Kaçamak / Ahmet Yıldız

Öykü

Ahmet Yıldız bu öyküsünde, karanlık, grotesk bir fonda, insan psikolojisinin davranışları etkileyen bilinmezliğinde Gogolvari bir ironik biçemle gezinirken, okuru sanatçı ve sanat denen olgu üzerine düşünmeye de zorluyor.

Ahmet Yıldız

İnce tozlu bir yağmur yağıyor. Bir süredir bulutlar kararsız... (Ergin Yıldızoğlu)

Otomobilin camlarına küçük yağmur damlaları düşüyordu. Arada bir silecekleri çalıştırıp onların silinip yok olmalarını izlemek hoşuna gidiyordu ressamın. Otomobilini yeni yıkatmıştı yağmurun yağacağına aldırmadan. Pırıl pırıl yıkanmış bir otomobilin ıslanması daha da hoşuna gidiyordu. Bahar ayları ve nisan yağmurları, uzun kış geceleri boyunca buz gibi olmuş kalplerin çözülmesi demekti.  

Böyle bir tablo yapması gerektiğini düşündü bir kavşakta, tam kırmızı ışığa yakalanmamayı başarırken. Resmin bütün yüzeyine kar kozalakları egemen olmalıydı; yok yok, kara benzeyen gri-beyaz tonlarda bir vadiyi ele geçirmiş sağanak bir yağmur... Buğulu bir camın arkası gibi bir fon ya da. Eriyen karların etkisiyle büyümüş azgın bir dereyi kondurabilirdi şöyle orta yere. Üzerine spatulayla çizilmiş mor, kalın sürrealist çizgiler. Belki de duyumsamayı öne almalıydı. Yalnızca duyumsanmalıydı bütün bunlar, tabloya bakanlarca. Paleti fırçayı ele alınca çözülürdü her şey... Şimdi böyle tasarlasan da, sonuçta başka bir resim çıkıyordu her seferinde.

Her neyse; resim düşünmek istemiyordu artık. Eşini ve çocukları, kayınvalidesinin evine bırakmıştı. Bu gece evde yalnızdı. Küçük bir kaçamak yapmak istiyordu açıkçası. Günlerdir, aslında evlendiklerinden beri –yıllardır– eşinin ve kayınvalidesinin şefkatli baskıları altında yaşamıştı. Şimdi böyle bir zaman parçası yakalamış olması tuhaf bir boşluk duygusu yaratıyordu içinde. Amaçsızca araç kullanması, böyle tıngır mıngır gidişi, sağdan gidiyor olsa da trafiğin matematiksel düzenini bozuyordu; arkasından gelen sabırsız sürücüler bir süre sonra hırsla korna çalarak onu solluyordu.

Atölyesine dönmesi gerektiği yalanını söylemişti, ama bir türlü çalışmak istemiyordu işte. Bu sıcak yaşamında basit, şöyle herkesin gidebileceği eğlence merkezi bile yoktu. En iyisi küçük bir kaçamaktı onun için. Ama nasıl nerede yapacağını bilmiyordu ki.

Hava da iyice kararmıştı. Otomobilin kaloriferinden yayılan sıcaklık eklemlerini gevşetiyor, dışarıda yağmurdan ve soğuktan kaçınan, büzüşen insanlardan farklı, sıcacık bir yuvanın ve konforun içinde olmak tuhaf duygular uyandırıyordu.

Birden sokak lambalarının zayıf olduğu yerde bir karaltı gördü. Bir kadındı. Otomobiline doğru, kararsızca, belli belirsiz, elini kaldırmıştı. İçinde küçük bir ışık çaktı. Şans ayağına gelmişti. Bu bölgede bu saatlerde hayat kadınlarının müşteri aradıklarını duymuştu arkadaşlarından. Böyle hikâyeler duyardı her zaman, ama bir türlü ona rastlamazdı nedense. Otomobiliyle çoğu kez geceyarıları olur olmaz yollara çıkar, şansını denemeye çalışırdı. Ama bir türlü karşılaşamazdı bu kadınlarla. Arkadaşlarının hikâyesini kıskançlıkla dinlerdi.

Şimdi bir an bu şansı yakaladığını hissetti. Frenlere asıldı. Araba ıslak yolda oldukça tehlikeli bir hızla durdu. Kadın arabanın kapısını açmaya çalışıyordu. Ressam uzanarak içeriden kapıyı açtı. Kadın bir karaltı olarak içeriye süzüldü:

“Şuraya, aşağıya kadar götürebilir misiniz beni? Fena yağmura yakalandım…”

Ressam şaşırdı. Bu gerçek olabilir miydi? Kadının üzerinde geniş, vişneçürüğü renkte bodrum elbisesi vardı. Açık krem rengi bir yelek giymişti. Düz uzun saçları iki yana örülmüştü. Kalkık burnu, yüzüne soylu bir görünüm veriyordu. Bu soylu görüntüsü belki de hiç makyajının olmamasındandı. Birden şaşırdı. Hiç de çekici bir durumu yoktu kadının. İçinde en küçük bir duygu, istek, yabancı bir vücudun duyumsadığı, günahın ve aldatmanın yaratacağı nahoş duygu ve istek yoktu. Çıldırtıcı parfüm kokusuna boğulmamıştı arabanın içi. Tombul, kışkırıtıcı dizler yoktu ya da yerlerine sığamayan, dışarıya doğru fırlamış, kendilerine dokunulmaya, ezilmeye, ısırılmaya, okşanmaya çağıran göğüsler yoktu.

Ama işte almıştı bir kez kadını arabaya.

“Aşağıya nereye kadar?” diye sordu kısık, yutkunur bir sesle. Oldukça heyecanlanmıştı.

Kısa bir suskunluk oldu. Kadın durmadan yola, hemen arabanın ucuna, yakına bakıyor gibiydi.

“Benim evim şurada, yakında, biliyor musunuz?" dedi birden sevgiyle. Davetkâr bir yan vardı bu seste.

“Öyle mi?” diyebildi, heyecanını gizlemeye çalışan bir sesle.

İşler nasıl da kolayca ve olması gerektiği gibi akıyordu.

“İsterseniz gelebilirsiniz? Size çay yaparım.“

Böyle durumlarda aptalca bir iradesizlik sergilerdi. Kaç kadını çevirmişti böyle davetleri redderek. Hep olumsuz düşünür, çocuklar gibi utanırdı. Şimdi de tuhaf bir durumun olduğunu sezinlediği hatta bildiği halde tek kelime bile söyleyemiyordu. Ya da içinde gençliğinden geriye artık tortuları kalmış macera duygusunun etkisiyle konuşuyordu.

“Olur" dedi, kısık bir sesle. “Sen yolu tarif et yalnız.”

“Sevinirim” dedi, kadın yine sevecen, gece yaşamına alışmış, kalınlaşmaya yakın bir sen tonuyla, ikiz bir sesle.

Otomobilin kaloriferi gittikçe azıtmıştı. Düşük viteste gitmek motoru daha da ısıtıyordu. Gösterge levhalarının yeşilimsi canlı ışığının,  radyodan yayılan hafif müziğin, onda kadına karşı üstünlük duygusu yarattığını duyumsadı ve kendini güçlü hissetti. Ama kadının da tavırları değişiyordu:

“Şurada, bakkalın önünde durur musun?” dedi. "Yarım kilo beyaz peynir, biraz kaşar alabilir misin?”

Kadının emir vermeye başladığını anlamamazlıktan gelerek her şey yolunda dedi, içinden. Şimdiden bir şeyler aldırmaya başladı. Bu bir şeyler vereceği anlamına geliyordu işte.

Acaba rakı var mıydı? Beyaz peynir aldığına göre eh rakı da gerekir.

“Evde rakı var mı?”  Kadın bir şey söylemedi. Bir şey söylemediğine göre demek ki vardı. Kontak anahtarını da cebine alarak bakkala gitti. Şoförlüğü öğreten amcasının ilk öğüdü kontak anahtarını ne olursa olsun arabada bırakmamasıydı. Bu kuralı, aslında her şeyi unutmaya yakın beyni nedense hiç unutmuyordu. Kadın arabada oturuyordu. Yağmur şiddetlenmişti. Artık yarısı kırlaşmış saçlarının ıslanmasına aldırmadı. Otomobile bir paketle döndü.

Kadın caddenin arka tarafındaki ara sokağa dalmalarını söylemişti. Ancak sokaklar gittikçe karmaşıklaşıyordu ve sanki bu delik deşik, su birikintileriyle dolu, sokak lambalarının giderek cansızlaştığı yolu Mersedes için değil, altı yüksek yerli otolara göre yapmışlardı. Gecekonduların arasına girdikten sonra iki köpek ansızın önlerine çıkıp uzun süre havlayarak onları takip etti. Küçük bahçelerin, tek katlı, kiremit damlı evlerin arasından ilerliyordu. Toprak yollu, hiç görmediği bir mahalleye girmişlerdi.

Kadın gittikçe gerilen, soğuyan, mekanikleşen bir sesle emrederek yolu tarif ediyordu. Ancak, bunun sanki farkında olmuş gibi birden sesini yumuşattı.

“Ben,” dedi, “resim yapıyorum. Size göstermek isterim. Beğenirseniz satın alır mısınız'?”

Mercedes yarma tahtadan çitlerle örülmüş bir evin yanından gidiyorken sertçe frene bastı. Şaşırmıştı. Demek, kadın meslektaşıydı. Uzun süredir ona egemen olan pişmanlık duygusu yerini iyice utanmaya bırakmıştı. Belki de eşini tanıyordu. Büyük bir felaketin eşiğinde olduğunu duyumsadı. İyice ısınmış otomobilin içinde alnında ter taneleri birikmişti. Kaçamak bir bakış attı, kadının gerçek yüzünü gördü birden. Derin çizgilerle doluydu. Böyle genç kız gibi, bir kızılderili kızı gibi ikiye ayırıp ördüğü saçlarının yarısı ne yazık ki beyazdı. Geniş Asyalı yüzü kırışıklıklarla doluydu. Yaşlı bir kadınla karşı karşıyaydı. İyice pişman oldu.

Tam dönmeyi tasarlıyordu ki kadın, “Geldik,” dedi.

Kiremit damlı, bahçeli bir evin önünde durdular.

*

Elinde peynir paketiyle, kadının eski bahçe kapısını açmasını bekliyordu o aptalca edilgenliğiyle. Rezalet bir durumdu bu. Kendinden utanıyordu. Peynir suyu kesekağıdını ıslatmış, iğrenç bir biçimde eline akıyordu. Evde değil peynir yıkamak, dilimlemek için bile mutfağa hiç adımını atmadığını anımsadı.

Kadın önde, kendisi arkada eve girdiler. Tek katlı gecekondu evinin kapısı açılınca küf, rutubet ve karbondioksidin ekşi kokusu ve tanıyamadığı bir koku daha yüzüne çarptı. Küçük bir holdeydiler. Beton-mozaiktaşı karışımı halısız tabanın iki yanında açık kapılardan biri, iki yandan bir iple bağlanmış bezin altını kapattığı, üzeri kirli tabaklar dolu mutfağa, diğeri de belediye tuvaleti gibi koku yayan –belki de bu kokuyu yalnızca duyumsamıştı– tuvalete açılıyordu.

Kadın, kenara konmuş eski bir kanepeye, neredeyse iteleyerek zorla oturttu onu. Zayıf çıplak bir ampul tepede tedirgin titremelerle aydınlatma görevi görüyordu. Kıç üstü kanepeye otururken –düşerken– gözlerinin karardığını, neredeyse bir an kör olduğunu sandı. Dayanılmaz koku başını döndürmekteydi. Ayak tabanlarında soğuğu duyumsadı. Beton zeminden vuran soğuk, havaya asılı kokuyu da dondurmuş gibiydi. Kaçabilir miydi? Ama kadın sanki kaçabileceğini ondan önce anlamış ve neredeyse önüne set gerer gibi onu iki eliyle itelemişti.

Sonunda yorgunluktan, bezginlikten, pişmanlıktan ama aslında utançtan başını ellerinin arasına alıp tam bir teslimiyetle olacakları beklemeye başladı.

Kadın mutfağa doğru gitti. Peyniri kesekağıdından çıkarmaya başladı.

Adam birden kendini toparlaması gerektiğini fark etti. Belki bir yatak, bir yatak odası görmesi duygularının uyanmasına neden olabilirdi. Bir yatak düşüncesi bile, bu sıcacık, insanının kendini gevşetip insan olduğunu anımsatan konforun varlığı onu rahatlattı. Karşısında üçüncü bir kapı daha vardı ve yarı aralıktı. Ancak içerisi karanlıktı. Sızan ışıktan oranın yatak odası olduğunu anladı. Seks dediğin kirli olmalı azizim demişti bir ressam arkadaşı rakı muhabbetinde.

“Karşı oda neresi?” dedi, mutfaktaki kadına.

“Yatak odası” dedi, kadın.

Rahatlamıştı. Kalkıp yarı aralık odanın kapısını açtı. Açmasıyla kapaması bir oldu. Çünkü içeride sanki onlarca köz parçası parıldıyordu. Küçücük noktalar halindeki bu ateş topları kımıldıyorlarmış gibi geldi ressama. Kadın arkası dönük, mutfakta peynirleri dilimleyip bir çanağa koyarken gizlice yerine oturdu.

Kadın birden elinde çanakla hızla mutfaktan çıkıp odaya girdi. Işığı yaktı. Perdeleri sıkıca kapalı oda oldukça genişti. Yorganı arkaya doğru atılmış gri yatağın –muhtemelen bir zamanlar beyazdı– üzerinden dört adet iriyarı kedi fırlayarak kadının ayakları dibine toplaştılar. Kuyrukları 90 derece dik çanağa şöyle bir bakıp adamın yanına geldiler. Tüyleri kahverengimsi, gözleri ateş gibi, siyam kedisine benzeyeni, ayak parmaklarının arasını ve pantolonunun paçalarını koklamaya başladı. Tümden siyah ve oldukça iriyarı olanı kanepeye, yanına zıplayıp  omuzuna çıktı. Kulaklarını, kulak arkalarını neredeyse patileriyle hoyratça elliyordu adamın. Kedileri severdi sevmesine, ama şimdi bunlar böyle, tuhaf bir görüntüdeydiler. Pek sevilecek şeyler değildi. Sanki insanlara egemen, pervasız bir görünümleri vardı. 

Birden ürperdi. Kulağının dibinde hiç de dostça olmayan alev gibi nefesini duydu siyah kedinin. Başını çeviremedi. Çevirse belki gözüne tırnaklarını batıracaktı. Beyaz ve gri karışımı bir azmansa dizinin dibinde kıç üstü oturmuş, adamın gözlerine gözlerini dikmiş tüm hareketlerini izliyordu. Bakışları donuk, ürkütücü ve camyeşili gözleri sonuna kadar açıktı.

Dördüncüsü ise peynir çanağının dibinden ayrılmamıştı. Kadın odanın bir yerlerinde görünmez olmuştu. Biraz sonra kedileri çağıran sesi duyuldu. Kediler çanağın etrafına doluştular ve peyniri yemeye başladılar. Kimisi bir dilim ağzına alıp çanaktan çıkarıyor ve yarısını yere dökerek döşemelerin üzerinde yiyordu. Peyniri kediler için aldığını ancak kavradı adam.

Kadın elinde A4 ebadında birkaç resim kâğıdıyla gelip yanına oturdu. Ressam, kadının eski ve geniş eteğine sinmiş dayanılmaz kokuyu daha yakından duydu. Elindeki resimleri gösteriyordu. Yıllarca önce yapılmış eski, kötü, pastel resimlerdi bunlar. Çevresinde resimle ilgisi olmayan kirler ve lekeler vardı.

Ressam içine düştüğü gerçek durumu bir kez daha anlayınca başını yana çevirdi. Acı çekmek istemiyordu. İçini kocaman bir baygınlık duygusu kaplamıştı. Yoksulluk karşısındaki duygu, yaralı ama kalbi sökülen, ya da boğazlanan bir hayvan karşısında duyulan o dayanılmaz acıma ve insanlığından utanma duygusunun aynısıydı bu. Artık değil cinsel bir ilişkinin, konuşmanın bile ağır geldiği bir yabancılaşmanın içinde olduklarını ikisi de biliyordu. Daha doğrusu kadın bütün bunları daha önceden biliyordu. Ama ressam yeni anlıyordu.

Kadın, “Nasıl buldun resimleri?” dedi.

Ressam, kendini ressam sanan –gençliklerinin bir yerinde, kendilerini şair sananlar gibi ressam sananlar da vardı– bir deliyle baş başa olduğunu anlamıştı. Ancak böyle bir delinin evinin resim tablolarıyla, boya, beziryağı kokularıyla dolu olması gerekiyordu. Kokladığıysa ekşi karbondioksit, rutubet ve kadının eteğinin kokusuydu. Çevrede tabloları andırır bir şeyler de yoktu. 

“Güzel,“ dedi ressam; başını fazla belaya sokmak istemiyordu.

“Teşekkürler” dedi, kadın. “Satın almak ister misiniz?”

İşte bu olamazdı! Ressam yüzünü ekşitti. Her şeyin bir sınırı ve resmin de bir onuru vardı. Bu paçavralara para verilebilir miydi?

Bütün bu lanet dakikalar içinde ilk kez kendine geldiğini, bir şeylere karşı koymaya gücü olduğunu duyumsadı.

“Hayır” dedi, kalın ve ilk kez kendi sesiyle. “İmkânı yok alamam!”

Kadın birden, elinde resimler, iki büklüm kanepeye oturmuş gövdesiyle, kıçından zıplayan sert bir hareketle bir karış daha yanına yanaştı adamın. Çatlak ama sevimlileştirmeye çalıştığı bir sesle:

“Bak” dedi, “Şu, güzel bir resim değil mi? Almaya değmez mi sizce?”

“Hayır” dedi, ressam, başını iki yana sallayarak, kararlı biçimde.

Kedilerden beyaz ve azman olanı ayağının dibinde pantolonunun paçasını ısırdı birden. Ressam kollarını yukarıya kaldırarak ayağını da kaldırdı ve paçasını kurtardı. Kedinin bir tazınınki gibi kırpık kulaklarını görebiliyordu kanepenin dibindeki loşlukta. Sonra, pisi pisi demek için yüzünü tatlılaştırmaya çalıştı ama vazgeçti. Çünkü diğer kedi de yanına zıplamıştı. Kadınsa elindeki resim kâğıtlarını karıştırıp duruyordu. Sesi gittikçe sertleşiyordu.

“Demek beğenmediniz? Demek satın alınacak gibi değil resimlerim?” '

Kadına acımıştı bir an. Resimleriniz ne kadar kötü diyemiyordu. Ancak, inadı inattı.

Birden keskin bir acı duydu ayağında. Ay, diye ayağını kaldırdı. Diğer kedi de diğer ayağına yanaşmış ve çorabının üstünden ısırmıştı. Tam tekmeyi basmayı planlarken, acaba kuyruğuna mı bastım diye düşündü. Vazgeçti. Ancak kahverengi kedi dizinin üzerine çıkıp, gözlerini gözlerine dikmiş, kuyruğunu sinirli sinirli sallıyordu. Kulağının dibindeki ise oldukça ağırdı; omzundaydı.

“Hayır,” dedi. “Sorun o değil, ben almak istemiyorum.”

“Demek almak istemiyorsunuz,” dedi kadın.

“Evet, almak istemiyorum,” dedi ressam.

Omzundaki kedi birden kulak memesine yapıştı. Küçük bir çığlık attı ressam.

“Özellikle almak istemiyorsunuz demek,” dedi kadın.

Dizlerinin üzerindeki kedi milim şaşmayan bir tırmığı yanağına gönderdi ressamın. Eliyle yanağına dokunurken parmaklarındaki kaygan kanı gördü.

“Özellikle değil ama almıyorum işte,” dedi yine de ressam cesurca.

“Almalısınız,” dedi kadın, tehdit dolu bir sesle. Adam kulağındaki sıcaklığa elini götürdü. Avucu kan içindeydi. Koluyla omzundaki kediyi bir yana savurdu. Kedi korkmayan ve korkunç bir miyavlamadan sonra yine eski yerine gelmişti. Ressam:

“Tamam alıyorum,” dedi. Kanlı elleriyle cüzdanını çıkardı. İçinden titreyen parmaklarla bir beş yüz papel çekti. Kadına verdi.

“Resmime bu kadar mı değer biçiyorsunuz.” diye ağlamaklı bir sesle sordu kadın.

Kucağındaki kedi diğer yanağını da tırmaladı adamın.

“Ayıp ayıp,” diye söyleniyordu kadın. “Demek siz hiç resimden anlamıyorsunuz? Bir sanatçıya böyle davranabiliyorsunuz üstelik?”

Ressam iki parmağıyla cüzdanındaki bütün kalınlığı sertçe çekti, kadına uzattı. Kadın parayı almadan önce cüzdanın içinde bir şey kalmış mı uzanarak baktı, sonra adamın elindeki parayı alışkın bir hızla yeleğinin cebinde bir yerlerde yok etti. Resmin birini ressama uzattı istemeye istemeye.

“Birini mi veriyorsunuz?” dedi ressam.

“Ne sandınız?” dedi kadın.

Ressam bir an önce kendini dışarı atmak için geç bile kaldığını ancak anladı. Soygunun böylesini ilk kez görüyordu. Kapıdan çıkarken hep uzakta durmuş diğer kedi acı bir miyavlamayla sırtının ortasına zıpladı ve elbisesinden tırnaklarını geçirmeyi başardı.

*

Dışarıda yağmur şiddetini artırmıştı. Mercedesine bindiğinde kapıları kilitledi derin bir nefes alarak bir an gözlerini yumdu. Teneke çitlerle çevrili yolda, lanet kasislere aldırmadan eşinin, kayınvalidesinin ve çocuklarının sıcak kucağına ulaşmak için gaza bastı. Ancak birden, karısının sabah ütülediği gömleğinin, yanağının, kulağının kan içinde olduğunu anımsadı. Onlara ne yanıt verecekti? Bu kanları nasıl açıklayacaktı? Eliyle yanağını sildi, üstüne başına baktı. Kulağını yokladı.

Kan yoktu. Tertemizdi.

Ahmet Yıldız
(Genç Kyros'un Yazgısı, Everest yayınları, İst. 2002. s. 75)

ahmet yıldız
Gerçekedebiyat.com

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.