yakın sürdüğü dönem, Doğu Roma’nın Avrupalılara her bakımdan rekabet ve karşıtlığının düşmanlığa dönüştüğü on yıllar olarak biliniyor.  Bu dönemde Konstantinopolis ve İznik merkezli iki “imparatorluk” bir arada yaşadı.  Aslında ikisi de imparatorluk değil, sadece devletti, hatta devlet bile değillerdi.  Ama kendilerine imparatorluk demek ve öyle bilinmek hem hoşlarına gidiyor, hem işlerine geliyordu.  Bir yerde zorunluluk da vardı, birinin “imparatorluk” olması, diğerinin de imparatorluk olmasını gerektiriyordu!

Doğu Roma’nın Avrupalılara düşmanlığı, Doğu Roma’nın adındaki “Roma”yı bile resmiyetinden ve yazınından çıkarmasına kadar varmış (çünkü Roma Avrupa’dadır, ve Roma Avrupalıdır, Roma Avrupa’dır)!  O dönemden sonra kendisine “Helen” demeyi uygun bulmuş.[11]

Bu ve benzer tarihsel olgular, hem Avrupa kültür dünyasının Doğu’dan kendini ayrıştırdığı ve iyice ayrıştığı, hem de Hıristiyan dünyasının bir daha birbirlerine yaklaşamaz iki ayrı kutup, iki ayrı Hıristiyanlık (Avrupa Hıristiyanlığı ve Doğu Hıristiyanlıkları) olduğu gerçeğinin ve sonucunun kaynağı. 

Birbirlerini her bakımdan reddetmişlerdir.

DOĞU ROMA “İMPARATORLUĞU” SONRASI

1453: Balkanlarda ilerleyen Osmanlı Konstantinopolis’i fethedince imparatorluk tarihten silindi.

1500’e gelindiğinde bütün Yunanistan toprakları Osmanlı egemenliğine girmişti.  Fakat burada önemli olan, Rumların Türk egemenliğine girmelerinin onlar tarafından olumlu karşılanmasıdır.  Türklerden önce üzerlerindeki baskı ve ekonomik sömürü o kadar yoğundu ki, bir tercih olsaydı, bu Türk seçeneğini gönüllü olarak kendileri seçerlerdi.  Rumlar, Osmanlı devletinin kuruluşundan o günlere doğru olan zaman diliminde Türkler hakkında yalnızca iyi şeyler duymuşlar, Anadolu’daki Hıristiyan nüfusun Türklerle çok iyi geçindiğini, hatta Anadolu’da gayrimüslimlerin himaye edildiğini hep işitmişler, böylece Türkleri olumlu bilmişlerdi. 

Hedefi sıcak denizlere (Akdeniz’e) inmek olan Rusya Balkanlara, özellikle Yunanistan’a gözünü dikmişti.  Akdeniz’e inmek için orası en uygun bölgeydi.  17. yüzyıl sonunda kışkırtmalara başladı.  18. yüzyıl planların uygulanma yüzyılıydı.  Küçük Kaynarca Antlaşması’yla Rusya 1774’te Osmanlı Hıristiyan nüfusun koruyuculuğunu üstlendikten sonra açıkca provokasyonlar yapıldı.  Zaten 1769 yılındaki bir kışkırtmanın sonucu yapılan ayaklanmada Mora’da on binlerce Türk öldürülmüştü.[12]  Bu tertibi takip eden yıllar, Türk düşmanlığının ve isyan heveslerinin yükseltildiği, Rusya’nın beslediği çetelerin ortaya çıktığı ve sürekli kıyımlar yaptığı dönemdir.

Yunanların bilinen ilk bağımsızlık örgütü Sinomasiya’ydı.  Ünlü bir şair olan Rhigas’ın (Velestinlis) da içinde olduğu 18. yüzyılda (şimdiki Romanya topraklarında olan) Eflak’ta kurulan ihtilalci ve terörist örgüt Arnavutlarla birlikte çalışıyordu.  Merkezlerini önce Viyana’ya, sonra da Trieste’ye taşıdılar.  Avusturya polisinin bilgi vermesi üzerine Osmanlı makamları duruma el koymuş, ancak diğer Avrupa devletlerinin ilkönce sessiz kalması, daha sonra da Fransa’nın elçiliklerine sığınanları (hatta önder Rhigas’ı da) teslim etmesi üzerine örgüt dağılmıştı.[13]  Büyük ülkelerin Rumları kendi politikaları için Osmanlı aleyhine kullanmaları vakti daha gelmemiş, “onlara devlet kurma stratejisi” henüz belirlenmemişti.

19. yüzyıl başında bir Sırp (Sava Telelija), Osmanlı topraklarında “İllirya Krallığı” olarak adlandırılacak bir devlet kurulması için Napoleon Bonaparte’a başvurmuş, yardımını istemişti (1804).  Her yere saldıran imparatorun göz kamaştıran zaferleri onu heyecanlandırmış ve umutlandırmış, Napoleon’u bu projesine razı etmek, daha doğrusu kandırmak amacıyla da Fransa’nın hizmetinde-himayesinde olarak ona, Fransa için Avusturya ve Rusya’nın Balkanlara yayılmalarını önleyeceğini yazmıştı.  Bir şey elde edemedi.  Sonraki isyan projesinin sahibi Kara Yorgi ise, “1788-91 Osmanlı-Avusturya savaşında Avusturya’nın kurduğu freicorps birliklerinde yer almış” bir haydut olarak önce Avusturya’ya, olmayınca sonra da Rusya’ya yalvarmıştı; bunlar da bir işe yaramadı.[14]  Rusya, iki yıl geçip isyancılar Belgrad’ı alınca devreye girdi, fakat bu sefer Fransa’ya yenildiğinden müdahalesini sürdüremeyecek, ancak 1811’de Osmanlı’ya boyun eğdirecekti.

Avusturya Osmanlı’dan yana tutum almış, Sırbistan’ın Osmanlı hakimiyetinde kalmasını sağlamıştı.  Bu dolaylı destekle isyancılar ezildi.

Ama şunlar ortaya çıkmıştı; [1] “Osmanlı rejiminin olaylara müdahale kabiliyeti” yönetim ve iç sorunları açısından artık yoktu, [2] Büyük Güçler Osmanlı devleti üzerinde sonuç alabilecekleri operasyonlara başlayabileceklerdi.  Bu iki gerçek, Osmanlı topraklarından bir Yunan devleti üretme projesinin gerekli ve yeterli şartlarıydı.

Büyük Fransız Devrimi bütün Avrupa’yı etkilediği gibi, Grekler üzerinde de kendini gösterdi.  Milliyetçi ve devrimci örgütler ortaya çıktı, ama hiç biri Yunan tarihini etkileyecek bir şekilde bir yol tutturamadı, gelişmedi; bunun yerine Rumları kullanmak isteyen devletler önde ve etkin olacak, “Yunan özgürlük ve bağımsızlık” hareketini kendilerine bağlı kukla devleti kurmak olarak değerlendirecekler, Yunan tarihini onlar belirleyecekti.

Devrimden gelen, devrim geçirmiş Fransa, Büyük Fransız Devrimi etkisindeki devrim örgütlerinin devrimci çalışmalar yapmasına destek vermiyor, onları bu yönde teşvik etmiyordu.  Örneğin, Napoleon Bonaparte’ın Osmanlı Rumlarının kışkırtılması amacıyla yürüttüğü harekat, devrimci örgütlerin etkinleşmesini değil, sonraki kışkırtılarak çıkartılmış düzmece ayaklanmaların temelini oluşturmuştu.[15]  Bundan etkilenip Fransa’ya bel bağlayanlar, Napoleon’un Waterloo hezimeti üzerine İngiltere ve Rusya’ya döndüler.  Çar I. Alexander’in Grek asıllı bakanı İoannis Kapodistrias (1776-1831) umutları oldu; nitekim ondan gelen mali desteklerle hem silahlandılar, hem de gazete ve dergiler yayımlamaya başlayacaklardı.[16]

19. YÜZYIL: “AVRUPA’NIN ORTAK DÜŞMANI TÜRK”E KARŞI KOÇBAŞI OLARAK KULLANILACAK YUNANİSTAN!

Avrupa’nın yakın çağında, 1453’ten başlayarak, Türkler “düşman” olarak yeniden sahneye sürülmüşlerdi.  “Yeniden”, çünkü, 11. yüzyılda Avrupalılar Haçlı Seferlerini Türk düşmanlığını yaratarak ve Türk “tehlikesi”ne dayanarak başlatmışlardı ve seferlerle “Türklere karşı savaş” yürütülmüştü!  Bundan dolayı 16. yüzyıldan itibaren Türkler ikinci kez Avrupalıların ortak düşmanı olmuştu.  İşte bu süreçte, karşıya alınan “Türk-Doğu uygarlık ve kültürü”ne karşı Avrupa tarihinde köken aranıyordu!  Bu köken, “Doğu ve Doğulu olmayan” bir Helen uygarlığı olacaktı!  Bir keşif yapılmıştı.  Bu keşfe göre bir Avrupa tarihi imal edildi.  Antik Grek “uygarlığı” her şeyin önüne geçirildi!  Benzersizdiler, mucizeviydiler, her alanda insanlığın önünü açmışlardı; uygarlığın gerçek yaratıcısıydı ve tek kaynağıydı Grekler.  Avrupa’da ne gelişme olduysa onlardan çıkmıştı, onlara dayanıyordu, dayanacaktı, dayandırılacaktı!  Bilim, felsefe, sanat, edebiyat, kültür, demokrasi ve özet olarak uygarlık, hepsi Greklerden çıkmıştı!  Rönesans, Reform, bilimsel gelişmeler, toplumsal ve siyasal ilerlemeler hep Greklerin mirasının keşfinden geliyordu.[17]  Bu anlayışların tarih, ideoloji, kültür ve siyaset olarak savunulması Avrupa’nın Helencilik anaforuna girmesiyle sonuçlandı.  Helenofillik Avrupa’yı kapladı.  Ülkeler, akımlar, aydınlar, düşünürler Helenseverlikte ve Türk düşmanlığında yarışıyordu.

Oysa o zamana kadar geçerli olan her şey tersyüz edilmişti; aslında Doğu Roma, Avrupalı olan Latin ve Cermenler için düşmandı, onların kalıntısı Grekler Türklerle bir tutulmaktaydı, Yunanistan Avrupa için önemsizdi, Rumlar zaten kendilerinden değildi![18]  Ama bütün bunlar terkedilmiş ve yeni bir yol haritası çizilmişti.  Doğu’ya karşı tutunacak bir şey gerekliydi ve Avrupa’da Roma dışında bir şey yoktu.  Sonuçta “uygarlık” olarak Grekler iyi ve kullanışlı bir icattı!

Uygar ve üstün Avrupalının içine Grekleri de alan ırksal bir temele kavuşması pek zaman almadı.  Asyalı bir kavim olan Aryanların bulunmasından kaynaklanan Aryanizm, ”Avrupa ırkçılığı“nın yapıtaşıdır.  Asya’da kaybolmuş bir ırk olan Aryanlar, Hintli, Turani veya sarı ırktan değildiler ve bu sayede benimsendiler; Aryanların sonraki geç kuşakları Avrupalılardı!  Nereden anlaşılmıştı; dillerinden.  Bütün Avrupa dilleri Aryancayla akrabaydı.  Böylece Avrupa, Ari ırkın kıtası ilan edildi.  Dillerden yola çıkılarak 19. yüzyılda Avrupalıların ortak bir ırk tanımı yapıldı ve bu ırk Aryanlara bağlandı.  Cermenler, Latinler, Keltler, Nordikler vb. ve elbette Grekler, özetle bütün Avrupalılar (ama Etrüskler hariç[19]), dillerinin ortak “özellikleriyle” aynı ırk oldular, hepsi Ariydi!

Bunların üzerinde inşa edilen Avrupa ırkçılığının kültürel kökeni Grekler yapıldı.  Grekler onlardandı, ayrıca Grekler uygarlık kaynağıydı.

YUNANİSTAN DEVLETİ NASIL ORTAYA ÇIKARILDI?

En sonunda hayranlık ve severlik (Helenofili), eylemli siyasal alana taşındı.  Madem uygarlık dahil her şey Greklerden geliyordu, Greklerin kalıntısı olduğu varsayılan toplumdan bir Helen devleti yaratılmalı, bu devlet Avrupalıların Türklere karşı dayanağı olmalı, Osmanlı devletinin Avrupa’dan atılması bu şekilde başlatılmalıydı, bu devlet kullanılarak bir açılış yapılacaktı.  Ve bu Grek dayanakla Avrupa’ya girmiş Doğu (yani Türkler) yok edilecekti!  Osmanlı İmparatorluğu kemirilmeye başlanacak, bu plan gereğince Osmanlı’nın Avrupa topraklarında ilkönce bir Yunanistan ortaya çıkarılacaktı.  Sonra, siyasal tarihe Balkanlaştırma olarak girmiş olan ünlü sözcüğün uygulamaları gelecekti.[20]  Bu proje ve uygulanması, “Avrupa sınırları”nın belirlenmesi olarak da anlam taşımaktadır.  Avrupa’nın güneydoğudaki sınırı anakara Rumlarını ve Yunanistan’ı içine alıyordu.[21]

Elleniki Nomarkhia (Helen İlleri) adı verilen ilk Yunan milli yazını 1806’da ortaya çıktı, derlendi.  1814’te Odesa’da kurulan Philiki Etairia örgütü (adı “Arkadaşlar Örgütü” demekti), varlık gösteremedi ama beklenen bir açılışı yapmıştı.

18. yüzyıl sonunda başlatılan bu çabalar, 19. yüzyılda, neredeyse bütün Avrupa ülkelerinin “sivil” ve resmi katkılarıyla Mora’dan bir Yunanistan üretilmesini sağlayacaktı.  Başı, zamanın en büyüğü olan İngiltere çekiyordu. 

İngiltere’nin yönetim çevrelerinde Türk düşmanlığı en etkin dönemlerinden biri durumundaydı.  Osmanlı devletine gönderilen elçiler ve “diğer görevliler” genellikle Türk karşıtları oluyordu![22]  Zaten sonraki on yıllarda İngiltere’nin Türk düşmanı başbakanı (başbakanları) da olacaktı (W.E. Gladstone; 1868-1874 yıllarında / 20. yüzyılda da Lloyd George; 1916-1922 yıllarında[23]).

İngilizler, Osmanlı’nın Balkanlardaki Ortodoks nüfusunu kışkırttılar, desteklediler, ayrılıkçılığa heveslendirdiler.  Böylece aynı zamanda Rusya’yla da rekabet etmiş oluyorlardı.  İlkönce Rumları ayaklandırdılar, silahlandırdılar, savaştırdılar (1821 baharı).  Rumlara milliyetçilik olarak Müslüman Türklere düşmanlığı bellettiler.  Slogan, “Mora’da tek bir Türk bırakılmayacaktır”dı!  1821-22 yıllarındaki kıyımlarda 50 bin Türkün öldürüldüğü biliniyor.[24]  Bunlar hepsi ortada iken İngiltere Dışişleri Bakanı George Canning, canilerden bir heyeti “özgürlük savaşçıları” olarak resmen makamında kabul etti (1923).

Akrokorinth, Atina, Dervenaki, Navplia gibi yerler ve kentlerde yüz binlerce Türk, tek tek ve kitle halinde öldürüldü, topluca yakıldılar, yok edilmeye çalışıldılar.[25]  Çoğunluk kaçma imkanı bulamamıştı.

Kıyımlar, kışkırtılan cahil insanların dindirilemez nefret ve gemlenemez öfkelerinden kaynaklandığı gibi, aynı zamanda Türk nüfusun seyreltilmesi amacıyla da teröristler tarafından planlanarak uygulanmaktaydı.

“Yunan kurtuluş savaşı”na gelen Avrupalı destekçi gönüllüler (İngiliz, Fransız, Avusturyalı, Prusyalı, İsviçreli, İtalyan vb.), Türklere yapılan vahşeti gördükleri zaman şaşırdılar, irkildiler ve karşı çıktılar.  “1822 yılı Nisan ayında Yunanistan’dan Marsilya’ya dönen Fransız subaylar, Grekleri şöyle gösteriyorlardı: ‘Alçak, korkak ve iyilik bilmez bir soy’!”  Korinth’deki kırıma tanık olan Prusyalı bir yaşlı subay “oraya gitmeye hazırlanan yeni gönüllülere şöyle sesleniyordu: ‘Orada yalnız sefalet, ölüm ve nankörlükle karşılaşacaksınız.  Size Almanya ve İsviçre’de söylenenlere inanmayınız’!” 

Büyük bir kısmı hayal kırıklıklarıyla ülkesine dönerken, kıyıma karşı çıkan çok sayıda Avrupalı “destekçi” de öldürüldü.  Bir Almanın da intihar ettiği kaydedilmiştir.  Avrupalı Helenofiller büyük bir hüsran yaşamışlardı.  İskoç Albay Thomas Gordon, Alman Franz Lieber bunlar arasındaydı, ülkelerine kaçtılar.  Alman doktor Wilhelm Boldeman ihtihar edendi.[26]

İngiliz şairi Lord Byron (1788-1824) da Yunanistan devleti kurulsun diye “olay yerinde” savaşanlardandı ve bu savaşta ölmüştü.  Fakat ölmeden önce bu “savaş” için kullanıldığını düşünmeye başladığı yazılmıştır.

“Mora’daki Yunan vahşetini gören ve bu nedenle Rumların gerçek karakterini anlayan bir Fransız doktor, Combes d’Andrée, 1826’da bu gazetenin [Le Spectateur Oriental adıyla İzmir’de çıkan Fransızca gazetenin] başına geçtikten sonra eski Yunanların torunlarının ‘barbarlardan daha barbar davrandıkları’ yazılmaya başlandı.”[27]

Oysa “Osmanlı yönetiminden en az sıkıntı gören halk Rumlardı ve şikayet etmek için en az neden onlarda olmalıydı. ... Rumların durumu her bakımdan imparatorluktaki bütün sınıflarınkinden [gayrimüslim gruplarınkinden] üstündü”.[28]  Rumlar güvenilir ve genel olarak da daha eğitimli olduklarından kurumlaşmış bir şekilde devletin en önemli üst görevlilerindediler.  “İmparatorluğun yeni baş dragomanlık makamının birinci ve ikinci sahipleri” hep Osmanlı Rumlarıydı.[29]

İngiltere, Fransa ve Rusya, 27 Temmuz 1827’de Londra Protokolü’nde bir Yunan devleti kurulması için anlaştılar ve 6 Ekimde Üç-Güç Antlaşması’yla bunu Osmanlı’ya dayattılar.

Bu arada Osmanlı devleti tecrit edildi, Türk düşmanlığı körüklendi, Osmanlı donanması da elbirliğiyle –İngiliz, Fransız, Rus ortak donanmasıyla– Navarin baskınında 20 Ekim 1827’de yakıldı, yok edildi.

Avrupa’nın topyekün savaşıydı!  Herkes bu savaşın emrindeydi.  Her şey bu “savaşa” hizmet ediyordu ve edecekti.

Lord Byron yalnız da değildi, hiç olmamıştı, öncüleri bile vardı, vaktiyle Voltaire (1694-1778), sonraları André Chénier (1762-1794) ve İngiliz romantik şair Percy Bysshe Shelley (1753-1844), Yunan “özgürlük savaşı” için yazılar yazmışlar, Türk düşmanlığını körüklemişler, Osmanlılar aleyhinde kamuoyu oluşturmaya hizmet etmişlerdi.

1830 yılında yeni bir protokolle Yunanistan bir Grek devleti olarak ilan edildi.  Başarılmış, hedefe ulaşılmıştı.  “Devlet”, üç büyüklerin garantisi, koruması altındaydı.

Burada önemli olan, Büyük Devletlerin manivelası olacak olan ve neredeyse bütün Avrupalılara benimsetilen bu oyuncak yapay devletin, Yunanistan’ın, Osmanlı tebaası olan Rumlarca da içselleştirilmiş olmasıydı.  Bu çıkış noktası ve bu başlangıç, tarihin Yunanistan’a verdiği kader olacak, kurtulunması zor bir pranga olarak artık onların geleceklerinde yaşayacak, Yunanlar hep “bağımsızlık savaşı” verdiklerini düşüneceklerdi!

YUNANİSTAN NASIL BÜYÜTÜLDÜ VE ŞİŞİRİLDİ?

Doğu Sorunu’nun ortaya çıktığı şartlarda (ilk kez, 1818’de Viyana Kongresi’nde), bu uydu devlet, Yunanistan, “Hasta Adam”ı yormak ve gücünü tüketmek için kullanılacaktı.  Yunanların eline “Büyük Ülkü” anlamında Megali İdea’yı verdiler (1844),[30] o da topraklarını sürekli genişletecekti, Osmanlı arazisinden ala ala.  Hedefte Konstantinopolis de vardı.  Elbette İngiliz diplomasisi ve siyaseti (ve Rusya dahil bütün Avrupalılar) arkasında olarak.

Yunanistan’a ne verilebilirse hepsini verdiler, Türklerden olmasa bile verilebilecek her şeyi!

Seyri şöyle:

1863’te Adriyatik adaları İngiltere tarafından Yunanistan’a hediye edildi.

1865’te “Yedi Adalar” Yunanistan’ın oldu.

1878’de İngiltere Osmanlı’yı Girit’te tavizler vermesi için masaya oturttu, Halepa Antlaşması’na göre ada valisi Rumlardan olacak, böylece yönetim fiilen onlara geçecekti.[31]

1881’de, “93 Harbi”ne katılmamakla ve tek kurşun atmamakla birlikte savaş sonundaki Berlin Antlaşması’yla Teselya’dan büyük ve Epirus’dan küçük bir parça Yunanistan’a verildi.

1897’de, Girit’e göz diken Yunanistan yüzünden çıkan Osmanlı-Yunanistan savaşında Yunanistan karada-savaşta yenildi, ama masada-barışta kârlı çıktı.[32]  Kazançlıydı, savaş sırasında karışmayan İngiltere, Fransa ve Rusya büyük hezimetin ardından devreye girmişlerdi.

1898’de Prens Georgios adaya “vali anlamında” olağanüstü komiser tayin edildi, Girit Osmanlı’dan tamamen koparıldı.  İki yıl sonra da adaya Osmanlı bayrağı yerine Yunan bayrağı çekilecekti.[33]

Balkan savaşları (1912-13) sonunda, Epirus bölgesinin tamamı, “Selanik dahil Makedonya”, On İki Ada hariç Ege’deki bütün adalar Yunanistan’a verildi.  Bunların arasında Girit de vardı.

Birinci Dünya Savaşı (1914-18) sonunda Batı Trakya, Doğu Trakya, İzmir merkezli Ege bölgesi gene Yunanistan’a hediye edildi (ama bu proje gerçekleşemeyecekti). 

1920’de Neuilly Barış Antlaşması, Bulgaristan’ın ayağını Akdeniz’den keserek Trakya’nın Ege sahilleri Yunanistan’ın olmuştu.

Bıraksalar Yunanistan hızını alamamış olarak İstanbul’u da sahiplenecekti.  Ama İstanbul Yunanistan’a bırakılmayacak kadar önemliydi (vaatler sahtekarlıktı, çünkü Yunanlara hep ‘İstanbul sizin’ demişlerdi, diyorlardı).

1945’te İkinci Dünya Savaşı sonunda ise On İki Adalar Yunanistan’a geçirilecekti.

Görüldüğü gibi kuruluşundan başlayarak Yunanistan’ın ortaya çıkması ve genişlemesi yalnızca Avrupa’nın Büyük Devletlerinin yaptıkları bir plan gereğince, lütuf, ihsan, armağan ve belirlemeleriyle gerçekleşmiştir! 

Bu plan ve uygulamanın çok önemli bir zaafı vardı, (1919 Ege bölgesinin Yunanistan’a verilmesi dışında) bütün her şey istenildiği gibi sonuçlandırılmıştı, ama ne yapılırsa yapılsın sonuçlar iyi olmuyordu, Yunanistan küçüktü, zayıftı, nüfusu azdı, her bakımdan yetersizdi, ileride bütün bunlar istenmeyen ve beklenilmeyen birçok olumsuzluğa yol açacaktı, acı bir şekilde.  Demek ki, tasarımda hata vardı, tasarım yanlıştı.  İşin kötüsü, temelinde Yunanistan’ın kuruluş şeklinin sağlıksız olan kalıtı kolayca ortadan kalkabilir değildi.

1820’lerdeki piyon olma başlangıcı, o açılış, Yunanistan için bir gelenek oluşturmuş, ne yazık ki, komşumuz bu geleneğini 20. ve 21. yüzyıllara taşıyarak emperyalizmin yedeğindeki konumu olarak bugüne kadar sürdürmüştür.

Ayrıca Büyük Güçlerin planıyla kurulan ve büyütülen Yunanistan’ın desteklenmesinin, gözetilmesinin ve kayırılmasının Yunanlarda ortaya çıkan ruh hali, kendilerinin sürekli yayılacaklarına inanmalarına, saldırganlık ve ilhakçılık yapmakta haklı olduklarını düşünmelerine yol açıyordu.  Bu yüzden gözleri bütün komşularının topraklarındaydı.  Örneğin, Makedonya’nın tümüyle Yunanistan’a katılması için bir subay olan Pavlos Melas bu doğru bulunan girişime önderlik etmişti.[34]  Öldürülmüştü ve belki de o yüzden o zaman başarılamamıştı, ama Makedonya’ya duyulan heves 21. yüzyıla bile taşınabilecekti.  Örneğin, Bulgaristan topraklarının göz dikilen kısımları ise, hem daha önce, hem de Balkan Savaşlarında oldubitti yapılarak gaspedilmiş, büyük alanlar Yunanistan tarafından işgal edilmişti.

YUNANİSTAN NASIL İDARE EDİLDİ, NASIL YÖNETİLDİ, NASIL YÖNETTİRİLDİ?

1830 yılında Yunanistan devleti, devrimci, milliyetçi ya da yurtsever güçler tarafından kurulmamış olduğundan ne anayasal bir yapısı, ne bir cumhuriyet olması söz konusuydu; bunlar düşünülmüyor, tasarlanmıyordu, ve ayrıca bunlar “gerekli olmadığı gibi”, mümkün de değildi.  Yunanistan bir kukla devlet olarak kurulmuştu, kukla devletlere de devrimci cumhuriyetler değil, biçimsel bile olsa bir cumhuriyet değil, monarşiler uygun düşerdi.  Ayrıca bağımsız olmayan bir devletin, kuran yabancılara hizmet edecek bir “hükümdar”la yönetilmesi en doğrusuydu.  Ancak kendi iç dinamikleri, tarihi, yönetim birikim ve gelenekleri Yunanistan’a bir hanedan da çıkaramamaktaydı.  19. yüzyıla devletsiz gelmişti, hükümran ve bağımsız bir geçmişi bulunmuyordu.  Soyluluğu yok sayılacak ölçüde zayıf ve kişiliksizdi, zenginleri ise mülksüzdü (varlıklı olanlar Osmanlı topraklarındaydı, İstanbul’daydılar, onlara “Fenerliler” denirdi, ticaret erbabı ailelerdi, hanedan olacak özellikleri yoktu).  Bu durumda Avrupa hanedanlarından birisi belirlenip, Yunan tahtına bu hanedanın bir mensubu oturtulacaktı.  Bu “soylu”, Avrupa’nın “Büyük Devletler”inden birinden de olamazdı, diğerleri itiraz ederdi, hır çıkardı.  Nitekim öyle de oldu.  Rus çarının bakanlarından biri olan İoannis Kapodistrias Çarlık tarafından öne çıkarıldı; daha önce sözünü ettik, bağımsızlık hareketi görünümünde terörizme destek vermişti, Rusya arkasındaydı, iktidar yapıldı, ama çok geçmeden (büyük olasılıkla Rusya’nın avantajlı olmasına razı gelinmediğiden) 1831’de bir suikastla öldürüldü. 

Sonra İngiltere, Saksonya-Coburg Prensi Leopold’u tasarladı, ortaklarına da kabul ettirdi ama sorun bu sefer Yunanistan’dan çıktı, olabilir tasarım gerçekleşmedi.

Zararsız, sorun yaratmayacak, uluslararası siyasette anlamı olmayan başka bir önemsiz hanedan arandı, Bavyera Prensliği’nde karar kılındı (o yıllarda böyle bir “monarşi” olduğunu herkes pek bilmezdi); oranın hükümdarı Wittelsbach hanedanından I. Ludwig’in oğlu Prens Otto (1815-1867), “Yunan Kralı” oldu.  Daha 17 yaşındaydı (üstelik aile-hanedan Katolikti).[35]  Prens Yunanistan’a bir İngiliz fırkateyninden inerek ayak bastı.[36]

Bir dış ülkeden bir hanedan ve bir yabancı kral Yunanlarca da uygun bulundu (hanedan ve kral Avrupalı olacaktı ya, sorun yoktu!).  Kendilerinden bir “kral”ın yapamayacağı bir şeyi, her şeyi o “kral” yapabilirdi, gerginlikleri önleyebilir ve denge kurabilirdi, kaldı ki kendileri gibi olmayan bir Avrupalı “yetenekli ve insiyatifli olduğu”ndan birçok bakımdan uygun, yeterli ve yararlıydı da.  Ve ayrıca Avrupa’dan hangi ülkeden olursa o devletin de ülkelerine desteği sağlanmış olacaktı.  Aslında Yunanların beklentisi ve isteği İngiltere’ydi; elbette oradan olamazdı, olmuyordu, ama neden olmayacağına, “kral İngiltere’den olsun” diyenlerin çoğunluğu anlayamadı!

Devleti kuran üç Büyük Devletin (İngiltere, Fransa, Rusya) ilk yaptığı, Yunanistan’ı 60  milyon Frank borçlandırmaktı (1832).  Kredi, her şeyden önce “kral” Otto’nun giderlerine ve bürokrat kadrosuna harcanması içindi.  “1880’lere gelindiğinde 630 milyon Drahmi tutarına varan başka borç anlaşmaları da yapılmış, bunların karşılığı devlet gelirlerinin üçte birini bulmuş” olacaktı.[37]  1893’te iflas gerçekleşmiş, yeni kredilerle borç katlanarak büyümüştü.  İş, tamamdı.  Yunan “Düyun-u Umumi”siyle altı Avrupa devleti (üç “büyük” yanında Almanya, Avusturya-Macaristan, İtalya), Yunanistan’ın bütün gelirlerini topluyor, gümrüklerini artık onlar kontrol ediyorlardı.

Kendini bir Yunan ve Yunanistan kralı olarak görmeyen, Yunanca öğrenmek gereği duymayacak olan, bütün işleri getirdiği Almanlarla çözen, sık sık ülkesine giden Kral Otto, gene de “günümüzde bile hala varlığı devam eden enstitülerin kurulmasını bir Alman disipliniyle gerçekleştir”mişti.  Ama Yunanistan’a “Alman dolmuş“tu.  Yönetimde neredeyse tek bir Yunan yoktu.  Yunancanın yanında Almanca da resmi yazışmaların dili olmuştu.

Bu arada yönetici olan Yunanların halktan kültürel kopuş süreci yaşanıyordu, devlet olunmuştu, yönetenler her şeyden önce ayrıcalıklı ve ayrı olmalıydı, dilleriyle de.  Başta Almanca olmak üzere İngilizce ve Fransızca gibi yabancı diller etkinliğinin yanı sıra Grekçenin de “resmî” dili (Katharevusa) yaratıldı.  “Yeni bir sınıf” ortaya çıkıyor, yönetici oluyor ve kendi varlık nedenine bağlı olarak “yeni bir dil”e hevesleniyordu.  (Bu yapma dil, yazı dili olarak ancak 20. yüzyıla kadar yaşayacaktı.)  Halkın konuştuğu dille (Dimotiki), bu ”saray dili” gibi olan resmi dil öylesine farklıydı ki, resmi yazışmaların ve evrakın dilini halk anlayamaz durumdaydı.  Bu halktan kopuk resmi dil, Osmanlı toprakları olan adalarda da Halepa Antlaşması ile geçerli kılınacak, yazışmalar bu dille yapılacaktı (1878).[38]

Ekonomi düzelemez durumdaydı.  Devlet iflas etti.  Giderlerde en büyük pay, 4 bin Bavyeralı paralı askerle diğer İsviçreli ve Alman koruma ordusunun masraflarına aitti, toplam yabancı paralı asker 7 binden fazlaydı.

Kırım Savaşında Rusya’nın yanında olmak isteyen Yunanistan, İngiltere ve Fransa’yı çok kızdırmış, “1854 ve 1857 yılları arasında Pire’nin İngiliz ve Fransızlarca işgal edilmesi”ne yol açmıştı.  Yunanistan bu savaşta “tarafsız” kalmalıydı!  Sorunun kaynağı ve nedeni kraldı.  Böylece Büyük Devletlerin Yunanistan iç işlerine karışmasını meşrulaştırmış ve olağanlaştırmıştı.[39]  Büyük tepki topladı, krala karşı gösteriler yapıldı.

Halkını küçümseyen ve hor gören kralı Yunanlar da sevmediler.  Uzun da olsa bir süre sonra kral kendi ülkesine dönmek istedi ve kraliçeye (Oldenburglu Amelia’ya) yapılan suikastı bahane ederek krallığını bıraktı gitti (1862), gene bir İngiliz savaş gemisiyle (bazı kaynaklar bir askeri darbeye uğradığını ve sınır dışı edildiğini yazıyor).  Zaten kendisini Büyük Devletler de artık istemiyorlardı, çünkü sorunlar yaratmıştı ve halk ona karşı sürekli ayaklanma eğilimindeydi.  (Yunanistan’la hiç bir bağ kurmamış olan kral, döndüğünde Bamberg’de geleneksel Yunan giysisi olan foustanella giyerek Yunanistan’a bağlılığını gösterecekti!)

Kral Otto’nun çocuğu da olmadığından yeni bir hanedan arandı ve hemen “bulundu”; Danimarka hanedanı.  Kralın veliaht olmayan ikinci oğlu olan Prens Wilhelm von Sonderburg-Glücksburg (Christian Ferdinand Adolphus George; 1845-1913), Georgios adıyla “Helen Kralı” olmak üzere atandı![40]  Otto’dan daha iyi çıktı, İngiliz Wales Prensinin kayınbiraderiydi ve Avrupa’daki ilişkileri sıkıydı, ama gene de Yunanca öğrendi, işini benimsedi, ayrıca doğan çocuğuna Konstantin adını verdi (çok anlamlıydı, Konstantinapolis düşerken Doğu Roma’nın başındaki kahraman imparatorun adıydı).  Ayrıca aile bağları dolayısıyla Avrupa’nın bütün hanedanlarında kardeşi, yeğeni ya da bir akrabası vardı.  Bu arada meşruti monarşi öngören bir anayasa çıkarılması iyi olacaktı ve yapıldı da.  Georgios’un çok yararları oldu, seviliyor denirken, iktidarının ellinci yılına yaklaşırken bir terörist tarafından öldürüldü.[41]

Yerine oğlu Konstantin (1868-1923) geçecekti, Almancıydı!

Yukarıdakilerden görülmektedir, arabaşlıktaki soruların yanıtını kestirmeden verelim, Yunanistan, uydu devletler nasıl idare edilirse öyle idare edilmiş, nasıl yönetilirse öyle yönetilmiştir; iplerle bağlı olanların ipleri yukarıdan ve dışarıdan tutuluyordu.

II.

EMPERYALİZMİN KULLANDIĞI YUNANİSTAN

“... Yunanistan’ın ‘Batı politikası’nın Türkiye’ninki kadar ağırlıklı bir yere sahip olduğunu düşünmek oldukça güç.  Hemen hemen her konuda ve her zaman Batı Avrupa’nın desteğine sırtını dayamış ve bu desteğin varlığı konusunda hiç şüpheye düşmemiş bir ülke olan Yunanistan, her zaman Avrupa sisteminin bir parçası olarak kabul edilmiştir.  Bundan dolayı, geleneksel olarak özel bir Türkiye politikasına ve hatta yüzyıllık ‘Megali İdea’ bağlamı içinde ‘Türkiye karşıtı’ yayılmacı bir politikaya sahip olmuştur.”                                                                                                             O. SANDER[42]

YENİ YÜZYIL, EMPERYALİZM BÖLGEDE AT KOŞTURUYOR VE BÜYÜK SAVAŞ!

Osmanlı devleti, topraklarının paylaşılması planlarının son aşamasındaydı.  Yeni yüzyılda Yunanistan gibi uydu devlet durumunda olmadığından kazançlı çıkacağı hiç bir emperyalist projeye dahil edilmiyordu.  10’lu yıllara gelindiğinde Balkanlardaki topraklarından, başta Yunanistan’a, sonra Bulgaristan, Romanya, Sırbistan, Karadağ ve Arnavutluk’a parçalar kaptıracaktı (Balkan Savaşları).  Kendisine hiç bir şey vaat edilmediği gibi, toprakları paylaşılıyordu ve paylaşılalacaktı.

Yunanistan’da Kral olan Konstantin, Alman İmparatoru II. Wilhelm’in kızkardeşi ile evliydi, bu hısımlığın yanı sıra kayınbiraderine kişi olarak çok değer verdiği gibi, onun siyasetlerinin de takipçisiydi.  Savaş patladığı zaman Almanya’nın yanındaydı, ancak ülkesini İttifak ülkeleri içinde Almanya yanında savaşa sokamadı, sokamazdı.  Hükümet İtilafçıydı, İngilizciydi.  Bununla birlikte Yunanistan’ın İtilaf ülkeleri (İngiltere, Fransa, Rusya) yanında savaşa girmesini de önledi.  Yoksa Yunanistan diğer tarafla, İtilaf devletleriyle olmak istiyordu; olurdu da, ona kucak açmışlardı, bekliyorlardı.  İtilaf devletleri Yunanistan’ın yanlarına sadece gelmesini beklemiyor, beklemekle kalmıyor, gelmesi için her türlü çabayı gösteriyor, baskıyı ve her yolu da deniyorlardı.  Yunanlar onlar için savaştırılacaktı!

Hükümet İngilizci olarak uğraşıyor, çabalıyor, kral ise her şeye engel çıkarmaya çalışıyordu, ama gene de Yunanistan savaşa Almanya’ya karşı İtilaf devletleri yanında girmiş gibiydi.  Bu arada Yunanistan “Girit Türklerini de askere alıp cepheye sürmüştü. Gelin görün ki, cepheye sürülen bu Türk askeri, üniforması Yunan da olsa, o savaştaki ortaklarına, Türkün yandaşıdır diye silah sıkmadı.  Bu nedenle, yüzlerce Türk asıllı Giritli asker, Yunan savaş mahkemelerine gönderildi, kurşuna dizilmelerine karar verildi”.  Ancak bu karar, bir Fransız generalinin araya girmesi ve uzun uğraşları sonucu yerine getirilemeyecekti.[43]

Bu süreçte Venizelos’a yer vermemiz gerekiyor, önemli. 

Bir yerel siyasetçi ve önder olan Giritli Eleutherios Venizelos (1864-1936), Girit krizinin ardından 1906’da başbakan olup yönetimini Büyük Savaş yıllarına kadar götürdü (20. yüzyılda Megali İdea’nın adresi ve sorumlusuydu).  Balkan Savaşları döneminde hükümetin başındaydı.  Bu arada ‘İngiliz-Fransızcı olarak’ Liberal Cumhuriyetçi Parti’siyle Yunan siyasetinde vazgeçilmez hale geldi. 

Venizelos, İngiltere’nin sorumlusu olduğu 20. yüzyıl Türk-Yunan savaşının sahibi rolündeydi.[44]  Osmanlı vatandaşı olan Giritli Venizelos, Galatasaray Sultanisi mezunuydu.  Yunanistan’ın en zengin ailelerinden birinin kızıyla evlenmişti.  Anadolu’yu Yunan işgal savaşında oynadığı rol dışında Türklerin karşısına da çok çıkmıştı.  Bunun sonucunda 20. yüzyılın başından başlayarak Venizelos’un adı her tarafta Türkler tarafından bilinir olmuştu; herkes birbirine “Rumlardan Venizelos adında biri ortalığı ayaklandırıyor, bizleri yerimizden, yurdumuzdan etmek istiyor” diyordu.[45]

Sonraları Lozan toplantıları döneminde (1922-23) Venizelos, Yunanistan’da tek bir Türkün kalmamasını, tamamının göç ettirilmesini savunacaktı.  Bu, Türk düşmanı olmaktan çok, Yunan kökenli olmayan herkese karşı yürütülen ırkçı siyasetlerinin bir parçasıydı aslında, böylece etnik homojenliğin sağlanması gerçekleştirilecekti.  Ayrıca Venizelos Yunan yayılmacılığının, fetihçiliğinin, ENOSİS’in de sözcüsüydü.[46]

Venizelos’un Almancı Kral Konstantin’le birbirlerine ters siyasetleri, Yunanistan’ı her bakımdan ayrılıklar, bölünmeler ve çatışmalar içine soktu.  Sorunlar, yalnız hangi ülkelere dayanılacağı ve hangi ülkelerle savaşılacağı değil, aynı zamanda savaş hedefleri ve stratejileri ile de ilgiliydi.  Savaş döneminde kozlar açık oynandı.

 Kralın, Albay İoannis Metaxas’ı (1871-1941) ayarlayarak ve kullanarak yaptığı örtülü “darbe”yle hükümetten atılan Venizelos, İtilaf devletlerinin müdahalesini talep etti (1915).  İtilaf tarafı davet nedeniyle Selanik’e asker çıkardı.  Bunun üzerine ‘Almanya-kral’ yanlısı ordu, “ülkeyi İtilaf devletlerinden korumak için” Alman ve Bulgar ordularıyla birleşti ve Selanik kentine yöneldi.  Fransa ve İngiltere donanması güney Yunanistan’ı ablukaya aldı, hatta Fransız ordusu Atina’da karaya çıktı.

Böylece yerel-milli bölünme, yabancı orduların Yunanistan topraklarındaki (ve denizlerinde) işgalleri başlatmış oldu.[47]

Sonunda savaş bitti (1918), Almanya ve Konstantin fiilen çökmüş olduğundan Venizelos günleri geldi.  Venizelos kralı tahttan atıp (aslında kralı istemeyen ve atanlar yabancı güçlerdi, İngiltere ve Fransa’ydı) başbakan oldu, Konstantin’in küçük oğlu Alexandros’u (1893-1920) da kral yaptı (aslında tahta Konstantin’in büyük oğlu geçecekti, geçmesi gerekiyordu, ama Fransızlar, babası gibi Alman yanlısı olduğunu sandıkları büyük oğulu istememişlerdi, çocuk gibi olduğundan deneyimsiz küçüğe, Alexandros’a razı oldular).

Yeni hükümet Selanik’teydi, Atina hükümeti ve “kralcılık” artık hem yok sayıldı, hem de yasal değildi!

Avrupa devletleri Yunanistan’daki p

Yorumlar

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.

Yorum Yaz

Yorumunuz editör onayından sonra yayınlanır.

Alp Hamuroğlu — Diğer Yazıları

Tümü →