Gözcü

Öykü

"Baba, koş, Gözcü Amca ölüyor!"

Kalabalık dalgalandı, ben fırladım.

Öldü mü yoksa? Yok, canım, bir yanlış anlama olmalı, bir abartma. Ölmez ki o, ölmez, ö-le-mez!

Soluk soluğa peşimden gelen şu sıpa olmasa düş gör-düğüme inanacağım. Kötü bir düş; bir karabasan. Uyanıp bir bakacağım ki öyle bir şey yok; her şey olağan seyrinde. Düşüncemi okudu sanki, “baba yavaş, yetişemiyorum”. Gör-düğün düş değil, ben ne denli gerçeksem verdiğim haber de o denli gerçek, demeye getiriyor. Adı Ümit. Ümit! Adı da var-lığı da her zamankinden çok batıyor bana. Jöleli saçları dik dik, parıl parıl. Ağızda sakız, cak, cak. Çocukken aklı fikri ataride, toptaydı. Şimdilerdeyse giyim kuşamda, kızlarda, eğlencede. Uyar. Ne olsa 12 Eylül çocuğu, “tonton” dönemi ürünü. Meslek lisesini bitirdi geçen yıl. Üniversite kazanamadı. Kazanacağı da yok bu gidişle. Umurunda değil ki. Bir, topçu olacağım diyor, bir, popçu. Kestirmeden zenginlik peşinde. Bir halt olacağı yok. Ümit’miş! Ne ümidi? Ağzındaki sakıza döndü ümitlerimiz nicedir; balonu hava kaçırıyor, çürümüş gitmiş çiğnene çiğnene.

Gözcü ölüyor, ben neler düşünüyorum. “Ne oldu Gözcü’ye?” diye soruyorum. Vurulmuş, diyor. Bir şeyler daha söylüyor, duyamıyorum. Vurulmuş! Sözcük kurşun gibi saplanıyor.

kulağıma. Kulağımdan yüreğime. Yüreğim hem göğsümde hem kulaklarımda vurmaya başlıyor, çifte davul gibi: Vu-rul-muş, vu-rul-muş!

- Baba, yavaş!

Hızımı kesmiyorum. Kesemem. Soluğum kesilse de hızım kesilmemeli. Yetişmeliyim. Ölemezsin, demeliyim. Hele böyle bir günde… Direnmelisin, her zaman yaptığın gibi… Sana yakışan gibi…

Benim şom ağızlı sıpa geldiğinde fabrikanın kapısına yığılmış bekleşiyorduk. Yüzlerce işçi. Çoğunun karısı, çocukları; kiminin babası, anası, bacısı, kardeşi. Sucusu, simitçisi, cız-bızcısıyla satıcılar... Ana baba günüydü.

Bir aydır direnişteydik. Özelleştirme, diyorlardı. Fabrika satılacaktı. Yemek boykotları, gösteriler… Her öğlen kapı önündeyiz; pankartlarla, sloganlarla… Medya özelleştirmeleri destekliyor, sesimizi kendimizden başka duyan yok!

Hep o vardı başımızda: Cemal Usta, “Gözcü”. Sendikanın işyeri temsilcisi. Artık oldukça geçmişte kalmış, unutulmaya yüz tutmuş şanlı grevlerin yiğit gözcüsü. Genç işçilerin henüz tanışamadıkları grevlerin. Sırtında grev gömleği, her eylemde olduğu gibi. Grevde değildik oysa. Belki inadına. Grevi unutturmamak, genç işçilerin belleğine kazımak için. Belki de gücünü ondan alıyor, kim bilir? Gömleğin sırtı ve göğsündeki çark, altındaki “Grev Gözcüsü” yazıları solmuş. Gömlek yer yer eprimiş.

Sabah işe geldik ki kapı duvar. Yok, yok, kask-kalkan-cop. Panzerler, siren sesleri, basınçlı sular… Gözcü ortalıkta yok. Ölüm tehditleri alıyordu. İki gün önce yolu kesilmiş, tartak-lanmış. Bir şey olmamış gibi gülümsemeyi sürdürmüştü. Ama bu kez?..

Oğlumun yarı yaşındayım. Ustabaşı babama yemek götürüyorum. Zincirlerini parçalayan mavi tulumlu bir dev karşılıyor beni. Fabrikanın duvarı boyunda. Fırça bıyıkları dudaklarına  

sarkmış. Kaslı kolları damar damar. Göğsünde bir çark, altında bir yazı. Duvar rüzgârda dalgalanıyor. Çarklı zincirli dev, bir geri çekiliyor, bir üstüme geliyor. Çarpılmış gibi kalakalıyorum bir süre. Tek gözüm kapalı, ağzım açık, korku ve hayranlıkla izli-yorum onu. Altındaki yazıyı söküyorum: Ya-şa-sın 1 Mayıs!

Yazının dibindeki mavi bez parçası ilişiyor gözüme. Or-tasında yine bir çark, altında bir yazı: Gı-rev Göz-cü-sü.

Çarklı bez, devden kopup bana doğru ilerliyor. Bez değil uzun bir gömlek olduğunu algılıyorum. İçinde bir insan bulunduğunu da. Yüzüne bakınca şaşkınlıktan dilim tutuluyor. Zincirini koparan devin bıyıkları gülümsüyor bu yüzde. Kafam karışıyor, dev adamın küçülüp ayaklandığı, bıyık ve grev gömleği olarak bana yaklaşmakta olduğu sanrısına kapılıyorum bir an. Ufak tefek bir gövdesi, bir burnu, sevecen bir çift kara gözü ve minik bir çenesi olduğunu sonra algılayabiliyorum. Bir adım ötemde duruyor: “kimi aradın delikanlı?”. O’ydu.

- Babama yemek getirdim Gözcü Amca.

En çok ona “Gözcü Amca” dememden hoşnut kaldığını öğrendim sonra. Zamanla gerçek adının yerini alacağını bilemezdim. İmgesinin bıyıktan başlayarak devinki ile bütünleşip belleğime yerleşeceğini de.

O zamanlar kent uzun bir boşluğun ucunda puslu bir siluetti. Kentin beton ayakları hızla yürüdü, aradaki boşluğu kapattı. Son birkaç yıldır doymak bilmez bir canavar gibi ilerliyor. Bahçeleri, ağaçları ve çiçekleriyle yutuyor küçük evleri. Kat karşılığı verilen, bitişik bahçeli birkaç küçük ev bir anda yok oluyor. İnanılmaz bir hızla yükselen bir beton kule alıyor onların yerini. Daracık toprak yollar geniş asfalt şeritlere dönüşüyor. Yer beton, gök beton, insanlar beton, insanların yürekleri beton...

Yol ayaklarımın altında, gözlerimin önünde anılar... Grevler, grev kırıcılar, gösteriler, 1 Mayıs’lar… Grevlerde davul-zurna eşliğinde halaylar… Grev akşamlarında türküler; hep

bir ağızdan. Gözcü’nün fırça bıyığından yükselen gür sesi: “Başın öne eğilmesin…” Şimdi arabeskçisi, popçusu söylüyor bu güzelim türküleri, dinleyenler de göbek atıyor nedense. Ağıt da okunsa, neredeyse ezan da, oynar oldu insanlar ya, neyse…

Erken büyümeye zorlayan o çalkantılı 70’li yıllar… Kışkırtmalar, tuzaklar, kırılan fidanlar, akan kanlar… Kavga dolu, acı dolu, umut dolu, zor yıllar… 1 Mayıs’lar. Taksim Meydanı’na akan yüz binler. Yağan kurşunlar, ölüler, yaralılar. Üç kurşun yarasıyla hastanede Gözcü. Ameliyatlar, ölüme direniş…

Gri yılları kara yıllar izliyor. 12 Eylül, sıkıyönetimler, sokağa çıkma yasakları, ihbarlar, ev baskınları… Oğlunun saba-ha karşı yaka paça evden alınışı, tutuklamalar, işkenceler… Askeri cezaevleri, DGM’ler, idamlar… Grev yasakları, lokavtlar, geçim sıkıntıları… Yorulan, daralan, tekleyen, duran yürekler…

Onun yüreği yorgun, kırgın, ezik, biliyorum. Ama durma-malı. Direnmeli. Direnecek. Eski topraktır o. Dayanıklıdır.

Dik yamacı tırmanıyorum. Sağlı sollu apartmanlar; yıkılan gecekonduların yerine dikilen. Apartman manzaralı apartmanlar. Balkonları çamaşırlı, bahçeli değil oto parklı. Ağaçsız, çiçeksiz, kuşsuz. Cansız, çırılçıplak. Çocukları odalarında mah-pus. Sıra sıra demir-beton yığını. Aralarından geçen yol asfalt. Yer yer erimiş, çökmüş. Eski çöküntüler yamalanmış. Yolun iki yanında uçuşan naylon torbalar, eski gazete ve kağıt ar-tıkları. Aralarında plastik, cam şişeler; karton, teneke kutular. Ev hapsinden kaçıp bu çöplerin arasında oynayan çocuklar. Giysileri eski, kirli. Ellerinde plastikten, metalden oyuncaklar. Hazıra alıştırılmış, yaratıcılıkları köreltilmiş. Geleceksiz...

Dik yamaç bitti. Balkonlu-pencereli beton duvarın ardındaki eski küçük evler gözüktü. Türünün bu bölgedeki son kalanları. Bahçeleri ağaçlı. Konserve kutularında, yağ tenekelerinde fesleğenler top top; karanfiller, sardunyalar, hanım-eliler renk renk, mis kokulu. Büyüklü küçüklü meyve ağaçları,

domatesler, biberler; kimi meyveye durmuş kimi çiçeğe. Ki-minin çağlaları, kiminin olgun meyveleri çocukları kışkırtıyor.

İşte mavi boyalı demir kapı; onun bahçe kapısı. İşte bahçesi. Meyve ağacı, sebzeler, çiçekler… Kapıda “sokak köpekleri, kedileri”. Kedi yavruları. Tavuklar, civcivler. Kafeste kanaryalar.

Kalabalığı yararak minik bahçeyi geçiyorum. Yaklaştıkça ağlama-ağıt karışımı sesler taşıyor kapıdan. Acı gerçeğe yaklaşmakta olduğumu duyumsuyorum.

İşte orada, divana uzanmış yatıyor. Her zaman sevgiyle bakan gözleri kapalı. Fırça bıyıkları yayılmış, gülümsüyor.

Grev gömleğini istedim. Göğüs bölümünde taze açmış iki kan çiçeği. Biri “Grev”e, diğeri “Gözcü”ye denk gelmiş. Tam isabet!

Giydirir gibi serdim üzerine. İlk gördüğüm güne döndü. Boyu uzadı, pazuları şişti, mor damarlı kolları zincirleri kopardı, dev oldu yeniden.

Ali Günay
Gerçek Edebiyat

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.