Kavun acısı / Ş. Didem Keremoğlu

Öykü

Ş. Didem Keremoğlu

Saat öğlen sonuna doğru olsa gerek. Acıkmazdım yoksa… Buz çiçekleri açıyor camda. Işık kırılı kırılıveriyor üstlerinde… Hoşuma koymamaya çalışıyorum camda açan çiçekleri.

Öfkem soğusun istemiyorum…

Odada bir ayna olsaydı keşke. Bakabilseydim… İyi gelir miydi acaba ağzımda acı kavun tadı bırakan yalnızlığıma?  “Kavun acısı gibi” diye tarif etmişti yazarın biri.

Kavun acısı da ne?

Belli ki bilmiyor ötesini.

Kimsesiz bir ölünün yalnızlığı benimki.

Hep aynı haber kanalı. Hep aynı haber kanalında saatin 14.00 olduğu yazıyor sağ alt köşede.

İnceli kalınlı sesleniyor hayat dışardan… Sokak üstlerindeki köhne kahvelerde okey oynanmaya, çocuklar okuldan dönmeye, bir gelinin çeyizi serilmeye, kızım o at suratlı akademisyenle düğün hazırlığı yapmaya… Devam ediyordur.

Avazım çıktığı kadar arınmak istiyorum… Çok istiyorum. Bir filmde söylüyordu bağırarak arınmanın mümkün olabileceğini.

Katarsis!

Deneyin… Yolda yürürken ya da alışverişte, ders verirken, bir toplantıda… Kısaca halen yapabiliyorken deneyin derim.

Sivil bir itaattim ben.   

Televizyondaki sunucu kız, “Bahar bütün ihtişamı ile yolda…” diyor. O kısacık cümle sımsıkı örtüyor üstümü, boğuyor… Hiç beklenmedik bir anda devreye giriyor öncem… Geçmişim düşüyor yine önüme.

“Bahar geliyor… Bademler tomurcuklanmış.” Oje sürüyor bir yandan, fosforlu bir mavi. Yanımdayken mevsimsiz bir mutluluk duyduğumu söylüyorum. İçinde bal rengi ışıltılar taşıyan saçına dayıyorum başımı. Kokluyorum. “Öf, çok sigara içtin yine. Kokuyordur saçım…” Uzaklaşıyor yanımdan. Saçı dudaklarımdan… Yasemin kokuyor oysa. Ona da söyledim bunu. Her sevişmeden ayrı bir tat aldığımı, kıyıcı çarpıcılıktaki güzelliğini… “Yasemin kokuyorum sana ha… Beni bu denli çok seviyorsun!” Sere serpe oturuyor kanepeye… Yarı deli bir kahkaha atıyor. “Sapşal şey.” diyor. “Of bu ev, bu düşük mahalle… ‘…keşke’ diyorum keşke…” Pişman mı yoksa yakınıyor mu, anlayamıyorum?.. “…başka bir yerde olsaydı bu ev. Moda’da falan.” Uzun etekler giyen kadınların toplandığı avlulardan, yemek kokulu, bol kavgalı bir mahalleden geldiğini yadsıyarak… Yok sayarak ne olduğunu.

Çın çın bağırıyordu kızım evi terk ettiğim gün. “Yaşlanmaya çeyrek kala genç bir ten isteyen bir budaladan başka bir şey değilsin sen baba.” diye.

Ben de biliyordum bunu.

Başıma gelenden sonra zaten himmet dilenmemem o yüzden.

Yanımda birinci sınıf uçtuğu o ilk seferi evren değiştirmiş gibi anlatmıştı ablasına telefonda. Zaman içinde serpildi… Ben izin verdim öyle olmasına. Kendini büyütmesine. Kösnül bir duygudur tutku… Vazgeçemedim.

Benimle ama benden ayrı bir hayatı yaşamayı hakkı görüyordu artık, hesap soruyor. “Karın Maçka’da, yüksek tavanlı deniz manzaralı salonlarda yaşasın… Ben Çağlayan’da.” Sevişmeler vad ediyor eğer taşınırsak. Sıfatını sonuna kadar kabullenmiş bu tavır…  “Ben senin kadrolu fahişen değil, metresinim. Yakışır bir hayat isterim.” ler… Kavgalar, çoğu da bu yüzden çıkan kavgalar bin türlü gönül alma numarasıyla yatakta bitmiyor artık.

Bir başkasının olduğunu öğreniyorum bir süre sonra.

2017 yılındayız. Aylardan mart. Günü bilmiyorum. 2017 yılının öğlen sonuna doğru bir saatinde camdaki buz çiçekleri aşağı doğru kaymaya başlıyor. Açtıkları yoldan ve ince kafes demirin ardından gökyüzünü görüyorum. Bulutsuz bir mavi… Kar yağacak, biliyorum. Bahar falan da yolda değil. Dudağımın kenarına bir sigara koydum. Gözlerimi kapıyor, dumanı ağzımdan bırakıp burnumdan içeri alıyorum tekrar ve tekrar. Neredeyse inanacağım kurduğum hayale. Kâğıdın yanarken çıkardığı cızırtıyı bile duyuyorum… Gözlerimi açıyorum, kar başlamış.

“Zift gibi tadın var.” Dudaklarını kaçırıyor benden. “Kar yağacakmış.” Arabayı nereye bıraktığımı soruyor. Biliyor aslında. Hep o aynı yokuşa bıraktığımı, biliyor. Moda Pastanesi’nin orada olduğunu söylüyorum. Çarşıda. Bakışlarıyla yüzlüyor yalanımı. “Yokuşa bıraktıysan diye sormuştum…” diyor. “Yokuştaysa araba bir an önce git sen. Kar yağacakmış.” Ara ara ayrı evlerde olmanın ilişkimize farklı bir tat kattığını da söylüyor.

Çağlayan’da kalıyorum o sıralar.

Bu konuşma olurken bacaklarını arsızca açmış, çırılçıplak yanımda uzandığını varsayıyorsanız eğer… Eskice bir gecelik vardı üstünde. Yarım kollu. Bir bigudileri eksik…

Dün gece kafamın içinde sesler büyüdü yine. Uykumun karanlık okyanuslar kadar derin olduğu öncemi özlüyorum.

Geçmeyen zaman!

Ete kemiğe bürünüp oturuyor yatağımın kenarına. Gözümü bir açıyor bir yumuyorum… Gitsin istiyorum. Her defasında başka geliyor karşıma.

“Seni maymun…” diyor. “Seni yaşlı maymun…” Bana gelirken yanında getirdiği tek varlığını böyle seviyor. Bir kafes ve bir sırt çantasıyla taşınmıştı Çağlayan’daki eve. Kafeste Max… Moda’ya yedi bavulla geldi. Ayakkabılar için de ayrı üç koli. “Kızını hiç aklından çıkartamıyorsun, değil mi?” diyor bir akşam, yeni aldığı çizmenin diğer tekini de dizinin üstüne çekerken. Çırılçıplak… Bordo renkli süet bu çizmenin kızıma çok yakışacağını düşündüğüm o anda sordu hem de… “Hiç çıkartmıyorsun aklından kızını değil mi?” Nasıl bu kadar emin olduğunu soruyorum?  “Hep aklında olan bir şeyi hiç konuşmaz insan da ondan.” diyor. Aynanın karşısında, aynadan bana bakıyor. “‘Ayrıldık’ de. De ki kızın seni hayatına alsın tekrar.” Hayatımın o olduğunu söylüyorum. Kızımın asla affetmeyeceğini bildiğimden… “Kimse o kadar acımasız değildir. Herkesin yumuşadığı bir yer vardır.” diyor. Yok! Kızım için öyle değil. Asladan geri dönmemeyi ben öğrettim ona...

Alaysıyor beni açık açık. “Asla, asla deme babacık…”

Ona hiç yakışmadığını düşündüğüm baharatlı bir koku kullanmaya başladı son zamanlarda. Yürüdüğü yerde asılı kalıyor aroması… Belki de o kokuya dönmüştür adam.

İnsan kurda kokarmış… Bir yerde okumuştum.

Köpeği gezdirdiği şu meşhur parkta tanıştıklarını söylüyor. Moda’da. Daha öncesi yok diye yeminler ediyor. Ağlıyor. Ağlarken güzel olan az kadın vardır. Türkan Şoray gibi o da. Ağlarken bile güzel. “Max onun köpeğiyle arkadaş oldu, sonra birden gelişti her şey.” diyor. Hiç inandırıcı bulmuyorum.

Neyi alıp veremedilerse artık adam telefonuma resimler atınca öğreniyorum ilişkiyi.

Boşanmam gerçekleştikten hemen sonra oluyor bunlar. Acır gibi süzüyor beni karım uzaktan adliyenin koridorunda. Otuz dört yılın bütün birikimini bırakıyorum geride… Yeter ki Sibel benim olsun… Yeter ki gitmesin. “Keşke karınla ortaklığını bitirmemenin bir yolunu bulsaydın.” diyor. “Müvekkillerin karında kaldı.” Elimde kalan az sayıdaki davayı da uzatmak lehime olurmuş. O heriften öğrendiğini varsayıyorum bütün bunları. Adam noter. Bekar ve genç! Pazularının şişkinliği giydiği o iğrenç Havai gömleğin altından bile belli olmuştu fotoğraflarda.

Yine az yemeye başlıyorum. Sporu bıraktım. Kalçamın bacağımla birleştiği yerdeki sarkmayı doladı diline. Horoz ibiği gibiymiş…

Eğleniyor benimle… Gülüyor!

Öldürüyorum ben de. Sonra da kafama sıkıyorum…

Max’a kim sahip çıktı acaba?

                                                                    * * *

“Bu ülkede mahkumlara ait bir hastane olmaması ne kötü değil mi?” diyor stajyer olan. “Gerçi bunun gibiler için fark eden bir şey olmayacaktı.” İşine bakmasını söylüyor hemşire. “Hadi ben döndürüyorum, sen çek altından çarşafı.” diyor. Sesi oldukça dik; “Bizi hastalığı ilgilendirir. Mahkumluğu değil.”

Gövdeme taktıkları hortumdan yemeğimi yollayacak birazdan mideme.

Demin yüzümü silerken bir de ağladığımı görüyor.

*Bu öykü, Sait Faik Abasıyanık’ın  bir hikayesindeki “Yalnızlık. Yalnızlık güzel. Güzel değil. Kavun acısı da ne?” cümle diziliminden esin alınarak kurgulandı. Anısına saygıyla…

 

Ş. Didem Keremoğlu
Gerçekedebiyat.com

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.