Vardiya çocukları / Celal Ulusoy

Öykü

Vardiya çocukları / Celal Ulusoy

Hayriye kıyamıyordu kızına. Başucuna bir iki kez gitti geldi; dürtmeye eli varmadı. Ölü gibi yatıyordu Elif. Vakit ilerliyordu; servisi kaçıracaktı… En okşayıcı sesiyle, “Uyan artık kızım; işine geç kalacaksın!.. Kalk hadi, sofranı hazırladım; gitmeden bir şeyler ye!” dedi kulağına. Tepki alamayınca böyle birkaç kez daha seslendi… Gözlerini açar gibi oldu Elif. “Beş dakika daha kestirsem ne olur?” dedi içinden. Yorgun hissediyordu kendini; dinlenememişti… Günlerdir dinlenemiyordu zaten… Bıraksalar iki gün yatardı böyle. “Daha yeni yattım be anne, uykumu bile alamadım daha! Bu vakit de ne çabuk geldi bilmem ki!...  Anne ya, şu saate bir daha baksana, belki yanlış görmüşsündür!” ”Baktım kızım baktım, hem de kaç kez…”

Elif yattığı yerden bir o yana bir bu yana döndü ama kalkamadı. Sanki zamkla yapıştırılmıştı yatağa… Uyku da öyle tatlıydı ki… kalkmak gelmiyordu içinden. “Anne be! Bugün işe gitmesem olmaz mı?” diyerek adeta yalvardı anasına. Hayriye’nin içi burkuldu kızına bakarken. Kocası da dahil sebep olanlara lanet okudu sessizce; ama faydası yoktu… Çaresizliğin gözü kör olsundu… “Olur mu hiç yavrum? Sen gitmezsen abini bırakırlar mı sanırsın? Bırakmazlar. Vardiya bu; yerine biri gelmeden ellerindekini koyuverirler mi hiç a kuzum! Rehindir onlar..! Akılları çıkar ki, bırakmazlar!”

Elif, sıcacık yatağından kalktı çaresiz; tek gözlü korsan gibi bir gözü açık ötekisi kapalı lavaboya gitti. Tuvalet ihtiyacı yoktu henüz; ama bir şeyler yiyip içtikten sonra sektirmez, mutlaka gelirdi. Elini yüzünü yıkayınca iki gözü de açılır gibi olsa da, uykusuzluk şelale olmuş, yüzünden aşağı akıyordu hala.  Tam, “Canım bir şey yemek istemiyor” diyecekti ki, annesinin yüzündeki ifadeyi gördü, vazgeçti. Annesini kıramazdı. Yağda pişmiş çift yumurtasını, ekmeğini bandıra bandıra yedi. “Babam yine geç mi geldi anne?” sorusuna yanıt vermedi Hayriye. Anlamıştı Elif… Araları yine bozuktu besbelli. Üstüne gitmedi anasının; onun, babasına kendisi için kızdığını çok iyi biliyordu… İçten içe babasına kızdı bir kez daha. Az kalsın lanet okuyacaktı; ama…

Hayriye, lokmaları atıştırırken arada bir de çay içişini izledi kızının, bir süre. Sonra da reçel sürdü ekmeğine kuzusunun; iki dilim de ondan yedirdi. Yedirmedi de sanki tıkıverdi ağzına. Yedikçe iştahı açıldı Elif’in. O yedikçe daha bir mutlu oldu Hayriye; kendisi yemiş gibi de doyuyordu… Az değil 10 saattir uyuyordu çocuk; bunun ayrımında bile değildi garip… Bu kadar uyuyan insan acıkmaz mıydı hiç? Ne var ki, uyku her zaman daha tatlı gelirdi insana… 

Günlerdir kendisinden başka kimseyi görmediğini hatırladı kızının. Babası ile küçük abisi başka bir fabrikada çalıştığından, bazen evde karşılaşsalar da çoğu zaman birlikte sofraya bile oturacak zamanları olmazdı.  Salonda ve kapı aralarında, daha çok da tuvalet çıkışında karşılaştıklarında ya işe gitmek, ya da yorgunluktan yatmak üzere olurlardı. İzinli olduğu günlerde babasının çoğunlukla çarşıda önemli bir işi olurdu. Olmadığı zamanlarda da, ya arkadaşlarıyla ava, ya da avcılar kulübüne giderdi.

Küçük abisine gelince: o da çıraktı onun gibi. Ve onun gibi ya işte ya da yataktaydı. Onun gibi ayaküstü yiyordu yemeğini. Ama onun gibi okuma heveslisi olmayınca babasının oğlu olup çıkmıştı… Aynı fabrikada çalışan büyük abisi ile de pek görüşemiyorlardı. Farklı vardiyalarda çalıştıklarından, biri gitmeden diğeri gelmiyordu eve.  Karşılaşmaları tesadüfen de olsa vardiya değişimlerinde oluyordu bazen. O da uzaktan… Birbirlerine abi kardeş gibi değil de sıradan iki tanışık gibi, öylesine el sallıyorlardı. Onların evde karşılaşmaları ise adeta mucizeydi. Kaç bayramdır şöyle birlikte oturup ağız tadıyla bayram yemeği bile yiyememişlerdi.

Elif, annesinin elini öpüp dışarı çıkmaya davranınca, annesi de onu öptü iki yanağından. Vestiyerdeki iyice küçülen gocuğunu giydi aceleyle. Dışarı çıkar çıkmaz, Kasım ayının yalayıp geçen keskin ayazını hissetti yüzünde. Neyi unuttuğunu hatırlayıverdi hemen. Dönüp vestiyerdeki atkısını aldı, annesine bir şey demeden dolayıverdi boynuna. Hayriye kaygılı gözlerle kızını izliyordu. “Böyle havalar için yeni bir gocuk veya manto lazım bu kıza” dedi içinden. Alamadıklarına üzüldü. Her sabah, kızının atkısını kendisinin sardığını hatırladı. Nedense bugün dalgındı biraz; unutuvermişti işte... Az kalsın kızı da unutacaktı da dışarının ayazı yetişmişti imdatlarına ki, attığı şamarla hatırlatıvermişti mübarek

Puslu ve karanlıktı ortalık. Sokaktaki lambaların bir ikisi yanıyordu sadece; katarak düşmüş göz kadardı görüş mesafesi. En az onun kadar kara ve pusluydu içi Hayriye’nin. Kızının arkasından, “Güle güle git yavrum, Allah işini rast getirsin!” derken alacakaranlık sokaktaki bir noktaya takıldı kaldı gözleri. “Okula giderken bile bu kadar erken çıkmazdı evden…” diye geçirdi içinden. Sonra da gelmekte olan kışın ayak seslerini hissetti üzerinde. “Yarın kara kış bastırınca ne olacak bu çocuğun hali bakalım!” diye dertlendi. Servisin geçtiği kavşağa 15 dakikalık yolu olduğu geldi aklına… En çok da bu zoruna gidiyordu… Bu yaşta bir kız çocuğu, bu saatte tek başına nasıl bırakılırdı sokağa… Hele geceleri… Lanet okudu yaşadıklarına sebep olanlara. Bir titreme geldi üstüne, daha bir sıkı sarıldı şalına.

Hızla belirsizleşen kızını izleme isteği çoktan uçup gitmişti alaca bir kuş gibi. Kaygılıydı... Merdiven başında öylece çakılı kaldı bir süre daha. Ürkütücü karanlığın kızını yuttuğunu görünce baştan aşağı ürperdi bu kez. Atlayıp tutmak, kucaklamak istedi onu ama boşunaydı çabası. Daha şimdiden özlemeye başlamıştı kızını. Onun karanlıktan korkmadığını bilse de, mahallede dolaşan sahipsiz köpeklerden çekiniyordu daha çok. Bir sonraki sokakta arkadaşıyla buluşacağını hatırlayınca rahatlar gibi oldu biraz. İçinden, “En azından yalnız olmayacak!” diyerek avutmaya çalıştı kendini.

İçini acıtan, endişelerini kabartan sadece bunlar değildi. Okumak istiyordu Elif’i; okuyup avukat olmak için… Fakat babası tutturmuştu çalışacak diye. Neymiş efendim kısa yoldan para kazanmalı, hayatı iyice bir öğrenmeliymiş. Birçok aile, çoluk-çocuk yeni açılan fabrikalarda çalışıyormuş da bizim onlardan kalır bir yanımız yokmuş. “12 yaşındaki bir kız çocuğunun fabrikada çalışması da neyin nesi? Daha dün ilkokula gitmiyor muydu bu sabi? Ne zaman büyüdü de fabrika işçisi oldu? El alemin çoluğundan çocuğundan bize ne?.. Günah değil mi bacak kadar çocuğa da cehennem ateşine atıyoruz hiç acımadan” diye çıkışınca kestirip atmıştı kocası “Sen bu işlere karışma!..” diyerek. Sanki öz anası değilmiş gibi itilivermişti kenara…

xxx

Beş ay olmuştu Elif işe başlayalı; okulu bitirir bitirmez sokmuştu buraya babası. O gün bu gündür kocasına olan kızgınlığı geçmemişti Hayriye’nin. Kızı ortaya devem etseydi ne olurdu sanki? Evde çalışan üç kişi bir çocuğu okutamayacaklar mıydı? Bunu söyleyince, kocası, “Okuyup da ne olacak, işsizler ordusuna bir nefer olarak katılmanın ötesinde? Bak Ali’ye nasıl da memnun hayatından! O da çırak daha! Ama ne okul diyor, ne de başka bir şey; çalışıp geleceğini hazırlıyorsa kötü mü yapıyor?

Bunun da  işi hazır, hem de bu yaşta, iyi değil mi? Ayağımıza gelen böyle bir fırsatı tepmek nankörlük olmaz mı, hem de aptallık…? Bu fabrikaları kuranlardan Allah bin kere razı olsun! Böyle bir imkan her yere nasip olmaz; ta bilmem ne vilayetinden buraya çalışmaya geliyor insanlar. Senin bundan haberin var mı?..  Çok şükür elimiz para gördü, evimiz de bereketlendi… Daha ne isteriz? Hele bir de şu kooperatif evine geçip kiradan da kurtulursak, gel keyfim gel… O zaman ben de emekli olur, ek bir iş yaparım… İşte o zaman gör bizi karı!” laflarıyla gönlünü almaya çalışıyordu Hayriye’nin.

Hayriye’nin bu laflara karnı toktu. “Elimiz para görmüş de, evimize bereket girmişmiş! Aldıkları asgari ücret bile değil! Haklarını bile almaktan acizler, adamız diye de dolaşırlar ortalıkta… İki laf etmeye kalkanın da ağzına tıkarlar kelimeleri ki; aman patronları duymasın!… Sanırsınız bekçi köpekleri onların…” sözcükleri beyninin içinde dolaşıp duruyordu bir süredir. Nerede ne zaman patlayacağını bilemediği, fitili ateşlenmiş bir bomba gibiydi.

Kocası iyi hoştu; içkisi kumarı yoktu ama iki lafı bir araya getiremeyen sümsüğün de tekiydi. Herkese, her lafa inanır, hiçbir şeye itiraz etmez, ne derlerse onu yapar, hakkını aramasını da bilmezdi. Gerçi bu şehrin adamı hep böyleydi. Elinden ekmeğini alsan, “Abi daha ister misin?” diye bir de sorardı.

 Onun da bildikleri vardı; dişlerinin arasında gizliden gizliye besleyip büyüttüğü sözcükler olgunlaşmıştı. Artık o da konuşacaktı. “Sen, bu çocuğun kaç saat çalıştığını biliyor musun? Ne zaman gelip ne zaman gittiğinden haberin var mı? Sadece ay sonlarında getirip sana verdiği paraya bakıyorsun garibin! Yalan mı? Bu çocuk 12 saatten önce girmiyor bu eve... Zorla verdiklerimi de yarı uyanık yarı uykulu yemeye çalışıyor. Bu da yetmiyor yorgun argın kalkıyor sabahları. Anlayacağın eve bir hayalet gibi girip bir hayalet gibi çıkıp gidiyor her gün. İşe girdiğinden beri yüz yüze gelip de nasılsın, işin nasıl diye iki laf ettin mi onunla? Maaşını sana verirken bile göz göze gelmediğinizi hiç fark ettin mi? Ona hiç teşekkür ettin mi?... Elinde ne varsa alırken, onun da ihtiyacı olduğunu hiç düşündün mü be adam, söyle düşündün mü?” diyerek verdi veriştirdi kocasına. Karısından ilk kez gördüğü bu çıkış şok etmişti kocasını. Sesini çıkaramadı bir süre.

Kocasının sustuğunu görünce daha bir cesaretlendi Hayriye: “Susuyorsun? Bunca yıllık karının seninle böyle konuştuğuna şaşırdın değil mi? Nasıl olsa biz ev kadınları bir şeyden anlamayız he? Başlarda anlamıyorduk, siz erkeklere güvendiğimizden... Ama işler değişti! Duyduklarım öğrendiklerim beni değiştirdi. Sizlerin niye 12 saat çalıştırıldığınızı öğrendim. Karşılığında beş kuruş almadığınızı da… Hele çocukları… Sizin gibi koca koca adamlara değil de şu bacak kadar çocuklara acırım ben. Kuldan korkmazlar da Allah’tan da mı korkmaz bunlar? Hiç vicdanları da mı yok? Tamam, bu patronlar bu kadar acımasız, dertleri güçleri para da siz ne güne durursunuz? Niye hiç sesiniz çıkmaz. Niye bir şey diyeniniz yok? Başka yerlerde en küçük bir haksızlığa karşı işçiler direnişe geçerken siz bu zulme karşı niye susar da kör, sağır, dilsiz oyunu oynarsınız?”

“Dur karı, bir dur hele! Sen nereden duydun tüm bunları? Yoksa sokaktaki dedikodulara mı inanıyorsun?..  Sakın bunları orada burada da konuşma; hepimiz işimizden oluruz alimallah!” “Tüm bunlar doğru mu değil mi, sen onu söyle bana!” “Doğru olsa ne olur olmasa olsa ne olur! Biz bulmuşuz bir iş, ekmeğimizi kazanıyoruz. Allah razı olsun diyeceğimize bir de isyan mı edeceğiz şimdi?” “Allahtan korkun! Bugüne kadar yaşanan onca haksızlığa, zulme karşı gözünü, kulağını ve ağzını kapatan, hiç tepki vermeyen müftü bile dayanamamış da hutbe okumuş. Sizin bundan da mı haberiniz yok?” “Ne Müftüsü, ne hutbesi be kadın, nereden çıkardın bunu? Din adamları böyle işlere bulaşmaz. Birisi bulaşmışsa da hata etmiş. Hem bu iş devlet işidir, ekonomi işidir; din işi değildir, bilesin! Sen de burnunu fazla sokma bu işlere, başımıza dert açma hiç yoktan!”

“Başlarına dert açmayacakmışım! Ben olsam böyle sus pus kalıp köleliğe devam edeceğime, şu Müftüyü bir iki kez daha konuştururdum, hazır ağzını açmışken. Yoksa yakında onu da sustururlar. Öyle ya, bu işlere karışmaması lazım!”

Hayriye’nin söylediklerinin hepsi doğruydu. Bunu bal gibi kocası da biliyordu. Kendisi o gün fabrikada çalışıyor olsa da camide olan arkadaşlarından duymuştu Müftünün dediklerini. Ayrıca dışarda da herkesin ağzındaydı… Neler söylememişti ki; patronların arsızlığından tutun da hırsızlığına, doyumsuzluklarından vicdansızlıklarına; Allah korkusundan nasibini almadıklarından zalimliğe soyunmalarına, kul hakkı yemelerinden her türlü fırsat düşkünlüğüne ve de zorbalığa kadar ne varsa döktürmüştü. Boka batırıp, batırıp çıkarmıştı hepsini. En sonunda da, “Tamam yasalardan korkmadığınızı anladık da Allah’tan da mı korkunuz yok sizin?” diye kükremişti adeta.

Şehir bu sözlerle çalkalandı bir süre. “Müftü bile işe karıştığına göre; ilahi adalet uykusundan uyanır mutlaka!”  diyerek çocuklar dahil, şehirdeki bütün işçiler umutlanmaya başladı. “Belki bir mucize olur da patronların aklı başına gelir!” diyenler bile oldu. Oysa ortalığı sarıp sarmalayan umut rüzgarları, saf ve temizliğiyle övünen insanların aklını da almış götürmüştü bir anda.

Durum böyle olunca da gülüp geçti patronlar, müftünün sözlerine. Çünkü ne Allah korkusu vardı onlarda ne de insan sevgisi; taviz vermeyecek kadar de dönüktü gözleri. Düzenlerini hiç bozmadıkları gibi duruşlarını da değiştirmediler: Herkes ya 12 saat çalışacaktı ya da aldıkları asgari ücretin % 20 sini patrona geri ödeyeceklerdi. Yani üste para vereceklerdi bir de, çalışabilmek için. Yoksa anında işsizler ordusuna katılırlardı. Açıktan açığa haraç diyorlardı buna... Bu nasıl iş demeyin! İnsan olanın aklının ereceği bir iş değildi bu zaten!.. Adı soygun düzeniydi ta başından beri ve sürüp gitmesi isteniyordu sonsuza kadar. “Böyle gelmiş böyle gitmeliydi çünkü!”… yoksa, maazallah…!

Bu arada şehri yönetenler ne mi yapıyordu? Ne yapacaklar; illerinde işsizliğin olmadığının, diğer illerden çalışmaya gelenleri dahi istihdam ettiklerinin, fabrikaların 24 saat çalışıp üretim yaptığının ve ürettikleri mamul malların %50 den fazlasının da ihraç edilerek ekonomiye katkı yaptıklarının reklamını yapıyorlar, bundan da kendilerine pay çıkarma yarışına giriyorlardı. Görevleri olmasına rağmen, ağa babalarına uyup, bu fabrikaların nasıl çalıştığını; sağlık şartlarına uyulup uyulmadığını, işçilerin haklarının verilip verilmediğini, küçük yaştaki çocukların çalıştırılıp çalıştırılmadığını merak bile etmiyorlardı. Olanları da görmemezlikten geliyorlar, yokmuş gibi davranıyorlardı. Oysa okul yaşındaki çocukların düşük ücretlerle 10, 12 saat çalıştırıldığını bilmeyen yoktu...  Maksat çarklar dönsün, canlar öğütülsün; kan emicilerin sofralarına katık olsundu. Kimin ve kimlerin adına döndüğünün hiç önemi yoktu. Çocuklar, vardiya çocukları… kurban olsundu anlı şanlı patronlara.

Hayriye, sanayide dönen dolapları az çok öğrenmişti. Çoğu kulaktan dolma bilgiler olsa da ona ipucu veriyorlardı. Ama o bununla yetinmedi. Her zamanki ketumluğunu sürdüren kocası yerine, sanayide bizzat çalışan komşularına sordu. Olmadı sendikalara gitti; onlardan, duyduklarının pek çoğunun doğru olduğunu, ama sendikalaşmaya izin verilmediğinden olaylara müdahil olamadıkları gerçeğini de öğrendi. Onlara çıkışmadan duramadı, kırk yıllık sendikacı gibi, yüzlerine karşı ağzına geleni söyleyiverdi. Patronların ortağı olmanın ötesinde hiçbir işe yaramamakla suçladı onları.

Hayriye fazla mesaisi verilmek koşuluyla yasanın belirlediği sekiz saatin dışında çalışılmasına bir şey dediği yoktu. Onun kabul edemediği işçilerin hak ettikleri yasal ücretin bir kısmını patrona geri vermeleriydi. Bu nasıl olurdu, koskoca patronlar işçinin üç kuruşuna mı kalmıştı? Hiç utanmadan fitre-zekat mı topluyorlardı? Yoksa eşkıyalığa mı çıkmışlardı güpegündüz şehrin ortasında?

Gerçi kocası ve birçok kişi işten atılma korkusuyla 12 saat çalışmayı tercih etmişlerdi ama ücretsiz olmak koşuluyla. Patronlara bağışlamışlardı… ihtiyaçlı olan onlardı zahir… Bu konuda kocasına söyleyeceğini söylemişti Hayriye. Gerisini kendisi bilirdi. Fakat çocuklarını feda etmek istemiyordu; onları bu düzenbazlardan, bu zalimlerden kurtaracaktı. Çünkü hepsi yalan söylüyordu. Güya iki çocuğunu da çıraklık okuluna kaydetmişlerdi. Söylendiğine göre haftada üç gün fabrikada çalışacak, üç gün okula gideceklerdi. Pazar günü de tatildi… Söylenen buydu.  Ama iş dönmüş dolaşmış 6 gün çalışmaya, Pazar günü de üç saat okula... dönüşmüştü.

Patronların karı düşmesin diye tatil günlerini iç ettikleri gibi 10 saatten fazla çalıştırılan çocuklara çıraklık ücreti ödemişlerdi hiç utanmadan. Nasıl bir oyun oynanmışsa oynanmış çocuklar küçük yaşta patronlara köle yapılmıştı; hem de anlı şanlı yetkililerin gözleri önünde ve de kanunlar hiçe sayılarak. İşte buna rıza gösteremiyordu Hayriye. Zaten son günlerde duyduğu her şey tepesini attırıyordu... “Bu kadarı da fazla; insanlık kalmamış bu memlekette! Postu kurda kaptırmışlar çoktan!… Kurt dediysem lafın gelişi; bunlar kurdu bile aratırlar insana vallahi!” diyerek önüne gelene söyleniyordu.

Kararlıydı; kızının yerine kendisi çalışacaktı fabrikada. Onu bu yamyamlara yem etmeyecekti. Ölümüne de olsa buna izin vermeyecekti. Oğlanlar pek heves etmemişti ama kızı okuyacaktı. İçlerinde en akıllısı da oydu zaten… Kocasının ne düşündüğü umurunda bile değildi. Onun boyu posu devrilsindi. Kararından ona bahsetme ihtiyacı bile duymadı. Onun işte olduğu bir gün yakından geçen minibüsün birine atladığı gibi gitti fabrikaya. “Bundan sonra kızımın yerine ben geleceğim çalışmaya” dedi personel müdürüne. Müdür huylanır gibi oldu Hayriye’nin bakışlarından. “Bayan işçiye ihtiyacımız yok!” diyerek onu savmak istese de aldırmadı, ısrarını sürdürdü Hayriye.

Kızına temizlik yaptırdıklarını biliyordu, diğer kadınlarla birlikte. “Kızıma yaptırdığınız işi yetişkin olarak ben daha iyi yaparım” dedi. Müdür düşündü, kadın doğru söylüyordu, neden olmaz dediğini pek anlayamadı. Biraz daha düşününce aklı yattı kadının dediğine. Ama yine de merak etti, “Kızınızı niye alıyorsunuz fabrikadan! İkinize de iş var burada. İkiniz de çalışın, evinize daha çok para girse fena mı olur?” “Kızım okuyacak! Hem büyük oğlum da burada çalışıyor. Ayrıca kızım daha çok küçük kıyamam ona!” yanıtını verdi boynunu eğerek.

“Anlaşıldı diyerek adını sordu Müdür. “Hayriye, Hayriye Karagöz” dedi. “Kızının adı…? “Elif Karagöz” yanıtını verdi. “Yarın kızının vardiyasına nüfus cüzdanınla gel, ustabaşını gör, işe başla! Bu kadar” dedi. İşinin bu kadar hızlı çözüldüğüne inanamadı Hayriye. “Tamam mı işim… bu kadar mı? Yarın işe başlıyorum yani..?” diyerek Müdürün dediğini tekrarladı emin olmak için. “Tamam dedik ya hanım!” dedi karşısındaki bir daha.

xxx

Hayriye işe başlayalı üç haftayı geçmişti; artık o da bir emekçiydi. Kocasının bütün itirazlarına rağmen başarmıştı bunu. Ona kararlı olduğunu göstermek için, “Sen hiç merak etme! Kadınlık görevimi de yapacağım, fabrikada da çalışacağım! Ayrıca kızımızı da okutacağım!” dedi son söz olarak. “Yine de rızam yok!” yanıtını vermişti kocası. Onu duymadı bile; çünkü o artık sarp dağları aşıp gelen bir savaşçıydı. Ve içinde yeşeren inanç filizleri her güçlüğü yenebileceğini söylüyordu.

Günde 12 saat çalışıyordu. Kısa zamanda çalışkanlığıyla fabrikanın en gözde elemanları arasına girmişti. Şefinin lafını ikiletmiyor, ne derse yapıyordu. Belli ki, bu kadar işgüzar olmasının önemli bir nedeni vardı… İple ay sonunu çekiyordu. Onu meraklandıran alacağı ücret değildi sadece, yapmakta olduğu başka bir çalışmanın da sonucunu görmekti. Eğer fazla çalışma ücreti vermezlerse önce yasal yollarla taleplerini iletecekler sonra da mahkemeye başvuracaklardı. Baktı olmadı… Sendikalaşma da bu eylemlerin en önemli parçasıydı. Görüştükleri sendika yöneticileri bunu söylemişlerdi. Öyle ya da böyle haklarını alacaklardı. Gerekirse direneceklerdi…

Kocasının, “Fabrikada çalışmaya başladın tamam, kabul ettik! Bari sendika işlerine karışma! Bir kadının yapacağı iş değil bu! Gözünün yaşına bakmadan, iki günde kapı dışarı ederler seni!” sözlerine, "İyi ya! Sen de bayram edersin o zaman, eve dönerim umuduyla” diyerek yanıt verdi. Adam çaresiz boyun eğdi karısına,,. Ona söz geçiremeyeceğini anlamıştı sonunda.  “Kazıktan boşandı bir kere, artık iflah olmaz!” diye kendi kendine söylense de, içten içe karısının bu cesaretine ve ataklığına hayranlık duymuyor da değildi. Fakat el alemin dedikodusundan çekiniyordu. Ayrıca karısından dolayı hepsinin işsiz kalmasından da tabi…

“Bir de durmuş sana akıl vermeye çalışıyorum. Herkesin akıllısı sensin ya; çoktan kararını vermişsin: İlle de karışacaksın…! Karışıp boyunun ölçüsünü alacaksın, değil mi? Ne halin varsa gör! Gör de aklın başına gelsin!.. Ha bak, sana söyleyeyim, benden sana destek yok. Ama köstek de olmayacağım.” “Sana bir şey diyeyim mi? Onca erkek, bunca yıl fabrikada çalışıyorsunuz, bugüne kadar sesinizi azıcık çıkarsaydınız biz kadınlara iş düşmezdi, öyle değil mi? Şimdi de bize destek olacağınıza, orada burada dedikodu yapıyorsunuz arkamızdan! Bari sesinizi kesin de gölge etmeyin...”

xxx

Hayriye işe başladığı günden itibaren, özellikle kadın işçilerden başlayarak ev ev dolaşmış onlarla düşüncelerini paylaşmıştı. Kimileri, “Sen kimsin? Daha dün başladın işe! Neyin ne olduğunu bilmeden bize yol göstermeye kalkıyorsun! Bu ne cesaret! Senin gittiğin yerden dönüyoruz biz. Bu konularda çok çabaladık da sonuç alamadık. Sendikalar da çok uğraştı; ilgili yerlere şikayetlerde bulundu. Valilik dahil yetkili herkesin durumdan haberi var. Sanki hepsi anlaşmış gibi… Her şey kılıfına uydurulmuş; ‘Yeter ki çarklar dönsün!’ diyorlar. Bu yüzden boşuna uğraşma, bir yere varamazsın!” deseler de yılmamıştı.

Onlara, dönen dolapları bildiklerini, haklı olduklarını… Biz büyükler neyse de, onca çocuğa yazık olacağını… Bunca saat çalışmaya, hem de üç kuruşa… daha fazla dayanamayacaklarını… Hepsinin hastalıktan kırılacağını… Kendileri için bir şey yapamasalar bile onları kurtarmaları gerektiğini… Örgütlenirlerse ve birlikte hareket ederlerse başaracaklarını söylemiş, bir daha denemelerinin kıyameti koparmayacağını bıkmadan tekrarlamıştı. Bu çabası sonucunda 64 işçi sendikaya üye olmuş, her üye de en az bir kişiyi üye yapma sözünü vermişti.

Sendika, yeni üyelerle birlikte güçlendiğini düşünerek fazla mesailerinin verilmesi ve çıraklık eğitimine tabi çocukların yasalara uygun olarak çalıştırılması ile birlikte başka bazı konuları da içeren talep dilekçelerini patrona sunmuş, işi beklemeye bırakmıştı. Ancak beklenen gün gelmiş, maaşlarına, fazla mesailerinin karşılığı olarak herhangi bir ücret eklenmediği gibi, diğer konulara ilişkin bir açıklama da yapılmamıştı. Gün buluta girmiş ortalık iyice kararmaya başlamıştı.

Hayriye, bunun böyle olacağını az çok tahmin etse de, hayal kırıklığına uğramaktan kurtulamamıştı. “Hayal kırıklıklarının bizim için bir yaşam biçimi olmasını istiyorlar belli ki!” diyerek o günlerin en doğru yorumunu yapmıştı. “En azından şöyle veya böyle bir açıklama yapamazlar mıydı? Bu kadar mı zordu bu..?” Asıl bu ilgisizliğe bozulmuştu… Bu yaptıkları, onları yani onca çalışanı adam yerine koymamak, saymamak değil miydi?

Sendikadaki arkadaşlarından duyduğu ve oradaki afişlerden okuduğu bazı sözler geldi aklına: “Emek en yüce değerdir!” “Hak Verilmez Alınır!” “İş, Ekmek, Hürriyet!” “Genel Grev Hakkımız, Söke Söke alırız!” “İşçiyiz, Haklıyız, Kazanacağız!” diye içinden mırıldanmaya başladı. Bu yazılanların hepsi de doğruydu. Ama bunlar duvarlara asılsın diye mi yazılmıştı? Neden gerçekleşmiyordu da sürekli engel konuyordu önlerine. Birkaç sözcükten bu kadar neden korkuyorlardı? O kadar mı kötüydü bu sözler? Tüm bunlar kötü olamazdı. Hayır…!

Çare yok, “sağır sultanlar” dahil bunu herkese anlatmak gerekiyordu. İlk olarak aklına ilin Valisi geldi. Öyle ya, bu ilde her şey ondan sorulmuyor muydu? Sosyal Yardımlaşma Vakfından fakir fukaraya yardım yapmakla göklere çıkarılan Vali, onların sorunlarına sessiz kalmazdı herhalde… Kör, sağır değildi ya; bir şeyler de onlar için yapardı her halde. Sadaka, yardım istemiyor, haklarını arıyorlardı nihayet. Devlet kesesinden harman savurur gibi para, gıda, kömür yardımı yapmak kolaydı. Sanki yoksulluk valilere iş çıksın diye bile bile yaratılmıştı da başka işleri yokmuş gibi işleniyordu…

Böylece ülkede yoksulluk kurumsallaştırılmıştı… Birileri yoksul kalmalıydı ki, başka birileri onları tavuk gibi yemlesinler, koyun gibi gütsünlerdi… Bu yapı politikanın bereketli tarlalarını oluşturuyordu ki vazgeçilmezdi… Bu yardımları bir de abartarak anlatmıyorlar mı ya... İş o noktaya geldi ki, tüm bunlar övünç kaynağı olup onur, gurur denen değerlerin magazinin kirli sayfalarına malzeme yapılmasından rahatsız olmak bir yana adeta alkışlanır hale gelmişti. İşte ona fitil oluyordu Millet! Arkasından bu ülkede yoksul yok; yoksulluğu biz bitirdik demeleri var ya… eksik kalan tuzu biberi oluyordu yaşananların.

Asıl sınavı şimdi verecekti Vali. El mi yaman bey mi yaman şimdi belli olacaktı. Vali’yim diye sağda solda kostaklanmayı, makam koltuğuna oturup şişinmeyi, Mercedes’e binip caka satmayı herkes bilirdi… Önemli olan haklının yanında olmaktı; orada burada sahte görüntüler verip zalimin, düzenbazın yanında değil… Görelim bakalım nasıl bir faydası olacaktı bize ve de köle muamelesi gören vardiya çocuklarına…

Tüm bu yaşananlardan haberi olmalıydı. Yoksa da anlatmak gerekmez miydi? “Belli ki anlatılmamıştı.” diyerek, yanına sendikadan tanıdığı iki kadın işçiyi de alarak Vali’yle görüşmeye karar verdi. “Boşuna gidiyorsunuz! Vali de onlardan; partili değilseniz yaralı parmağınıza bile işemez sizin!” sözlerine kulaklarını kapatarak koştular Valiliğe. Valinin kapısı duvar oldu, sendikadan geldiklerini söyleyince. İlgili Vali Yardımcısına yönlendirmek istedilerse de kabul etmediler. “Valinin kapısı herkese açık!” diyerek övünmüyorlar mıydı bunlar? Müdüre bunu hatırlatarak “Valiyle görüşmeden şuradan şuraya gitmeyiz!” dediler.

Müdürün iki üç kez girip çıktığı makama nihayet yarım saat sonra alındılar. Hayriye ilk kez karşılaştıkları Vali karşısında önce tedirginlik duysa da koca odada küçücük kalmış bir adam görünce çabuk toparlandı. Vali’nin “Bana aktarmak istediğiniz çok önemli şeyler olduğunu söylediler. Ben de merak ettim doğrusu. Hanginiz konuşacaksa konuşsun bakalım!” demesiyle, “Vali beyim, buraya birer işçi olarak kendimiz için, birer anne olarak çocuklarımız için ve de tüm emekçi kardeşlerimiz için geldik. Sizi çok methettiler: Yoksulun babası dertlinin dert ortağı ve çaresizin çaresi ve hepimizin babası olduğunuzu söylediler. Biz de belki bizim derdimize de çare olursunuz diye geldik makamınıza” diyerek yağlama faslıyla o küçücük adamı dev gibi büyütüverdiler gözlerinde. 

Fabrikada yaşadıklarını anlattıkça az önce büyüttüğü Valinin yavaş yavaş küçüldüğünü fark etti Hayriye. Anlattıkça açıldı açıldıkça anlattı. Ara da bir arkadaşları da girdi devreye ki, Vali tastamam anlasın diye. Vali hayretle ve dikkatle dinliyordu onları; bazen kaşlarını çattı, bazen gülümsedi, bazen de soru sordu yanıtını istedi ama daha çok da not aldı veya alır gibi göründü. Onların gözünde ise bir büyüyor bir küçülüp yok oluyordu koca makamda. Hele anlattıklarının birçoğundan haberi olmadığını, ilk kez onlardan duyduğunu söylemesi sinek kadar küçültüvermişti onu. Sonunda da “Şikayetlerinizi not aldım, araştırıp soruşturacağım ve gereğini yapacağım; merak etmeyin!” diyerek onları savması tam bir yok oluş ifadesiydi.

Bazılarını yaptığı gibi, “Adamın bizi kabul edip dinlemesi, not alıp ‘Gereğini yapacağım!’ demesi bile yeter” deme lükslerinin olmadığını çoktan anlamıştı Hayriye. O, boş laf değil, açık bir yanıt bekliyordu. Aradan günler haftalar geçti; ne Vali’den bir ses çıktı ne de durumlarında bir düzelme oldu. Aksine işler daha da karışmaya başladı. “Biz size demedik mi, Vali’den bir şey çıkmaz diye. Gittiniz de ne oldu? Koca bir boşluk…” eleştirilerine muhatap olmuşlardı. Üstüne üstlük Valiyle görüştüklerini duymayan kalmamıştı…

Koskoca Valilik gözünde küçüldükçe küçüldü Hayriye’nin; içindekilerle birlikte silindi gitti. Devlet dedikleri varlık ise çözümlenemeyen bir denkleme dönüşmüştü kafasında… Kimlerle at sürdüklerini ve de dostu düşmanı o zaman anladı Hayriye. Hayal kırıklığı mı? Asla!… Onu bir kez yaşamıştı. Baş düşmanlardan biri olarak fırlatıp atılmıştı çoktan! Bu durum onu yıldırmadı aksine kamçıladı… O hemen pusacak kadınlardan değildi. Sadece, hayat okulunda her şeyi yeniden öğrenmesi gerektiğinin farkına varıyordu. Ve de alacağı daha pek çok ders vardı.

Sendika avukatının önerisi üzerine birer dilekçe yazdılar; yasaların verdiği denetim görevlerini yapmayan, ve yasalara aykırı olarak çocuk çalıştırılmasına göz yuman başta Vali olmak üzere ilgililer hakkında şikayetçi oldular. İkinci bir dilekçe daha yazarak hem çocuk çalıştırdığı hem de ücretlerini eksik ödediği, ayrıca da haraç topladığı için fabrika sahibi hakkında suç duyurusunda bulundular.  Bu dilekçe örneklerini çoğaltarak işçilere dağıttılar; onların da imzalarını alıp savcılığa verdiler. Durumu az çok bilen savcı, böyle bir dilekçeyi bekliyormuş gibi hemen işleme koymasın mı?

Bunu duyan diğer fabrikanın işçileri de ellerinde dilekçelerle birer birer savcıya koştular. Ortalık birden karışmış, haklarında soruşturma açılacağını duyan patronların bazıları telaşa kapılıp, soluğu Vali’nin makamında almışlardı. Vali olayı yakından takip ediyor veya uzaktan izliyordu. Böylece görevini yapmış sayılırdı. Gelenlere, aynı kişilerin kendisi hakkında da şikayette bulunduklarını, ortada kaygılanacak bir durumun olmadığını söyledi. “Sizler dürüst, namuslu iş adamlarısınız, bildiğim kadarıyla yasalara aykırı bir işiniz de yok. O halde endişeye mahal de yok!” diyerek gönderdi onları.

Birkaç gün sonra Hayriye kalkmış, her zamanki gibi 04.oo vardiyasına gitmeye hazırlanıyordu ki, kapı çalındı. “Hayırdır inşallah!” dedi kendi kendine “Bu saatte kim ola ki?” Aklına kötü bir şey gelmedi. “Safiye olmalı bu!” diyerek kapıya yaklaştı. “Kim o?” diye seslendi. Kapı önünde kıpırdanmalar oldu. “Polis, emniyetten geliyoruz. Kapıyı açar mısınız lütfen!” seslerini duyunca yüreği hopladı. Kapının sürgüsünü çekerken tedirgindi. Korkuyla gelenlere baktı. Biri bayan diğeri erkek iki polis duruyordu karşısında, evin önünde de bir polis arabası…

Erkek polisin “Adınız Hayriye Karagöz mü?” sorusuna “Evet, Hayriye Karagöz benim” yanıtını verdi. “Bizimle emniyete kadar geleceksiniz!” dedi aynı polis.  O zaman anlar gibi oldu olanı ve olacakları; biliyor ve duymuşluğu da vardı ki, hak aramak bir suç olmuştu son yıllarda bu ülkede. Sadece “Patronuma dokunanın eli yanar!” afişinin asılmadığı kalmıştı… Bir anda korkularını atıverdi üzerinden. “Sizinle niçin gelecekmişim emniyete kadar? Eşkıya mıyım, terörist miyim, hırsız mıyım, gazeteci miyim, yoksa birilerine hakaret mi etmişim? Söyleyin ne yapmışım?” “Biz bilemeyiz, onu ancak emniyette öğrenirsiniz! Biz sadece verilen görevi yapıyoruz. Siz de zorluk çıkarmazsanız iyi olur!” dedi bayan polis.

“Direnmenin faydası yok!” diye düşündü Hayriye. Evde sadece kızı Elif vardı, o da uyuyordu. Uyandırmaya kıyamazdı bu saatte. Giyinikti, sadece mantosunu ve şalını aldı vestiyerden. “Gidelim bakalım şu emniyetinize de görelim bakalım ne kadar emniyetliymiş!”  diyerek hızla yürüdü bahçe kapısına doğru. Polisler telaş içinde girdiler koluna. “Benim için yeni bir hayat başlıyor galiba…” diye düşündü Hayriye, polis aracına bindikten sonra. Çok haklıydı; dönüşü olmayan yeni ve sancılı bir yaşam tarzıydı bu…  Kimsenin kolay kolay cesaret edemediği, adına hak-hukuk, varlık- yokluk savaşı dedikleri tam bir can pazarı… Hayriye, çocukları için her şeyi göze alan bir anaydı artık. “Şafak çok yakın! Arkasından güneş doğacak ve her şey aydınlanacak nasıl olsa!… Sonrası mı? …” diye mırıldandı. Yanındakiler ise neyi kastettiğini anlamaktan çok uzaktı.

Celal Ulusoy
Gerçekedebiyat.com

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.