Vicdansızın vicdanı / Celal Ulusoy

Öykü

   Vicdansızın vicdanı / Celal Ulusoy

Köşkün yemek salonunda kahvaltı için her şey hazırdı. Birkaç yöreden çeşit çeşit peynir, memleketten halis tereyağı, kaymak; türlü türlü zeytin; domates dahil değişik meyve ve sebzelerden yapılmış reçellerle donatılmıştı masa. Sofranın olmazsa olmazlarındandı bunlar. Ayrıca, “Yeşilliğin olmadığı sofrayı hiç gözüm görmesin” diye azarlardı hizmetçileri evin beyi. O yüzden taze otlarla süslenmişti yiyeceklerin etrafı; bağ arası gibi olmuştu adeta ortalık. “Bir kuş sütü eksik” dediklerinden hani…

Gören de sofraya oldukça kalabalık bir ailenin oturacağını zannederdi. Oysa hizmetçilerle birlikte dört kişiydiler. Bu kadar şeyi kim yiyecekti? Beyefendi ile hanımefendinin yedikleri ikişer lokmayı geçmiyordu. Hizmetçiler de yese yese birkaç lokma daha fazlasını yiyebilirdi. Yine de böyle istiyordu Kerim Bey, “Her an birileri gelecekmiş gibi hazırlansın sofra” diyordu; ama öyle gelen giden de yoktu… Neme lazım, “cömert” insandı…

Evin hanımı Gülümser, her gün erkenden kalkar nezaret ederdi hizmetçilere. Boş bırakmaya gelmezdi; her an bir eksiklik olur hesap vermek zorunda kalırdı evin Beyine. Yatılı kalan hizmetçilerin ikisi de Azeri’ydi. Eşi ve çocukları Azerbaycan’da yaşıyorlardı. Hamarattılar; ellerinden her iş geliyordu. Hatta adı Gönül olanı hemşirelik eğitimi bile almıştı zamanında. Onu, bu niteliğinden dolayı tercih etmişlerdi zaten.

Ne de olsa, Kerim Beyle Gülümser Hanımın yaşları yetmişi geçmişti… Kerim beyde de, hanımefendide de tansiyon vardı yıllardır. Ayrıca Kerim beyde şeker de vardı fazladan. Her an sağlıkla ilgili bir sorunları olabilirdi. Bu yüzden, evde bir sağlıkçının bulunmasını tavsiye etmişlerdi güngörmüş arkadaşları.

Hanımefendinin talimatlarıyla, Beyefendinin karanfilli, zencefilli ıhlamur çayı ile birlikte, rafadan yumurtası da her zamanki kıvamda pişirilerek sofraya konmuştu. Yemeseler de hazır olmalıydı… Fakat vakit tamam olmasına rağmen, garip bir şekilde gelen giden yoktu. Oysa bu evin değişmez kurallarından birisiydi kahvaltıya ve yemeğe her gün aynı saatte oturmak. Yarım saat gecikmişlerdi.  Bu durum hiç de normal değildi. Evin hizmetçileri Gönül’le Aygül birbirlerine baktılar, nerede kaldı bunlar der gibi. Sonra da, “Bir şey mi oldu acaba? Bu gecikme hiç de hayra alamet değil gibi! İyisi mi ben gidip bir bakayım…” diyerek yemek salonundan çıktı hemşire olanı.

Tam yatak odasının kapısını çalacaktı ki, konuşmaları duydu ve hiç yapmadığı bir şeyi yaptı: Kapıya iyice yaklaşarak dinlemeye başladı... “Bey! Bugün işe gitme diyorum sana! Bak, yataktan bile zor kalktın! Otur evde bir güzel dinlen! Hatta kahvaltını da buraya getirsinler. Madem ‘İlaç almam, doktora gitmem!’ diyorsun, bari bunları yap! Sanki biri alıp götürecek koca şirketi.” Kerim bey bir yandan giyiniyor diğer yandan da karısına laf anlatmaya çalışıyordu. “Üzerime gelme hanım! Sen bu işlerden anlamazsın! Bir gün gitmesem, ben, sen bir de sekreterim biliriz. İki gün gitmesem müdürler bilir. Üç gün gitmesem bütün Türkiye bilir… Daha fazlasını ise hiç sorma!…

“Kim bilir, kimler bilir? Ve merak edip bir sürü yorum yapmazlar mı? Yaparlar değil mi? Yaparlar. Benim piyasadaki kredim düşer mi? Düşer. Bu durumda, İtalyan ortaklarım huylanır mı huylanmaz mı? Huylanır. Sonra da şu otoyol ihalesi sarpa sarar mı? Sarar. Bizim işler de boka batar mı? Batar!… Bir de Kanal projesi işi var ki, hayatta bir kez nasip olur insana… Tek başına onun heyecanı bile yetiyor beni ayaklandırmaya hanım… O yüzden diyorum ki: Bu ağrılar bana vız gelir tırıs gider.

“Boğazım ağrıyormuş, varsın ağrısın! İçerim karanfilli zencefilli ıhlamurumu geçer gider. Bugün önemli işlerim var: Bir karar aşamasındayız. Şu salgından dolayı başımız ağrıyacak gibi. Ortaklarımız bu virüsü çok ciddiye alıyorlar. Geçen haftaki görüşmemizde çıtlattılar. Bakalım bugün ne diyecekler. Bazı işleri tatil etmemiz gerekebilir. Ben istemiyorum ama… En azından bir kısmını geçici olarak tatil etmek hepimiz için daha uygun olabilir.”

Gülümser hanım hiç de alışkın olmadığı bir şey yaptı: “Sen ne diyorsun bey! Bir de adamları sokağa mı atacaksınız? Bu kriz içinde ayakta durmaya çalışırken bir de siz mi vuracaksınız? Yapmayın etmeyin, Allah’ın gücüne gider… İlle de yapacağız diyorsanız bari ücretlerini verin. Bunca zamandır sizin için çalışıyorlar; size güveniyorlar. Hepsinin çoluk çocukları var; perişan etmeyin garipleri” diyerek kocasına itiraz etti. Bunu yaptığına kendisi de şaşırmıştı. Eli ayağı buz gibi olmuş titriyordu.

Kerim bey şaşkın bir yüz ifadesiyle karısına baktı bir süre. Halini görünce hem üzülmüş hem de korkmuştu. “Ya hanım! Benim işlerime hiç karışmazdın bugüne kadar, ne oldu sana böyle? Bir şeye mi kızdın, yoksa başını bir yerlere mi çarptın? Belki de şu haberlere taktın kafanı!.. ‘Bu ekonomi işleri ince işler senin aklın ermez’ demez miyim ben sana? Yıllardır içindeyim, benim bile aklım ermiyor gidişata bazen. Kalkmış benden öğrendiğin yarım bilgiyle bana ayar veriyorsun. Sen de bizi hepten cahil, acımasız, insafsız sınıfına soktun be gayrı! Teessüf ederim! Sen elli yıllık kocanı hiç tanımıyormuş gibi konuşuyorsun. Ben Allah’tan korkarım ve kimsenin hakkını da yemem biliyorsun! Sen merak etme, bana da güven!”

Gülümser Hanımın duracağı yoktu; tarifsiz bir şekilde içi kaynıyordu bugün. Heyheyleri başındaydı sanki… Virüsle ilgili haberlerden etkilenmişti besbelli. “Bilirim, bilirim; hiç bilmez olur muyum?.. Her şeyi ne de çabuk unutuyorsun; hırsın aklını almış, hafızanı silmiş gibi görünüyor bey! Geçmişte yaşadıklarımızı daha unutmadım. Şuraya geldiğimizde elimizde avucumuzda hiçbir şeyimiz yoktu; kuru ekmeğe muhtaçtık. Gecekondularda az çile çekmedik. Ele güne az muhtaç olmadık. Allah bir yol verdi buralara kadar geldik! Diyelim ki tüm bunları unuttuk! Ya depremde kaybettiğimiz oğlumuzu, gelinimizi torunumuzu nasıl unuturuz? Seni bilmem ama ben unutmadım; hala içimde derin bir yaradır. Bizim apartman ayakta kaldı da onların ki neden mezar oldu onlara... Nedenini hala anlamış değilim! Oysa o apartmanı da sen yapmıştın. Kaç kez sorduydum da cevap alamadıydım senden!”

Kerim beyin en zayıf yeriydi deprem; o günleri ağzına almaz konuşmak da istemezdi. Aklına bin türlü düşünce gelir, kafasını allak bullak ederdi kuşkusuz. Başına kocaman bir kaya düşmüş gibiydi ve başka hiçbir şey bu kadar sersemletemezdi onu. Nemli gözlerle karısına yaklaştı ve kolunu omuzuna koydu şefkatle. “Şimdi geçmişi karıştırmanın sırası mı hanım. Olanları hatırlatmasan olmaz mı? Ben hiç üzülmedim mi sanıyorsun. İçimdeki sönmeyen yangını nasıl ifade edebilirim, çalışma hırsımın nereden kaynaklandığını nasıl anlatabilirim sana? Çalışmadığım gün, şirkette olmadığım gün ölmüş olacağımı nasıl söyleyebilirim… Ben yirmi yıl önce yitirdiğimiz yavrularımın acısını unutabilmek için vuruyorum kendimi bu işlere. Bu hiç aklına gelmiyor mu?” diyerek gönlünü almaya çalışıyordu onun.

Gönül daha fazlasını dinlemek istemedi. Bu kadarı bile yeterince rahatsız etmişti onu. Kaçarcasına uzaklaştı oradan. Konuşmalar arasında geçen virüs meselesine takılmıştı kafası. Televizyondan kulaklarına çalınmıştı; ama ne olduğunu tam olarak bilmiyorlardı. Aygül’e “Beyefendi biraz üşütmüş o yüzden gecikmişler, az sonra gelecekler” açıklaması yaptı sadece. Virüs meselesini ve diğerlerini sonraya bırakmanın daha uygun olacağını düşündü kendince. Bu arada Kerim beyle karısı arasındaki tartışma devam ediyordu. 

“Ben sadece kimsenin ahını alma diyorum sana! İşini yapma demiyorum, yap tabi; ama kendini kaybedecek kadar kaptırma. Çalışanlarını kırıp geçirme; haklarını ver. Tekstil işini bıraktığında pek çok çalışanını beş kuruş tazminat vermeden kapı dışarı etmedin mi? Çoğunu çırak diye işe alıp diğerleri gibi tam mesai yaptırdın; ama ücretlerini çırak olarak ödemedin mi? Yine birçoğunu, ücretine zam yapmamak için deneme süresi sonunda işten çıkarıp daha sonra tekrar işe almadın mı? Asgari ücretle çalıştırdığın işçilerinin ücretlerinden kesinti yapıp, itiraz veya şikayet ederseniz işsiz kalırsınız diyerek tehdit etmedin mi?”

Kerim Beyin şaşkınlığı daha artmıştı, duyduklarına inanamıyordu. Gerilmeye başladı, kan beynine çıktı çıkacaktı ama sükunetini bozmadı. Şimdi bir de şekerle uğraşamazdı. İçinden bir “ve suphanallah” çekti. “Hanım sen ne diyorsun? Ağzından çıkanı kulakların duyuyor mu senin? Tüm bunları nereden biliyorsun sen? Hangi hain doldurdu seni, Allah aşkına söyler misin?”

Gülümser hanımın yıllardır sakladığı yanıtı hazırdı ve tek tek saydırmaya başladı kurşun gibi: “Kim olacak senin işçilerin; işten attıkların, maaşını kestiklerin. Senin haksızlık yaptığın ve bir kez bile dinleme zahmetine girmediğin herkes. Sana derdini anlatamayan bana koşuyordu; acaba bir faydam olur mu diye… Bugüne kadar sesimi çıkarmadıysam, sana olan saygımdan ve güvenimdendi. Yapmazsın, yapamazsın; onlar mutlaka abartıyorlardır diye düşündüm hep... Öyle koşturuyordun ki, sağında solunda olanları görecek durumda değildin!  Bazen beni bile fark etmiyor, çiğneyip geçiyordun. Bu halinden korktum!... Şimdi konuşmamın nedeni ise salgından kaynaklanan korkumun, sana olan korkudan daha büyük olmasındandır. Başımıza bir şey gelmesinden… Allah korusun onca insanın hakkını ödemeden ölüp gitmemizden korkuyorum Bey.”

“Telaşlanma hanım, bize bir şey olmaz! İçini ferah tut! Hem olsa ne olur bu yaştan sonra? Sanki arkamızdan ağlayanımız mı var? Bir kızımız kalmıştı o da çekti gitti Amerikalara. Arayıp sorduğu yok… Güya abisinin katiliyim diye benden intikam alıyor… Kendisinin sağ kaldığına şükretmiyor, başka işlere kafa yoruyor. Sanki depremin sorumlusu benim!.. Bir benim yaptığım binalar mı yıkıldı, yüzlerce bina yıkıldı. Sorumlu olarak kimleri buldular? Benim gibi üç beş arkasız ‘garibanı’, değil mi? Çünkü biz seçilmiştik “günah keçisi” olarak… Sonra ne oldu? Yargılandık, bir kusurumuzun olmadığı anlaşılınca da ‘aklandık’… Daha ne yapabilirdim? Allah’ın takdiri işte; elden ne gelir… Hadi hanım hadi! Sabah sabah nerelere kadar götürdün beni Allah’ını seversen… Cehennem kazanına soktun çıkardın beni neredeyse… İşimden de alıkoydun! İki lokma bir şeyler atıştırayım da gideyim; işim başımdan aşkın benim.”

 

Karı koca hiçbir şey olmamış gibi oturdular sofraya. Gönül ile Aygül de iliştiler çay servislerini yaptıktan sonra. Bu arada Aygül rafadan yumurtasını yenilemişti Beyefendinin… Bununla birlikte oturdukları son sofra olduğunu hiç biri bilmiyordu. Ama yine de Beyefendinin “Bir şeyler atıştırıp hemen çıkmam lazım çocuklar. Benden sonra siz devam edersiniz!” demesinin dışında kimseden ses çıkmamış çatal bıçak sesleri arasında kaybolup gitmişlerdi.

Kahvaltının üstüne Gönül’ün tavsiyesiyle iki ağrı kesiciyi birden alan Kerim Bey apar topar çıktı evden ve soluğu şirkette aldı. İtalyan ortaklarıyla olan toplantıları, öğleden sonra saat ikide konakladıkları Conrad otelindeydi. Aynı yerde yiyecekleri öğle yemeğini takiben yapılacaktı bu toplantı. O saate kadar Pazarlama Müdiresi Sevda Hanım İstanbul’u gezdirecekti misafirlere. Bu arada kendisi de, başta Finans Müdürü ve İnsan Kaynakları Müdürü, İnşaat İşleri Müdürü olmak üzere ilgili personelle son durumu görüşmek üzere yapacakları toplantıya hazırlanacaktı.

Fakat aklı karısının söylediklerine takılmıştı… İçinden, “Bunca yıllık karım onca lafı nasıl söyler bana, ben öyle bir adam mıyım?.. Neredeyse beni hak hukuk bilmez, insafsız, acımasız bir canavar olarak ilan edecek…” derken, başka bir ses, “Kadıncağızın söylediklerinin hangisi yalan? Elini vicdanına koy da söyle! Onların içinde karışmadığın bir dalavere, çevirmediğin bir numara var mı? … Susuyorsun değil mi? ‘Aksine fazlası yok eksiği var’ diyorsun içinden, biliyorum. İnşaatlardan çaldığın demir, çimento; işçilere ödemediğin tazminatlar, haklarını aradılar diye kapı dışarı ettiğin işçiler… Ruhsat almak için verdiğin rüşvetler, rakip firmalara yaptığın oyunlar ve de ortaklarına attığın kazıklar… Hiç acımadan yaptın bunları. Gözün o kadar karaydı ki, önünü bile göremiyordun… O kadar insanla birlikte çocuklarını da kaybettin, yine de durmadın; o canından kıymetli huyunu aynen sürdürdün! Şimdi de karına kızıyorsun, bana şöyle böyle dedi diye… Söyle bakalım, sen kimsin? Necisin?...” Bu düşüncelerin altında, yanında karısı Gülümser Hanım da varmış gibi ezilerek girdi 10.00’daki toplantıya Kerim Bey.

Müdürlerden tek tek bilgi alırken dinliyormuş gibi yapıyordu ama aklı hala evde, yatak odasında, karısıyla arasında geçen fırtınalı saatlerdeydi. Duydukları doğru olmasaydı üzerinde durmaz, bu kadar takmazdı kafasına. Doğruydu ki, vicdanı ayaklanır gibi olmuştu içinde. Tüpün ağzı açılmıştı bir kere; içeri tekrar sokmanın olanağı yoktu. Rahatsızlığı bu yüzdendi. “Bilgi sahibi olduğu bu kadar olay hakkında, aradan bunca zaman geçmesine rağmen tek kelam etmeyen karım neden şimdi döküvermişti içindekilerini. Hasta filan olmasın? Belki de bir doktora göstermek lazım… İki laf dedi diye de doktora götürülmez ki insan… Neyse canım, akşama şöyle karşı karşıya oturup kahvelerimizi yudumlarken, yumuşatırım onu. Hem epey zamandır şöyle özel bir hediye de almadım. Unuttuğumu zannetmiş olmasın? Kadındır; hatırlanmak ister, gönlünün hoş edilmesini ister…”

Kafası iyice karışmıştı Kerim Beyin. Pazarlama Müdürü inşaatı devam eden gökdelenle ilgili satışların yetersiz olduğunu, yeni bir reklam ajansıyla, imaj yenileyerek çalışmanın daha uygun olacağını söylüyordu. Finans Müdürü buna ilaveten yeterli satış rakamına ulaşamazsak, yeni projelere girme konusunda sıkıntıya gireceklerini ekliyordu konuşmalara. “Bu yaştan sonra flört havalarına mı gireceğiz yeniden, hem rüşvet verir gibi… Böyle de olmaz ki! Yakışır mı benim gibi koskoca bir iş adamına? Hem karım doğrudan doğruya beni suçlamamış mıydı? Sus payı verir gibi bir de hediye mi alacağız?...” İnsan Kaynakları Müdürü, devam eden iki gökdelen inşaatında çalışan işçilerle, bürolardaki personelden, yakın çalışma zorunluluğu olanların en az yarısının, üç ay süreyle ücretsiz izne ayrılmasının uygun olacağını söylüyordu. Kerim bey bunu duyar duymaz, karısının söylediklerini bir kez daha hatırladı. Söyleyecek bir şey bulamadı. Oyunu kuralına göre oynamak gerekiyordu. Oysa zorunlu olarak izne ayrılanların ücretini verebilecek ekonomik güce sahipti. Ama sistem içinde ayrı bir baş çekemezdi. Beyefendi ne derdi yoksa?.. Belki de onun kararlarını beklemek gerekirdi…

Toplantının sonuna doğru, aldığı ağrı kesicilerin etkisinin azalmasından olacak ki, kendini yorgun, vücudunun pelte gibi çöktüğünü hissetmeye başladı. Kolları bacakları dökülüyordu sanki. Ve sonra da boğazında bir gıcıklanma hissetti. “O kadar da karanfilli zencefilli ıhlamur çayı içtim. Bu da ne şimdi” dedi içinden. “Çocuklar siz toplantıya devam edin ben az sonra dönerim” diyerek ayağa kalkmak istediği anda birden yığılıverdi koltuğuna…

Telaş içinde telefonla şirket doktorunu aradı sekreteri. Aynı kattaki doktor ve hemşire kısa zamanda geldi. Kerim beyi yan taraftaki kanepeye yatırdılar. İçerdekilerden salonu boşaltmalarını istedi doktor. Kolonya ve bilinen uyarıcı yöntemlerle uyandırılan Kerim Bey’in ilk sözü “Neredeyim? Ne oldu bana? Karım nerede” oldu. Doktoru, “Korkacak bir şey yok Kerim Bey, kısa süreli bir baygınlık geçirdiniz! Ben sizi kısa bir muayeneden geçireceğim. Ama önce akşam ne yediğinizi, kahvaltınızı yapıp yapmadığınızı söyler misiniz? Bu arada tansiyonunu ölçtü. “Tansiyonunuz normal” dedi. “Şekerinizin de normal olduğunu zannediyorum. İlaçlarınızı düzenli aldığınızdan eminim; köşkteki görevli asla aksatmaz. Ama yine de ölçelim biz,” diyerek hemşireye yol verdi.

Bu arada Kerim beyden yedikleri hakkında yanıt da almıştı. Kalbini ve akciğerlerini dinlerken “Oralarıma boşuna bakıyorsun doktor, sadece üşütmüşüm ben, her tarafım ağrıyor, boğazım yanıyor. Neyin var diye sormuyorsun ki adama!” Bunun üzerine Doktor, Kerim Beyin boğazına baktı. Sorunu görmüştü. “Şimdi anlaşıldı, siz dinlenin bir süre ben bir iki ilaç alıp geliyorum hemen” diyerek salondan çıktı.  Kerim Beyin yanında sadece hemşire ve sekreter kalmıştı. Kerim Bey gözlerini kapatmış, dinlenirken kafasındakileri toparlamaya çalışıyordu. Sekreter “Neler oluyor, doktor bey niye gitti şimdi. İlaç alınacaksa aldırırdık…” dercesine hemşireye baktı.

Doktorun dönüşü uzun sürmemişti. Gelir gelmez, “Kerim bey, biz işimizi sağlama alacağız. O yüzden hiç telaş ve panik yapmadan bütün randevularınızı iptal ediyorsunuz ve az sonra gelecek ambülansla doğrudan buraya daha yakın olan ……. Hastanesine gidiyorsunuz. Ben ilgili doktorlarla görüştüm sizi bekliyorlar. Durumunuzu onlar tetkik edip gereğini gecikmeden yapacaklar.” Bunu duyan Kerim Bey yerinden hoplarcasına “Sen ne diyorsun doktor bey? Bunca iş güç, misafirlerim ne olacak. Sen onları düşündün mü? Ne diyeceğiz onlara? Olamaz öyle şey, hem benim neyim var söyler misiniz? Vücut kırıklığı ve boğaz ağrısı için bu kadar telaşa ne gerek var efendim? Vereceksen ver iki hap veya yapacaksan iğne yap, bakalım işimize.

“Ben anladım sen şu yeni çıkan korona dedikleri virüsten şüphelendin. Merak etme, bana virüs mirüs işlemez. Benim bağışıklık sistemim çok güçlüdür. Hem sen benim doktorum değil misin? Sen def etsene başımdan şu mereti!” Doktor hiçbir şey demeden patronunun yüzüne baktı sadece. O öyle bir bakıştı ki, Kerim Beyin her şeyi anlamasına yetmişti. Birden uysal bir kedi gibi süklüm büklüm oldu. Zor duyulan bir sesle, “Madem bekleyenlerim varmış, fazla bekletmeyelim öyleyse!” diyerek boynunu büktü. “Hay Allah, onca işler, misafirler ne olacak? Biraz dinlenmek iyi gelecek belki ama… Bari toplantıya yetişsem…” diye düşündü.

“Merak etmeyin Kerim Bey, hastaneye kadar ben de yanınızda olacağım! Öncelikle size bir test yapacaklar, negatif çıkacağını umarım. Ama öyle de olsa, iki üç gün sonra ikinci bir test daha yapacaklar. Onda da negatif çıkarsa sorun yok. Sizi 14 günlük bir süre için evinizde izlemeye alırlar. Aksi halde tedaviye başlarlar. Umarım buna gerek kalmaz…” “Doktor, eğer bu virüs bana bulaşmışsa, hanım, hizmetçiler; siz ve benim yanımda çalışan diğerlerinin durumu ne olacak, hepiniz risk altında olmayacak mısınız?” “İşte ben de sizinle o nedenle gidiyorum; hem kendi durumumu, hem eşinizin ve diğerlerinin durumunu konuşacağım doktor beyle. Büyük ihtimalle hepimize test uygulayacaklar. Sağlığınıza çok dikkat ettiğinizi, sigara içmediğinizi, doğal beslenmeye çalıştığınızı biliyorum; ama size olan hassasiyetimiz yaşınızdan dolayıdır. 65 yaş üzerindekilerin risk grubu içinde olduğunu siz de duymuşsunuzdur.” “Duydum duymasına doktor; bu iş yaşa başa bakmaz! Ben bugüne kadar doğal ürünlerle beslene geldim hep, benim bünyem sağlam. Ben asıl hanım ve diğerlerinden korkarım. Benim yüzünden onlara bir şey olmasın!…”

Kerim beye yapılan testin sonucunun negatif çıkması herkesi rahatlatmıştı. Bunu üzerine, “İşim gücüm var benim, bırakın beni, bana bir şey olmaz!” demeye başlamıştı bile... Yine de ikinci bir testi beklemek gerektiği konusunda ikna ettiler onu. Şirket elemanları, başta müdürler ve evdekiler diken üstünde beklerken, Kerim Bey hastanedeki odasından talimatlar yağdırmaya devam ediyordu. İtalyan ortakları toplantı iptal olunca aynı gün dönmüşlerdi memleketlerine. Görüşülmesi gereken konular ortada kalmıştı. Salgınla ilgili uzmanların tavsiyelerine uyarak inşaatlarda çalışanların yarıdan fazlasını üç ay süreyle ücretsiz izne ayırmışlardı. Bu durum çalışanlar arasında huzursuzluğa ve tedirginliğe yol açsa da, asıl şoku ücretsiz izne ayrılanlar yaşamıştı; üç ay ne yiyip içeceklerdi parasız… Ama tüm bunlar bile, üç gün sonra Kerim Bey’de virüs bulunduğu haberinin yanında bir şey değildi. Holdingin üstüne bomba düşmüş gibi toz dumandı ortalık. Bununla birlikte korkulu ve endişeli günler başlamıştı doludizgin…

Kerim Beyin eşi Gülümser Hanım, iki hizmetçi ve en son toplantıya katılan müdür ve diğer personel de aynı hastaneye taşındı apar topar. Çoğunda herhangi bir bulguya bile rastlanmamıştı henüz; ancak hepsinin de risk altında olduğuna şüphe yoktu. Sadece Gülümser Hanımda, Kerim beyin rahatsızlığına benzer gelişmeler olduğu ortaya çıkmıştı son anda.

Kerim Bey biraz telaşlansa da, kendisi için kaygılanmıyordu yine de. “Bana virüs dayanmaz; göreceksiniz kısa zamanda defolup gidecektir!” deyip duruyordu ortalıkta. Tam bir meydan okumaydı bu… Hem de Donkişot’ca… Asıl kaygılandığı karısı Gülümser ve diğerleriydi. Karısıyla yüz yüze görüşmelerine izin verilmedi. “Sizin ve başkalarının sağlığı için, tamamen iyileşene kadar kimseyle görüştüremeyiz! Buna eşiniz de dahil; eğer isterseniz telefonla görüşebilirsiniz!” dedi doktorlar.

Herkese tam bir tecrit uygulanıyordu. Doktorlar ve diğer sağlık personeli ise kendilerini koruyabilmek için özel giysiler içindeydiler. Ortalık kısa sürede uzay üssüne dönmüştü. Şiddetli ağrılar başlayınca Kerim Bey ilk kez korkmaya başladı; üstünden kamyon değil tır geçmiş gibiydi. Ama yine de kendine güvenmeye devam ediyor, yiğitliği elden bırakmamaya çalışıyordu. Kuru kuruya tıraş yapmaya başlayan berberin kolundan tutarak, “Aman gardaş, sen beni yanlış anladın; Erzurumluyam dediysem… ben aslen Hasankalalıyam! ” diyen dadaşın durumuna düşmek de vardı işin ucunda…

Kerim Beyi yıkan olay daha ilk testte karısında virüs çıkmasıydı. Korktuğu başına gelmişti. O benim kadar güçlü değildir! Onunla konuşmam lazım, görüştürün beni!” dese de doktorlar izin vermedi. Çaresizlik içinde çırpındı durdu… Zaman kavramını yitiriyordu yavaş yavaş… Ölü mü diri mi farkında değildi. Birkaç gün sonra hem kendisinin hem de karısı Gülümser Hanımın ateşi yükselmeye başladı. Virüs etkisini arttırıyordu. Her gün görüntülü telefon görüşmesi yaptı karısıyla Kerim Bey; ona elinden geldiğince moral vermeye çalışıyordu, sanki kendisinin durumu çok iyiymiş gibi. “Bütün suç ben de karıcığım! Şimdi daha iyi anlıyorum; ne olduysa en son gittiğim İtalya gezisinde oldu. Baksana adamlar sapır sapır dökülmeye başladı. Nereden bilebilirdim. İşlerden gözüm hiçbir şey görmüyordu ki… Ayrıca bana geçen gün gösterdiğin tepkide de haklıydın! Sana söz veriyorum… Hele şu belayı bir atlatalım, yaptığım bütün yanlışları telafi edeceğim… İşlerin canı cehenneme…!”

Bunlar, Kerim beyin karısına son sözleriydi. Durumlarının kötüleşmesi üzerine ertesi gün sabah erkenden yoğun bakıma aldılar ikisini de… Hatlar kesilmiş, karı koca arasındaki iletişim de kopmuştu. Ölüm ise burunlarının dibine kadar gelmişti. Kerim Bey, vicdanıyla baş başaydı artık. “Yolun sonuna mı geldik yoksa? Nefesim daralıyor, boğuluyorum!” demeye başladı içinden. Yoğun bakımdaki dördüncü gününde iyice daralınca ilk kez oksijen maskesi taktılar rahatlasın diye. Arada bir takmaya da devam ettiler. Doktorlar tedavi sürecinin devam ettiğinin dışında bir şey söylemiyorlardı. Zaten yüzlerini gören de cennetlikti. Karısının da yoğun bakımda olduğunu söylemişlerdi sadece… Uzay adamları gibi dolaşıyorlardı etrafında. Arada bir de “Bu gördüklerim melek olmalı; öldüm de cennete mi düştüm acaba?” diye düşünse de bunun olabileceğine kendisini inandıramıyordu bir türlü. Öyle ya, bu kadar günahla onu nasıl alırlardı oraya…? Sonunda karar verdi: “Bana Avukatımı çağırabilir misiniz Doktor Bey!” diyerek ilk adımı atıverdi. Bunu söylemek bile rahatlatmıştı onu.

Bir gün sonra astronot gibi gelen Avukatını tanıyamadı önce, doktor zannetti… Avukat “Geçmiş olsun efendim, Allah acil şifa versin!” diyerek kendini tanıtınca da elinden gelse kahkahalar atacaktı; ama onu da beceremedi. Yarım bir gülümsemeyle, oturması için eliyle yanındaki koltuğu işaret etti. Ve zor duyulan sesiyle “Bak avukat, halimi görüyorsun; buradan sağ çıkıp çıkmayacağımı Allah bilir! Bu yüzden vasiyetime bir madde eklemek istiyorum!” diyebildi sadece.

Avukat bunu hiç beklemiyordu. Yanıt vermedi; yaşlı gözleriyle saf saf yüzüne baktı patronunun. “Daha önce çok ayrıntılı bir vasiyet yazmıştık… Ne eklemek istiyor vasiyete Kerim Bey acaba?” diye düşündü. Onun 24 yıllık özel avukatıydı, hayatıyla ilgili bütün ayrıntıları biliyordu. Bir şey unutulmuş olamazdı. Çantasından bir blok not çıkardı, cebinden de bir dolma kalem… “Buyurun efendim ben hazırım!” diyerek patronuna baktı, üzgün ve umutsuz görünüyordu.

Kerim Bey az düşündü ve “Yaz Avukat! Tekstil işindeyken tazminatsız olarak işten attığım, asgari ücret vermem gerekirken, yasalardaki boşluktan yararlanıp çıraklık ücreti verdiğim, asgari ücret zorunluluğu geldiğinde ücretlerinde haksız kesinti yaptığım kişilerin hakları; İnşaat işlerine girdikten sonra, müteahhitliğimi suçladıkları ve işime müdahale ettikleri için yine tazminatsız olarak işten kovduğum mühendislere ve diğer çalışanlara hak ettikleri alacakları, malzemeden çalarak depremde yıkılmasına sebebiyet verdiğim konutların sahiplerine veya varislerine, mahkeme kanalıyla istedikleri tazminatın tamamı özel hesabımdan, salgın nedeniyle üç ay izne çıkarılan personelin ücretlerinin tamamı şirket hesabından ödenecektir. Özel hesabımda kalan para da fakir fukaraya dağıtılacaktır. Hepsi bu kadar! Yazdın mı Avukat?” “Yazdım efendim! İsterseniz bir okuyayım, yanlışlık olmasın!” “Oku, oku…”  Avukat elindeki blok nottan yazdıklarını okudu. “Tamam, olmuş; getir de imzalayayım…”

Avukat gittikten sonra derin bir sessizlikle büyük bir hafifleme geldi Kerim Beyin üzerine. “Yaptığım haksızlıkların, adaletsizliklerin bir kısmını telafi eder belki. Allah günahlarımı affetsin…! İşlediğim suçlar yanında önemli bir şey değil; ama hiç olmazsa karıma verdiğim sözü tutmama yeter! Demek ki, vicdansızın vicdanı da Azrail’i görünce uyanırmış!...” diye mırıldandı belli belirsiz... Etrafında uzay adamalarına benzeyen doktorlar ve hemşireler dolaşmaya devam ediyordu. Onların bu haline alışamamıştı bir türlü; belli belirsiz gülümsedi… Sonra da gözlerini kapayarak çocukluğunun harman yerindeki gibi gökyüzündeki yıldızları izlemeye koyuldu. Son günlerinin en derin ve en rahat uykusu olacaktı bu...

Celal Ulusoy
Gerçekedebiyat.com

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.