Eşeğin namusu / Mehmet Ercan 

Öykü

Mehmet Ercan, ünlü İtalyan mizah yazarı Giovanni Guareschi'nin 'Don Camillo'sunu aratmayacak 'Çapo' seri öyküleriyle okurları eğlendirirken hallerimiz üzerine de düşündürüyor.
Çapo serisinin devam etmesi dileğiyle.

Eşeğin namusu / Mehmet Ercan 

Eğer köylük yerde yaşıyorsanız, mutlaka kapınızda beslediğiniz birkaç  hayvanınız vardır. Koyununuz yoksa ineğiniz, ineğiniz yoksa keçiniz vardır... Keçiniz de yoksa birkaç tavuğunuz mutlaka bulunur. Bu köyün doğal yaşamından kaynaklandığı için böyledir. Koyunların melemediği, köpeklerin havlamadığı, eşeklerin anırmadığı bir köye, köy denilebilir miydi? İşte bütün köyler gibi bizim köy de böyle bir köydü.

Diğer köylerden tek farkı, bizim burada ünü civar köylere kadar yayılmış, Çapo yaşıyordu. Bu da bizim köy için talihsizliklerin en büyüğüydü.

Köyümüzde sürüler halinde yayılan hayvanların başında koyun ve sığırlar gelirdi.

Diğerleri ise Allah’a emanet edilirdi. Tabii bunların kaderlerini de yüce Mevla belirlerdi. Geri dönerlerse bizim, geri dönmezlerse kurtların, kuşların payıydı. Bu hayvanların başında da atlar, eşekler geliyordu. Bunlar yaz geldi mi çayırlara salınırlardı. Binlerce yıllık bir köy geleneğiydi. Tabi bu hayvanların yaptıklarından, sahipleri sorumlu tutulmazlardı. Hatta hayvanlar bazen öyle şeyler yaparlardı ki, bütün köylülerce normal karşılanırdı. Kimse böyle çapkınlıkları ayıplamazdı.

Bu çayırlarda, benim de yayılan ve zaman zaman, heybetli heybetli anıran bir eşeğim bulunuyordu. Onu bir kuzu ile takas ederek almıştım. Kendisine çok iyi baktığım için oldukça güçlü kuvvetli bir hayvandı. Sırtına iki yüz kilo yük atsanız bana mısın demezdi. Böyle güçlü kuvvetli bir hayvana sahip olduğum için, kendim-le gurur duyuyordum. Öyle ya!... Bağım, bahçem yoktu ki onlarla gururlanayım. Traktörüm yoktu ki onunla sevineyim. Ben de kır eşeğimle gururlanıyordum.

Sırtına semeri atıp üstüne bindim mi dünyalar benim oluyordu. Altımda rüzgâr gibi gidiyordu. Değme atlar bile ona yetişemezdi. Bir zırlaması vardı ki bana ünlü türkücülerin nağmelerinden daha hoş gelirdi. O zırladıkça yağlarım lime lime erirdi. Böyle ahenkli zırlayan eşeğe, bu civarda rastlamak imkânsızdı. Mübarek sanki zırlamıyor, zurnacı Kazo gibi zurna çalıyordu.

Kötü alışkanlıkları, yok değildi. Çayırda ne zaman hemcinsi bir kancık gör-se, onlara rahat vermiyor, işlerini hemencecik bitiriyordu. Köyde, benim eşeğin tezgâhından geçmemiş dişi eşek yok gibiydi. Hatta hızını alamadığı zamanlarda, dişi atları şaplaklıyordu. Bu yüzden kısa sürede köyümüz zürriyetsiz yavru katır-larla dolmuştu. Bunların hepsi benim kır eşeğin veletleriydi.

Yukarıda da dediğim gibi, bu nazik durumlar köylülerce doğal karşılanırdı. Kimse böyle şeyleri sorun haline getirmezdi… Tabii Çapo’dan başka.

Bir gün, bizim kır eşek, çayırda otlanırken, Çapo’nun kancık eşeğini kovalamaya başlar. Kancık kaçar, bizim kır kovalar. Ora senin, bura benim derken, köyün etrafını bir iki kere turlarlar.

Çapo bu durumu görür. Av tüfeğini kaptığı gibi başlar eşekleri kovalamaya. Eşekler kaçar, Çapo kovalar… Bizim kır, Çapo’nun eşeğini, Çapo ise bizim kırı… Eh babam, deh babam derken, Çapo nefes nefese kalır. Bizim kıra yetişemez. Bizim kır, o zamana kadar Çapo’nun kancığını halleder.

Zavallı kır eşeğim, başına gelecekleri nereden bilsin?... Çapo, bizim kıra yaklaşıp kafasına nişan alarak onu vurur. Bizim kır, işin tadını çıkarmadan cansız yere devrilir.

İşte asıl hikâyemiz bundan sonra başlar.

Bana haber verdiklerinde önce inanmadım. Beni Çapo’yla karşı karşıya getirmek istiyorlar sandım. Sonucu kendi gözlerimle görünce inandım… Sevgili kır eşeğim, cansız boylu boyunca yatıyordu. Öldüğüne bir türlü inanmak istemiyor-dum. Artık yapabileceğim bir şey yoktu.

O an Çapo’yu elime geçirseydim, lime lime edebilirdim. Çapo da bunu tahmin etmiş olacak ki benden saklanıyordu. Bütün aramalarıma rağmen Çapo denen alçağı bulamadım. Kime sorduysam, “Bilmiyorum.” dedi. Anladım ki Çapo’yu benden saklıyorlardı. Belki de en iyisini yapıyorlardı. Çünkü, bir eşek yüzünden elimi kana bulamam işten bile değildi.

Köpüre köpüre eve döndüm. Üstümü değiştirdim. On yıllık eski siyah takım elbisemi sırtıma geçirdiğim gibi, soluğu ilçe adliyesinde aldım. Köylüler şikâyetçi olmamam için ısrar ettilerse de bildiğimi yaptım. Her zaman Çapo beni mahkeme-ye verecek değildi ya; bu sefer de ben onu şikâyet ettim. Çünkü davamda haklıydım. Haklı olduğum için kazanacaktım.

Şikâyetim hemen etkisini gösterdi. Savcılık karakola emir verdi, Çapo’nun yakalanıp getirilmesini istedi.

Öğleden sonra Çapo iki jandarma arasında adliyeye getirildi. Süt dökmüş kediye benziyordu. Pişman olduğu her halinden belliydi. Gene de savcının huzuruna çıktığında kendisini hiddetli ve şiddetli bir şekilde savundu. Eşeğinin namusunu koruduğunu, bunun için pişman olmadığını, gerekirse aynı şeyi bir daha yapabileceğini söyledi. Çapo pişman olmamıştı. Çapo, eski Çapo’ydu.

Savcı: “ Bu adamcağızın eşeğini nasıl öldürürsün? ” deyince, Çapo bilinen şeyleri tekrarladı:

“ Efendim, bu adamın eşeği, benim dişi eşeğimin namusunu kirletti, bunun için öldürdüm” dedi. “Öldürmeseydim de ne yapsaydım? Olan bitene göz mü yumsaydım?.. Sonra köylüler bana ne derlerdi? ”

Savcı: “Be adam eşeklerin namusu mu olur?.. Eşek eşektir!... Böyle eşeklikleri her yerde yaparlar!... Hiç kimsenin bunu bir namus meselesi haline getirdiğine rastlamadım. Bunu ilk defa sende görüyorum!” diyerek Çapo’yu haşladı. Çapo, köşeye sıkışmış boksörler gibi var gücüyle kendini savundu…. İyice bunaldı. Savcıya, “Dışarı çıkıp biraz düşünmek istiyorum ” dedi.

Savcı: “Tamam, sana bir saat müsaade, git aklını başına topla, sonra gene gel!” dedi kendisine.

Çapo kendisini savcının yanından koridora atar atmaz, ilk iş olarak bir sigara yaktı. Dumanı içine acı acı çekti. Kendi kendine, “Durumun, bu sefer hiç iyi değil oğlum Çapo. Bu sefer ayvayı yedin. Ya adamın eşeğinin karşılığını ödeyeceksin ya da kodese gireceksin.” dedi. Eşeği ödese, savunduğu düşüncelerini inkâr etmiş olacaktı. Düşüncesinde ısrar etse, içeri girecekti.

Ben ise uzaktan Çapo’yu izledim. Onun kafasından geçenleri merak ediyordum. Acaba ne yapacaktı? Eşeğimin zararını tanzim edip bu işi burada bitirecek miydi?... Yoksa Yargıtay’a kadar götürecek miydi? Çapo, bu işi uzatmasaydı çok iyi olacaktı.

Savcı, sonunda bizi yanına çağırdı. Çapo’ya sordu:

“Söyle bakalım neye karar verdin?... Bu adamın uğradığı zararı ödeyecek misin? Yoksa seni tutuklatayım mı? ” Çapo, kıpkırmızı kesildi. Savcıya daha önce söylediklerini tekrarlamakla yetindi.

Savcı: “Anlaşıldı sen içeri girmeden uslanmayacaksın! ” diyerek Çapo’yu ve beni mahkemeye gönderdi. Mahkemede de aynı şeyleri tekrarlayınca, hâkim Çapo için tutuklama kararı verdi.

O an, Çapo’nun yüz şeklini görmeliydiniz… Esmer olan Çapo kireç gibi bembeyaz oldu.

Sonunda Çapo tutuklanarak, iki polis eşliğinde cezaevine götürüldü.

Çapo’nun tutuklanması köyümüzde bomba gibi patladı. İlk önce köylüler bu habere inanmadılar, sonra gerçek olduğu anlaşıldı… Çapo’nun evi “Geçmiş olsun” diyen misafirlerle dolup taştı.

Çapo’nun karısı Zahe Kadın, saçını başını yoldu, kocası ölmüş gibi ağıtlar yakıtı. Köylü kadınlar, onu sakinleştirmeye çalışsalar da bunu bir türlü başarmadı-lar.

Ertesi gün Çapo’nun avukatı itiraz dilekçesi vererek, tahliye talebinde bulundu. Bu istek, savcılık tarafından uygun görülmedi. Çapo şimdilik cezaevinde kalacaktı.

Daha sonra cezaevinden aldığımız haberlere göre, Çapo içerde hayatının en muhteşem günlerini geçirmiş. Tabii buna çok şaşırdık. İçeride mahkûmlara maska-ra olacağını sanıyorduk. Hiç de öyle olmamıştı.

Cezaevlerinin âdetidir. Her hangi bir nedenden dolayı içeri düştüğünüzde, ilk önce bir hoş beş faslı geçilir; sonra sadede gelinir, sorarlar: “Ayıp olmasın ama buralara düşmenin sebebi hikâyesi nedir? ” diye. Çapo eşek davası yüzünden içeri düştüğünü kendisine uygun görmemiş olacak ki

“Namus belası gardaşlar!” demiş. Namus sözcüğü, cezaevlerinde, son derece saygı duyulan bir sözcüktür. Bu sözcük içeride akan suları durdurur, esen yelleri kestirir. Namus cinayeti işleyen kişilere büyük değer verilir, saygı gösterilir. Hele bu yaşta bir kişi işlemişse, değeri iki kat artar.

O günden sonra Çapo el üstünde tutulur olmuş. Yemeğini yapıp önüne koyuyorlarmış. Elini sıcak sudan soğuk suya değdirmiyorlarmış. Kirli donlarını bile mahkûmlar yıkıyorlarmış. Çapo, içerde bir kahramanlık timsali haline gelmiş. Cezaevi yönetimi olanları bilmesine rağmen, herhangi bir olay çıkmasın diye ses çı-karmamış.

Mahkeme günü gelip çattığında, Çapo tahliye edildi. Cezaevi, cezaevi olduğundan bu yana böyle tahliye görmedi. Bütün koğuşların kapısı açılmış, tutuklular ara koridorda askervari bir şekilde, Çapo’nun huzurunda esas duruşta beklemişler. Çapo namus ve şeref üzerine kısa ve özlü bir nutuk çekip bol alkış almış. Sonra da tutukluların omuzları üzerinde, cezaevinin iç kapısına kadar götürülmüş. Arkasından el sallanarak uğurlanmış.

Bu tablo karşısında, kaç defa cezaevine girip çıktığını unutmuş olan esrar, eroin ve kadın satıcısı Rıfo’nun gözleri yaşarmış, iri gövdesine aldırmadan çocuklar gibi ağlamaya başlamış. Neden ağladığını soran arkadaşlarına: “Bunca cezaevlerinde yatmışlığım var, böyle törenle gönderilen bir tutuklu görmedim. Kaç defa içeri-den tahliye olduysam, defol git, âdi pezevenk, git senden kurtulalım! dediler. Bir gün, ardımdan iyi söz söyleyene rastlamadım” deyip hıçkıra hıçkıra ağlamış. Ulan kıçı zurnalı dünya, hep zurnayla avuttun beni. Bir gün bu gariban oğluna, düğün faslından gün göstermedin. Hep boynumu deve gibi eğik koydun demiş. Bir daha içeri düşersem, bil ki bu namus meselesinden olacak. İlk iş olarak karısını satan kardeşimi vuracağım deyip gözyaşları dökmüş. Bundan sonra namussuz biri olarak yaşamımı sürdürmek istemiyorum. Kendime Çapo babayı örnek alacağım… Onun gibi namuslu biri olacağım arkadaşlar” diye konuşmuş.

Pezo Rıfo’daki bu değişiklik, tutukluları şaşırtmış, bunu Çapo babanın kerametine yormuşlar.

Kısa bir süre sonra, Çapo’ nun tahliye edildiği koğuşta kavga çıkmış. Kavgayı çıkaran Rıfo ile hırsızlıktan yatan Mızo’ymuş. Mızo,  nereden duymuşsa duy-muş, Çapo’nun namus davasında değil, eşek davasından içeri düştüğünü sağa sola söylemiş. Rıfo da bunu duyunca, Mızo’nun Çapo babaya hakaret ettiğini öne sü-rerek, Mızo’yu bir güzel hacamat etmiş. Kendisini komalık bir duruma sokmuş.

Mızo, öğrendiğinin doğru olduğunu söylemiş… Rıfo, “Ben Çapo babaya burada hakaret ettirmem. Kendisi burada yoksa ben varım” diyerek Çapo’yu savunuyormuş.

Olay cezaevi yönetimine intikal edince, gerçek anlaşılmış.

Rıfo, ne yapacağını bilememiş, gözünde ilahlaştırdığı, kirli donlarına var-ıncaya kadar yıkadığı insanın böyle çıkmasını kabul edememiş… Koğuşun içinde bir hayalet gibi dolaşıp durmuş. Kimseyle konuşmamış, hep susmuş. Rıfo, o gün-den sonra bir daha düzelmemiş.

Çapo cezaevinden tahliye olduktan sonra evine kapandı. Kimileri, bunun nedeninin, öldürdüğü eşeğime karşılık, kendi eşeğini vermeyi kabul etmesi olarak gösteriyorlardı. Çünkü Çapo, mahkemede kendi eşeğini bana vermeyi kabul ettiği için tahliye edilmişti. Bunun için içine kapanmıştı.

Kendisine, “Geçmiş olsun” diyen köylülere soğuk davrandı… Tahliye olduğundan bu yana, kahvehaneye uğramadı. Anlaşılan Çapo’nun süngüsü düşmüştü.

Mahkeme kararı gereğince, Çapo’nun bana vermeyi kabul ettiği eşeği almaya gelmişti sıra.

Köylüler Çapo’nun evinin oraya toplandı. Çapo ortalarda görünmüyordu… Sadece ortalıkta hanımı dolaşıyordu.

Çapo’nun hanımı, beni çağırarak boynuna ip bağlanmış hayvanı teslim etti.

Eşeğin ipini çekerek evime doğru gitmeye başladım. Köylüler de benimle birlikte geliyorlardı. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Kimi kahkaha atıyor, Çapo’ya imâlı dokundurmalarda bulunuyor, kimi ise bana övgüler düzüyordu. Sizin anlaya-cağınız bir davul, zurnamız eksikti. Gören de bizim gelin çıkardığımızı sanırdı.

Köylülerimizden Hüso, benim hanıma seslendi: “Fate kadın, gelinin ahırı hazır mı?”

Kalabalıktan bir kahkaha tufanı koptu.

Gülüşmeler, iki el silah sesinin duyulmasıyla kesildi. Silah sesinin geldiği yöne baktığımızda, öfke içinde ateş edenin Çapo olduğunu gördük. Hızla bize doğru geliyordu. Köylüler, Çapo’nun nasıl bir kişi olduğunu bildiklerinden, çil yavruları gibi dağıldılar… Bir ben, bir de ipini tuttuğum eşeğim kalmıştık.

Çapo tüfeğine yeni fişekler doldurarak, bana doğrulttu. Ben, “Tamam artık hayatım burada noktalandı” diye düşünürken, Çapo tüfeğini ateşledi... Bana değil, ipini elimde tuttuğum yeni eşeğime. Zavallı kancık olduğu yere devrildi. Bir iki debelendiyse de sonunda hareketsiz kaldı.

Çapo bana dönerek “Sana ‘Çapo’nun eşeğini aldım’ dedirteceğimi mi sandın!” diye bağırdı.

Hızla oradan uzaklaştı.

Çapo’yu izlemekten başka şey yapamadım. Çünkü Çapo yine yapacağını yapmıştı.

Kadınhanı Cezaevi/ 1999

Mehmet Ercan
Gercekedebiyat.com

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.