Maskeler fora!

Öykü

Maske, virüs, celal ulusoy

“Bu sıcakta, nereden de takıldım bu kuyruğa bilmem ki! İki saattir yandım bittim sıkıntıdan. Yakınlarda gölgelik bir yer de yok ki korunalım. Olanlar da çok ilerde… Daha da üç adım gidemedik; Menemen testisi gibi dizilip kaldık burada… İçerde ne yapıyor bu adamlar bunca zaman, onu da anlamış değilim! Of ki of!.. Olmaz olaydı çaresizlik; adamı ne hallere sokuyor baksanıza! Bir beklentidir aldı başımızı, koşturuyoruz oraya buraya deli danalar gibi. Azıcık umudum olsa bari… Bu, son bir yıl içinde altıncı gelişim buraya. Hısım akraba olduk memurlarla, vallahi! Dönüp dolaşıp geldiğimiz yer yine İŞKUR, acaba... diyerek. Kürkçü dükkanına döndü mübarek, diyeceğim geliyor; ama türbe desem daha uygun olacak sanki. Şöyle usulünce durup, bir de dua ettik mi, işlem tamam…”

“Ağzım burnum kurudu, sırtım ter içinde kaldı. Sırtımın terlemesi biraz da sırt çantasından oldu herhalde. İçinde de pek fazla bir şey yok zaten, elimde taşısam iyi olacak. Şu işe de şaştım kaldım: Ağzım kurudu diye maskeyi indirip su içiyorum, sırtım terliyor. Ne olur ne olmaz diyerek maskeyi indirmeyeyim, hem de terlemeyeyim diye suya ara veriyorum, bu kez de ağzım burnum kuruduğu gibi dilim damağıma yapışıyor susuzluktan, sanki çöldeymişiz gibi… Bir taraftan da ‘İyi ki terliyorum yoksa bir de tuvalet sorunuyla uğraşmak zorunda kalacağım’ demeden de edemiyorum. İnsanoğlu işte: Ne ona razı ne de buna…

“Millet olarak biz de bir tuhafız hani! Şu maskeleri sanki polisler için takıyoruz. İçimizde bilinçli olarak takanlar da var benim gibi, ama bazıları elinde, kolunda, çenesinin altında taşıyorlar. Bence bazılarının kıçına da yakışır ama neyse… Böyle de olmaz ki canım!.. Dayanamayıp ben de çıkaracağım ama korkarım, sırf benim için damlar polisler. İşin yoksa ananın adı babanın adı… Derken, bilmem ne kadar ceza. Bu işsizlik ve parasızlık içinde, göze alınacak şey değil… Ayrıca Polise de anlatamazsın ki; o sadece görevini yapıyor. Senin derdini dinleyecek hali yok ya. Adam olan kendiliğinden anlamalı ve de şıp diye kavramalı meseleyi. Değil mi ya? Nerede o adam, nerede o polis? Ben de pek saf kalmışım bu dünyada ya! Bizimkisi laf ola beri gele… Kendi kendimize kuruyoruz işte!

“Şu Ağustos sıcağında, keyfimizden dikilmiyoruz burada bu yaşta. Öyle bir ceza ki, adına ister kuyruğa girme cezası, ister kızgın güneş altında tek ayaküstünde durma cezası, ister kimseye yaklaşmama ve konuşmama cezası deyin… Yandınız. Bir de boşaltım sisteminiz sıkıştırmışsa alttan, işte o zaman cezaların en büyüğüne çarptırıldınız demektir. Tam bir tecrit… Bu kadar cezaya rağmen şu maskeden kurtulabilsek bari! O da yok, anasına yanayım. Üstelik herkesin önünde polisin sorgulamasından geçmek de var ki, hiç de hoşlanmam. Bir kere benim gibi saçları yetmiyormuş gibi orası burası ağarmış emekli bir müdüre de yakışmaz…

“Şu virüs belası geldi geleli her şey, herkes bir garipleşti memlekette. Ne işimiz kaldı, ne mesleğimiz, ne de ağzımızın tadı tuzu… Allah sonumuzu hayır eyleye! Buradan, yine bir şey çıkmazsa, korkarım hanımın dediğini yapmak zorunda kalacağım. Başka da çarem kalmadı… ” diye söylendi durdu Ömür Bey.

Kendi kendine ne konuşup duruyor bu adam dercesine, geri dönüp ona baktı önündeki. Ne bakıyorsun birader, henüz delirmedik ama öylesine konuşuyoruz işte demek istedi önce, sonra da vaz geçti. Şimdi takılmanın sırası değildi! Kim bilir onun ne derdi vardı? Burada bulunduğuna göre... “Herkes dertli, derdinden dolayı alıngan, asabi, gergin; kimseye bir şey denmiyor. Selam versen küfür zannedecekler neredeyse. Neme lazım uzak duralım birbirimizden. Hem sosyal mesafe diye bir şey de var uyulması gereken. Sohbete dalarsak mesafe filan kalmaz, hepten virüsün yaylım ateşine maruz kalırız, maazallah. Zaten aylardır ateş edip duruyor peşimden… Bugüne kadar tutturamadıysa da benim hızıma yetişemediğindendir, kim bilir” diye düşündü gayri ihtiyari bir adım geri çekilirken.

Aslında buralarda sürünecek adam değildi O. İki yıl öncesine kadar düzgün ve istikrarlı bir çalışma hayatı vardı. Üniversite öğrencisi iken, bir arkadaşının aracılığıyla girdiği otomotiv sektöründe başlamıştı işe. Sırasıyla yedek parça, servis danışmanlığı, servis şefliği, servis müdürlüğü… Arkasından büyük şirketlerde yöneticilik derken, kesintisiz 27 yıl çalıştı bu sektörde. Ne yazık ki birçok şirketin başına gelen onun çalıştığı şirketin de başına geldi ve 2018 yılında yabancılara satıldı. Yeni patronlar zaman geçirmeden birçok çalışanın işine son verdi; kendi adamlarıyla devam edeceklerdi ya da kapatacaklardı fabrikayı… Aralarında Ömür Bey de vardı. O ise bu gerçeği ailesinden saklamayı uygun buldu. Kovulmuş olmayı kendisine yedirememişti. Karısına ve çocuklarına, “Yabancılarla anlaşmamız zor, onlarla çalışmak istemediğim için istifa ettim” diyerek yalan söylemişti. Nasıl olsa yeni bir iş bulurum, olmazsa emekli olur giderim diye düşünmüştü.

Bu satış sürecinin başında yaptığı hesaba göre emekliliği gelmişti Ömür Beyin. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı; “Emekli olmanıza daha üç yıl var!” dedi Sosyal Güvenlik Kurumundaki görevli. Aynı hesaplamaya göre eşinin de iki yılı vardı daha. Anlayacağınız, milyonlarca emekçi gibi yaşa takılmıştı ikisi de. Bu hiç aklına gelmemiş, sürpriz olmuştu onlara; çarşının hesabına uymayan durum da buydu zaten. İşten çıkarılmış, bütün çabalarına rağmen yeni bir iş de bulamamıştı Ömür Bey. Katır tepmesinden beter olmuştu birden... Otomotiv sektöründe çalışan dost bildiği arkadaşları da, sektör olarak zor günlerden geçtiklerini bahane ederek umut vermemişlerdi. Durumuna acıyan bir iki arkadaşı ise usulen de olsa, “Bir gelişme olursa biz seni ararız.” demişlerdi, o kadar. Bunun da ne anlama geldiğini bilmeyen yoktu bu ülkede…

İşsizlik maaşı için İŞKUR’a da başvuramazdı kendi isteğiyle ayrıldığı yalanını söylediği için. Karısı ise kocasına güvenerek bir yıl önce kendi isteğiyle ayrılmıştı. Bu yüzden o da başvuramıyordu İŞKUR’a. Bir evde iki işsiz ve de iki yaş mağduru oldu mu şimdi? Kararıverdi hayatları; sanki sigortaları atmıştı durduk yerde. Kenarda üç beş kuruşları vardı; ama hazıra mal dayanmazdı; şimdiden, o da erimeye başlamıştı... Ömür Bey baktı böyle olmayacak, işsizlik maaşı için gizlice İş Kur’a başvurdu. Aldı da… Verdikleri para, çalışırken aldığının dörtte biri bile değildi. Olsundu! Ama az da olsa bir deliği kapatıyordu. O da bir süre sonra kesildi… Oğlu üniversitede, kızı lisede okuyordu ve masrafları gün geçtikçe artıyordu. Belki ben bulurum diyerek karısı da iş aramaya başladı.  Önce eski iş yerine gitmeyi düşündü; ama yüzü tutmadı. “O adam orada oldukça olmaz bu iş!” diye düşündü. Aksi gibi bütün kapılar ona da kapalıydı. Yine de devam etti aramaya, “Bir umut…” diyerek.

Kendi evlerinde oturuyorlar, kira derdi yaşamıyorlardı. “Daha da sıkışırsak arabayı satarız!” diye düşündüler. Çocuklar itiraz etti hemen: “Tamam sıkıntıdayız! Biz de masraflarımızı kısar bütçeye destek oluruz; ama arabayı sattırmayız. Çünkü o hepimizin eli ayağı; her yere toplu taşımayla gidilmiyor. Taksiyle gitmek de pahalıya mal olur…” dediler. Çocukların ne kadar haklı oldukları daha sonra anlaşılacak, hep birlikte “İyi ki satmamışız!” diyeceklerdi.  

Aylar geçmesine rağmen Ömür Bey iş bulamayınca, üstüne üstlük dünyayı bir de Kovid 19 adındaki virüs sarınca evde huzursuzluk yaşanmaya başladı. Karısı iki de bir, “Sen yeni bir işi sağlama almadan niye istifa ediyorsun be adam! Acelen neydi! Her şey yolunda giderken şu düştüğümüz duruma bak! İnsan bir karar vermeden önce iyice bir düşünür, karısına çocuklarına danışır, ondan sonra karar verir. Seninkine pireye kızıp yorganı yakmak derler… Hani ‘Bana iş mi yok, benim gibi yetişmiş, tecrübeli bir elemanı havada kaparlar’ diyordun. Ne oldu o senin tecrübene, onca birikimine? Yüzüne bile bakan olmadığını kendin söylüyorsun! Varlık içindeyken birden dilencilere döndük senin bu düşüncesizliğin yüzünden. Ailecek öyle çuvalladık ki, değme hararlara taş çıkartır taş.

“Şu virüs de tam gelecek zamanını buldu hani! İş yerleri kapanıp, işsizler ordusuna yenileri katılırken iş aramanın bir anlamı da kalmadı. Hepten şapa oturduk vallahi. Hadi biz neyse şu çocuklar ne olacak; okulları açılacak mı açılmayacak mı? Açılacaksa nasıl ve ne zaman açılacak? Bu gidişle, virüsten olmasa bile bir başka şeyden hastanelik olacağız!”

Ömür Bey ne diyebilirdi karısına? Adamlar beni resmen kovdu! Kovulan adam, yeni bir iş aramak dışında başka ne yapabilir? Diyemezdi ya… “İstifa etmeyip de ne yapaydım, elin gavurunun nazını mı çekeydim bu yaştan sonra? Hem sen de istifa etmedin mi aynı gerekçeyle. Hiç sevmediğin bir adamı üstüne şef yaptılar diye kapris yapıp istifayı basmadın mı? Bir iki yıl daha dayanamaz mıydın? Senin ki hiç olmazsa yerli malıydı; bizdendi yani.” “Ben sana güvendim, bir kere, ‘Arkamda dağ gibi Makine Mühendisi kocam var, hem de dolgun maaşlı Müdür’ dedim. Nereden bilebilirdim böyle yapacağını? Bilseydim, aynı şeyi yapmazdım her halde…”

Kızıyla oğlu da, “Annemiz haklı baba! Enine boyuna düşünmeden, aceleyle istifa etmemeliydin! Hem sen böyle ani kararlar vermezdin; ince düşünüp sık dokurdun her zaman. O yüzden ‘ağır adamsın’ diyerek kızardık sana. Ne oldu sana böyle? Bu kez bizi de şaşırttın!” Bu tür tartışmalar sürdü gitti bir süre. İki taraftan iş aramalar da devam ediyordu; ama gittikçe umutlarını da kaybediyorlardı. Kapılar açılmadığı gibi, aksine daha sıkı kapatılıyor, personel almak bir yana yasaya rağmen işçi çıkarmalar gizli gizli devam ediyordu. Sendikaların bu konudaki itirazlarını, çığlıklarını ise duyan bile yoktu.

Bir akşam karı koca yine tartışmışlardı. İş kavgaya kadar gelmese de bir arada kalmaları dayanılmaz hale gelmişti ki karısı birden, “Bu böyle olmayacak, ben yarın anneme gidiyorum! Günlerdir ‘Bana gelin!’ deyip duruyor. Kadıncağız, kardeşim de evlendikten sonra koca evde tek başına kaldı zaten. Virüs yüzünden de ne durumda olduğunu gidip soramıyoruz bile. Ancak telefonla… “Ben iyiyim, ihtiyaçlarımı şimdilik kendim görüyorum” dese de pek inanasım gelmiyor. Ayrıca seksene merdiven dayamış bir kadın kendine ne kadar yeterli olabilir ve kendini ne kadar koruyabilir ki? Birinci derecede risk grubu içinde olduğu da tartışmasız… ‘Benim emekli aylığım hepimize yeter.’ diyor.

“Yetse de yetmese de idare ederiz; başka ne yapalım? İsteyen benimle gelir isteyen sonra…” deyince, kırılıverdi Ömür Bey; “ ‘Ben bari paçayı kurtarayım’ diyorsun yani.” Alın size bir tartışma konusu daha… Karısı ne diyeceğini şaşırmıştı; kırdığı potu geç kavradı. Alttan alarak, “Yahu bu davet tabi ki hepimize; kadıncağız zor günlerden geçtiğimizi biliyor, bize yardım etmek istiyor. Başka ne yapabilirdi? Böyle günlerde birbirimize yardım etmezsek ne zaman edeceğiz? Hemen de alınma! Ben gideceğim dediysem lafın gelişi olarak, kendi düşüncemi söyledim sadece. Hep birlikte gitmemiz elbette daha iyi olur. Öyle ayrı gayrı gidersek eminim annem çok üzülür. Hem sana ne kadar değer verdiğini, seni ne kadar sevdiğini bilirsin…”

“Hey babalık, uyuma! İlerleyelim abiler!” sesleriyle kendine geldi Ömür Bey. Kuyruktan koptuğunu fark etti. Karışık düşünceler içinde kaplumbağa hızıyla ilerleyen kuyruğa yetişti hemen. Yetişmese de pak fazla bir şey fark etmezdi aslında. Önlerinde epeyce insan vardı daha… Ama arkadakiler sabırsızdı, kırmızı ışıkta bekleyen sürücülerin, yeşil ışık yanınca (sanki onlar farkında değillermiş gibi) öndekileri uyarmak için kornaya bastıkları gibi bastılar yaygarayı. Sanki sonuç değişecekti… Olsundu! Bazen iki adım atmak bile devrimdi kuyruklarda.

Böyle giderse akşamı edeceklerdi burada, anlaşılan… Ne olursa olsun pes etmeyecekti; yarına da kalsa gelecekti yine erkenden. Başka çaresi de işi de yoktu zaten... Sadece virüsten çekiniyordu; onu da, “Atın ölümü arpadan olsun; kaybedecek neyim kaldı.” diyerek geçiştiriverdi.  Hava daha da ısınmış, milletin ayakta duracak hali kalmamıştı; rüzgara kapılmış kavaklar gibi sallanıyorlardı güneşin altında. Bacakları ise, ayak değiştire değiştire, deforme olmuştu sanki. Oturacak yarı gölgelik bir yer bulanlar ise sağa sola dağılmışlar, göz uçlarıyla da, pusuda avını bekleyen kaplanlar gibi sıralarını kolluyorlardı.

Karnı da acıkmaya başlamıştı Ömür Beyin. Az geride bir büfe vardı, dört gözle onları bekleyen. Kuyruktakilerin bir kısmı oradan simit, poğaça, açma gibi yiyecekler alarak, yanında ayranla açlığını gideriyordu. Fakat o, özellikle Kovid 19 salgınından sonra dışardan yiyecek olarak hiçbir şey almamaya başlamıştı. Elindeki sırt çantasında, kendisinin evde hazırladığı peynirli domatesli sandviç vardı. Onu yiyecekti. Üstüne de bir elma iyi gelirdi.

Sandviçini yerken aklına karısının dedikleri geldi yine, “Kayınvalideme gitmemekle iyi mi ettim, kötü mü ettim bilmiyorum. En azından karım ve çocukların gitmesi iyi oldu. Yoksa az kalsın tımarhaneye dönecekti ev. Zaten onlara karşı da tek başına kalmıştım... Her şeye alıştığı gibi yalnızlığa da alışıyor insan. Öyle de oldu… Hiç olmazsa onlar rahat ettiler. Yoksa bir yandan geçim sorunu, diğer yandan evde tıkılıp kalmanın sorunları ağır gelmeye başlamıştı hepimize. Hanımın son günlerde artan dırdırı ise işin cabası… Aslında kadın eleştirisinde sonuna kadar haklı; haklı olmasına haklı da, ben nereden bilebilirdim, arka arkaya kriz yaşayacağımızı ve de hükümetin bu kadar hesapsız ve hazırlıksız olduğunu. Şanssızlık işte!!!

“Gitmemem bir bakıma iyi oldu; kafamı iyice bir dinlendirdim. Ayrıca iş aramak amacıyla sık sık dışarı çıkmak zorunda kalan biriyim ben. ‘Ya dışarda virüs kapıp da eve taşırsam…’ diye de düşünmedim değil. Böylece hem bizimkileri hem de kayınvalideyi korumuş oldum. İyi de, böyle bekarlık da zor be kardeşim! Yemek bir yandan, bulaşık bir yandan, çamaşır öte yandan, temizlik… ya bir de koca evde yapayalnız kalmak… Olacak gibi değil. Allahtan internet diye bir şey var da alışverişlerin büyük kısmını oradan hallediyorum…

“Bu işsizlik alt-üst etti hayatımızı; ne iş olursa yaparım noktasına getiriyor insanı. Şimdi daha iyi anlıyorum iş arayanların neden böyle dediklerini. İnsan kendini yolun sonunda hissedince ne diyeceğini, ne yapacağını şaşırıyor ve kendini kaybedip her şeyi yapar hale geliyor. Kendimi oraya gelmiş hissetmiyorum henüz; biraz daha umudum var sanki. Ya oralara gelirsem! Ya oraları da geçip uçurumun kenarına varırsam! Ya çaresizliğin çıkmaz sokağına düşersem! Ne yaparım o zaman? Aman Allah’ım!!!”

Sıkıntısından ve sıcaktan yine ter içinde kalmıştı Ömür Bey. İçi daralmıştı… Bacakları da titremeye başlamıştı yorgunluktan. Biran önce kaçmak istedi oradan. Ama yapamadı. “Dayan!” dedi içinden bir ses. “Dayan, belki bugün bir şans yakalarsın!” Sese uydu, kaldı sırada. Sıkışmıştı; bu duruma düşenlerin nereye gittiklerini tahmin etmişti. Komşusuna söyleyip o da gitti… Döndüğünde sırasının kaybolmadığını az ilerde durduğunu gördü, rahatladı. Bu yüzden teşekkür etti komşusuna. Bir iki adım daha ilerlediler. Saat de epeyce olmuştu. Fakat kritik bir noktadaydı; önünde de 10, 15 kişi ya vardı ya yoktu. Hedef uzak değildi; atış menziline girmiş sayılırdı. “Biraz hızlanırsa belki bugün bana da sıra gelir.” diye düşündü. Kendi kendine estirdiği bu umut rüzgarıyla dizlerine taze bir can gelir gibi oldu.

Mesai saati bitmesine rağmen sıradakileri almaya devam ettiler. Böylece, beşinci kişiden sonra sıra Ömür Beye geldi. Camın arkasındaki memur O’nu tanımıştı. “Abi sen daha bir iş bulamadın mı? Senin gibi bir adam bile iş bulamadıysa vay haline şu milletin! Abi ya bir şey desem alınmazsın değil mi? Sen şu saçlarını boyatsana! Bak o zaman şansın nasıl açılır...” Gülsün mü ağlasın mı karar veremedi Ömür Bey. Memurun iyi niyetli olduğunu biliyordu. Sen ne diyorsun memur bey der gibi saf saf baktı ona.

Memur da yaptığı boşboğazlığın farkına varmıştı. Konuyu değiştirmek ve Ömür Beyin gönlünü almak için, “Abi sana farklı bir iş önersem, ne dersin?” “Nasıl bir iş mesela?” “Elimizde bir petrol istasyonu var, pompacı arıyor; mesleğinize de yakın bir iş sayılır, yapar mısın? En azından daha uygun bir iş çıkana kadar…” Ömür Beyin hiç aklına gelmemişti böyle bir iş. “Bizim mesleğe de yakınmış… Nasıl yakınsa... ‘Sonuçta bu da bir makine’ diye düşünüyor herhalde. Ya da şaka yapıyor olmalı.” diye geçirdi içinden. Ciddi mi söylüyorsun dercesine yüzüne baktı memurun. Ciddiydi… İçinden “yaparım” demek geldi nedense. Ücretini bile sormadan adresini aldı heyecanla. “Şimdi iş yerini arayacağım, yarın sabah saat 09.00 orda ol!” dedi memur, gitmeye hazırlanırken. Bir iş bulmanın sevinciyle çıktı oradan, bakkal amcanın verdiği elma şekerini kapan çocuk gibi…

O gece, son günlerin en rahat uykusunu çekti Ömür Bey. Sabah işe geç kalmamak için erkenden de kalktı. Daha önce yapmadığı, inceliklerini bilmediği ama sık sık karşılaştığı bir işi vardı artık. Öğrenecekti. Hem, “Mesleğinize de yakın!” dememiş miydi memur… Aklına geldikçe gülümsüyordu. Ayrıca evine de çok uzak değildi, şehir içi sayılırdı. Kahvaltısını yapıyordu ki, telefon çaldı. Arayan, sektörden eski bir arkadaşıydı. “Hemen arabana atla gel, sana uygun bir pozisyon açıldı! Genel müdüre seni önerdim, görüşmek istiyor.” diyordu telefonda. Telefon elinde, olduğu yerde dondu kaldı bir süre. “Alo orda mısın Ömür? Ne dediğimi duydun mu?“ “Duydum duymasına da inanamadım! Hemen geliyorum” sözcükleri çıktı sadece ağzından, telefonu kapatmadan önce. Neydi şimdi bu? Rüya mı gerçek mi? Karadeniz’e balığa çıktık da hamsi sürüsüne mi rast geldik?” dedi içinden.

Hayat birazda böyle şakacıdır bazen; bir şey ararsın, aylar geçer, bazen yıllar geçer bulamazsın. Tam umudunu keseceğin sırada karşına çıkıverir, arkasında diğer seçenekleri de sürükleyerek... Kalırsın aralarında! Senin gibi safı bulmuşken oynar da oynar artık… Sevincini bile doğru dürüst yaşayamazsın, kıvılcımlar halinde kalır içinde. Nerede patlayacağını bilemeden ses bombası gibi taşırsın bir süre. Böyle bir durumda kararsız kalırsan hepsini kaybedersin; hemen karar vermek lazım.

Şaşkınlık içinde kalmıştı; yaşadıklarına inanamıyordu Ömür Bey. Neredeyse iki yıldır, dört gözle bekliyordu böyle bir haberi. Tabi ki arkadaşının teklifine gidecekti. Pompacılığı çoktan unutmuştu bile… Bir ara yanılmış olabileceğini, birisinin kendisine şaka yapabileceğini düşündü. “Ama telefon arkadaşımın yıllardır kullandığı cep telefonu, ses arkadaşımın sesiydi. Taklit olamaz… Ayrıca böyle bir konuda, hem de iki yıl sonra şaka yapmaya kim cesaret edebilir ki? Oyarlar adamı… Yine de test etmekte yarar var” diye düşündü. Rahat edememişti. Arkadaşını santraldan aradı. Sekreter bekletmeden bağladı. O daha ağzını açmadan arkadaşı, “Daha yola çıkmadın mı sen? Yoksa daha uygun bir iş buldun da hayır mı diyeceksin?” “Yahu ne diyorsun sen bundan ala iş mi olur! Hemen çıkıyorum çıkmasına da, sana da doğru dürüst bir teşekkür bile edemedim diye aradım. Kusuruma bakma… inanır mısın hala şoktayım.” “Tamam, bir şey söylemene gerek yok! Teşekkürlerini burada sunarsın. Hadi bir saat sonra görüşürüz…”

xxx

Kocaeli’ndeki Otomotiv fabrikasında işe başlayalı on gün olmuştu. İşin yabancısı değildi, hemen uyum sağlayarak çalışmalara başladı. Heyecanlıydı… Kendini 20 yaşında toy bir delikanlı gibi hissediyordu. Her gün gidip gelmek zor olacağından fabrikanın misafirhanesinde kalmaya başladı. Nasıl olsa orada da yalnızdı, burada da… Eşi ve çocukları kayınvalidesinde kalmaya devam ediyorlardı. Oradan ayrılmalarını da özellikle istemedi. “Kadıncağızı yalnız bırakmamaları iyi olacak” diye düşündü. Kocaeli’nde de olsa iş bulmasına onlar da çok sevinmişti. Nihayet kötü günler geride kalıyordu. Bir de şu virüs belasını atlatabilseydiler…

İşte o biraz zordu… Akşam hafif bir kırgınlıkla yattığı yataktan sabahleyin kalkamadı. Bütün eklemleri ağrıyordu. Boğazında da hafif bir gıcık oluşmaya başlamıştı ama henüz öksürmüyordu. Ne oluyor bana derken, korktuğu şeyin başıma geldiğini düşündü. Hiç de zamanı değildi… Sekreterini arayıp kurum doktorunu göndermesini istedi. Sekreter bir şey soramadan kapattı telefonu. Doktor gelene kadar bütün gücünü toplayarak bir nane limon kaynatarak içti. Biraz rahatlamış gibi görünüyordu. Yanında ağrı kesici olmasına rağmen almadı, doktorun tavsiyesini bekledi.

Doktor, “ateşiniz yok! Bu iyi haber! Gribal enfeksiyon gibi görünüyor, ama emin olmak için biz yine de bir test yaptıralım Müdürüm” dedi yüzünü buruşturarak. Bunu bekliyor muydu, beklemiyor muydu bir karar veremedi Ömür Bey. Ama kendince biraz vakitsiz bulmuştu… “Bir bu eksikti! Tam bir iş bulduk sıkıntılar bitti derken bu kez de virüs yakaladı.” dedi kendi kendine. “Bir şey mi dediniz Müdürüm?”  diye seslenen doktora da, “Demek istiyorum ki, test yaptırmaya hiç gerek yok Doktor, pozitif çıkacağından eminim. Çünkü aylardır bir iş bulabilmek için dışarlardayım. Birçok insanla oturdum görüştüm. Kuyruklara girip çıktım… Kalabalıklara karıştım. En son da virüsten hayatını kaybeden Müdürün odasına yerleştim, değil mi? Maske takmayı ihmal etmedim ama… Yine de beni bulduğundan eminim…” “Öyle söylemeyin Müdürüm! Belki de gerçekten düşündüğünüz gibi değildir. Gereksiz yere telaşlanıp sıkıntıya girmeyelim! Hem rahmetlinin odası çok iyi dezenfekte edildi. Bundan emin olabilirsiniz…”

Tereddütlü bir yüz ifadesiyle Doktora baktı, “Öyle konuştuğuma bakma sen Doktor! Her akşam izlediğim televizyonlardaki salgın haberlerinden ve yorumlardan etkilendim herhalde… Adamlar öyle bir tablo çiziyor ki, maskeli maskesiz sokaklarda dolaşan, topluluklara karışan, kuyruklarda saatlerce bekleyen, kafe ve restoranlarda vakit geçiren herkes virüse yakalanacakmış gibi geliyor bana… Onlara göre nikahlar, düğünler, kuyruklar, cenaze ve asker uğurlama törenleri, sanki mutlulukların paylaşım yerleri değil de virüs dağıtım yerleri haline gelmiştir… Bu yüzden ne zamandır, virüse yakalanacağım günü bekleyerek yaşadım ben Doktor! Ben de abarttım işte… Sabah sabah kendimi bu halde bulunca, sandım ki… Oysa bu üşütme, dün sabah alışkın olmadığım halde dolaptan içtiğim soğuk sudan olsa gerek…” “Olur, böyle şeyler! Hepimiz aynı tedirginliği yaşıyoruz Müdürüm. Dert etmeyin siz! Ben sadece işimizi sağlam tutalım istedim o kadar. Siz nasıl isterseniz onu yapalım.” Biraz daha rahatlamıştı Ömür Bey; acele etmekten yana değildi. Fabrikayı boşu boşuna telaşa vermek istemiyordu.

“Ben derim ki, bana ağrı kesici gibi bir iki ilaç ver, iki üç gün bekleyelim; ateşim yükselir, durumum kötüye giderse test yaptıralım. Bu arada gerekli önlemleri de alalım tabi… Zaten test yaptırdığımızda ne değişecek ki? Pozitif çıksa bile hastanelerin söyleyeceği de aynı şey olmayacak mı? “Evine git, kendini izole et ve bekle! Sonra..? Sonrası Allah kerimdir… Salgının ilk günlerinde testi pozitif çıksın çıkmasın yurt dışından gelen herkese iki hafta karantina uygulayan devlet, şimdi testi pozitif çıkanları evine gönderiyor. Niye? Evdekilere de bulaştırsın diye mi? Yoksa sokaklarda serseri mayın gibi dolaşsınlar diye mi? Bazılarına göre, herkes virüsle tanışıp, ille de onun tadına bakacak, böylece “Toplum Bağışıklığı” sağlanacakmış... Ne demekse?.. Aşılardan da bir haber yok henüz; oldu olacak, geldi gelecek diyerek oyalıyorlar milleti.

“Artık yama dikiş tutmuyor Doktor! Rakamlarla oynayarak işler iyiye gidiyor havası da işe yaramıyor… Koskoca Sağlık Bakanlığı, TÜİK’e döndü; bütün rakamları sahte… Bizi yönetenler de bu maskeleme işini çok sevdi ki, her alanda kullanıyor. Yersek… Çember gittikçe daralıyor ve ben bile yaşadıklarımızı anlamakta güçlük çekiyorum doğrusu... Belki de, maskeler fora…”

Celal Ulusoy
Gerçekedebiyat.com

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.