Dişçinin Karısı / Selim Esen

Öykü

Ankara, Cumhuriyetin ilanı ile birlikte gelişen Yenişehir, Güney’inde Kavaklıdere ve Çankaya, Batısında ise Bahçelievler ile anılırdı. Bahçelievler ileri teknoloji ile inşa edilen kooperatif evleriyle Başkent’in gözde yerleşim merkeziydi. Elit tabaka burada oturmayı tercih ederdi.

Dişçinin Karısı / Selim Esen

Bahçelievler’e adını veren, 1937’de 150 konutla yapımına başlanan, Türkiye’nin ilk konut kooperatifi olarak nitelendirilen yer, Bahçelievler Yapı Kooperatifi’ydi. Tek katlı ya da bodrumu ile birlikte iki buçuk katlı, büyük bahçeli evler 1939 yılında sahiplerine teslim edildi.

Semtin, hatta Ankara’nın ilk toplu konutları sayılabilecek ‘İsrail Evleri’ ise, adını yapımını gerçekleştiren İsrail firmasından alıyordu. Çocuk parkı, çarşı merkezi ve barındırdığı dükkanlarla dikkat çekerdi. Emek Mahallesi’nin kurulmasıyla bölge Batı’ya doğru gelişiyordu. “Bahçelievler’in orta mektebi arkası” diye anılan Emek Mahallesi, adını 1951 yılında kurulan Emekli Sandığı Memurları Ev Yapı Kooperatifi’nden almıştı.

Bahçelievler’de birbirini yatay ve dikey kesen ana yollar ve sokaklar rakamla numaralandırılmıştı. 4’üncü Caddeyi dikey kesen 64’üncü Sokak öğretim üyelerinin de oturmayı tercih ettikleri bir sokaktı. Sokak, Çarşı Bakkaliyesi’ne göre tarif edilirdi. Burayı tanınmış yapan bir başka özellik ise, Bahçelievler’deki tek yüksek öğrenim yurduna ev sahipliği yapmasıydı. Diyarbakır Erkek Öğrenci Yurdu sokağın hemen başındaki iki katlı ‘Beyaz Köşk’ adlı binaydı. Yurtta barınanların çoğunluğu Hukuk Fakültesi öğrencisiydi. Yurdun sağ çaprazında Ekonomi Doktrinleri Profesörü Dr. Mahmut Koloğlu, tam karşısında Devletler Hususi Hukuku Profesörü Dr. Osman Fazıl Berki, sol çaprazında da Anayasa Hukuku Profesörü Dr. Bülent Nuri Esen’in evleri vardı. Hocaların ortak özelliği, her üçünün de Paris Hukuk Fakültesi’nde doktora yapmış olmalarıydı, ama duruşları farklıydı. Koloğlu ve Berki daha çok içine kapanık, Bülent Nuri Esen güler yüzlü, cana yakındı.

64’üncü Sokak ve civarında oturan gençler arasında sonradan ünlenecek pek çok isim vardı. Altan Öymen ve sonraki kuşaktan kardeşi Örsan Öymen; lise öğrencileri Uğur Mumcu, Emin Çölaşan, Doğu Perinçek, Zülfü Livaneli vb. Yurt öğrencilerinin deyimiyle, onlar henüz çelik çomak oynayan yaşlarda olsalar da ağabeyleriyle ödevlerini yapar, onlardan üniversiteli olmanın önemini kavramaya çalışırlardı. İki kuşak da birbirileriyle söyleşmekten hoşnuttu. Yurtta kalanlardan sonradan siyasetçi olacak hukukçu Hikmet Çetin ve sanat eleştirmeni çıkacak Profesör Dr. Kaya Özsezgin gibi mesleklerinde ünlü kişiler yetişecekti. Yani 64’üncü Sokağa ünlüler sokağı da denebilirdi… Farklı gelenekten görenekten gelseler de mahalle sakinleri bir renk cümbüşü içinde ahenkli yaşarlardı.

Yurdun sahibi Kayserili iş adamı Ali Saraçoğlu dindar bir adamdı. O nedenle olmalı ki, binayı cami mimarisine benzer bir tarzda inşa ettirmişti. Ailesiyle binanın yan tarafında ayrı girişi olan iki daireli bir evde otururdu. İki oğlu bir kızı vardı. Üçü de sözleşmişçesine ilkokuldan sonra eğitime veda etmişlerdi.

Ankaralıların henüz televizyonla tanışmadığı radyolu günlerdi. Yaz gecelerinin vazgeçilmez eğlencesi açık hava sinemalarıydı. Gençlerin aklını çelen sahnelerin yer aldığı yerli, yabancı unutulmaz filmler gazoz-leblebi-çekirdek eşliğinde izlenirdi. Karakol Durağındaki Zevkli Sinema oldukça büyüktü. Seyirciler, toprak zemin üzerindeki tahta sandalyelerin rahatsızlığını bildiklerinden evlerinden getirdikleri minderleri kullanırlardı. Çarşı Durağındaki Gümüş Sineması ise, binanın teras katında, elli altmış kişilik küçük bir açık hava sinemasıydı. Adını üç katlı binanın girişindeki pastaneden almıştı.

Bahçelievler, İsrail Evleri, Mebus Evleri’nde siyasilerle, üst düzey Ankaralıların iç içe yaşadığı yıllar birbirini izlerken, semte Amerikalılar da yerleşmeye başlamıştı. Bahçelievler kendine özgü, insanların birbirine saygılı davrandığı bir semt olma özelliğini koruyordu. Ve… 64’üncü Sokakta hocalar öğrencilerinin göz hapsindeydi.

 “Hiştt, baksana Bülent Hoca!”

Gençleri heyecanlandıran Bülent Hoca değildi sadece. Asıl ilgi odağı bir başkası, Dişçinin karısıydı. Gerçek adını kimse bilmez, merak da etmezdi. Anton Çehov’un “Eczacının Karısı” öyküsündeki başat karakter gibiydi. Mahallelinin aklı fikri sokağa çıkması beklenen bu efsane kadındaydı. 64’üncü Sokağın 60’ıncı Sokakla kesiştiği yerde, Koloğlu Hocanın bitişiğindeki üç katlı apartmanın giriş katında otururdu. Yirmi yirmi beş yaşlarında, ince yapılı, orta boylu, dolgun göğüslü, geniş kalçalı tam bir sarışın bombaydı. Çakma değil, gerçek sarışındı. Hayali gençlerin rüyasına girip yüreklerini hoplatan bir afetti. Vamp kadın tanımı sanki onun varlığından esinlenerek söylenmişti. Makyajıyla giyimiyle ilgiyi üstünde toplardı. “Hükümet gibi kadın!” yakıştırmasından çok bir ressamın fırçasından çıkmışçasına alımlıydı. Saç şeklinden tırnak boyasına, göz boyasından ayakkabısına göz kamaştırır, hatlarını ortaya koyan dar pantolon giyerdi.

Gençlere göre o “Otobüs Durağı” filminin efsane oyuncusu Marilyn Monroe’nun ta kendisiydi. Tanrı özenmiş de yaratmıştı! Onu daha seksi haliyle görmek için baharın gelmesi iple çekilirdi.

Dişçinin Karısı mini eteği, yüksek ökçeli ayakkabılarıyla, yürüdüğü her yerde insanları kendine baktırırdı. Omuzlarını gösteren bluzlar, göbeğini açıkta bırakan etek ya da dar pantolonuyla, erkeklere hayal kurma olanağı tanırdı. Arkasından dedikodu yapan hemcinslerini hiç, ama hiç umursamazdı. Vücut dilini çok iyi kullanır, cinselliğini çok iyi sergilerdi. Erkeklerin duygularıyla oynamayı sanat edinmişti adeta.

Kalk borusu çalar gibi, “Saat 11.30’a geliyooor…” çağrısı gözleri sokağa kilitlerdi. Ardından, “Efsane geliyor!” sözü Yurdu hareketlendirirdi. Dişçinin karısının evden çıkışı Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ndeki bayrak töreni gibi zaman ayarlıydı.

“Ne mi oluyordu?” Daha ne olsun!

Çarşı Bakkaliyesinin teras katında saz çalıp türkü söyleyen Zülfü Livaneli ile klasik gitar ustası Savaş Çekirge çalışmalarına ara verir, alt katta sırasıyla, berber Kürt Osman, kuru temizleyici Cevat ve kardeşi, Manav Sait, turşucu İsmail ile kasap Hasan dükkanlarının önüne çıkar, yurt öğrencilerine mahalleli gençlerin de katılımıyla devasa bir izleyici kitlesi oluşurdu. Tören kıtası askerleri gibi başlar sola döner, soluklar tutulur, göz takibiyle dişçinin karısı 4’üncü Cadde’nin karşı yakasına geçirilirdi. Onca yüreğin kendisi için çarpması dişçinin karısının hiç de umurunda değildi.

Her gün aynı saatte, eşinin Çarşı Durağı, Gümüş Pastanesi’nin bitişiğindeki binada bulunan muayenehanesine giderdi. Bina girişindeki tabelada, ‘Diş Tabibi Orhan Aklan’ yazardı. Dişçinin bulunduğu binanın tam önündeki otobüs durağı seremoninin tetikçisiydi. Bahçelievler’in genç yaşlı bütün sakinleri belleklerine dişçinin karısını da yükleyerek otobüse biner, otobüsten iner bu duraktan evlerine dağılırlardı. Bahçelievler’den Dikimevi yönüne üç ayrı otobüs kalkardı. Bir de öğrenci otobüsü vardı. Sabah saat 7.30’da Bahçelievler’den Kolej’e, öğleden sonra saat 15.30’da da Kolej’den Bahçelievler’e tıklım tıklım öğrenci taşırdı. Mahallenin gençleri çoğunlukla Kolejliydi.

Dişçinin Karısı göz hapsinde geldiği dişçi muayenehanesinden akşamüstü de göz hapsinde fakat eşiyle dönerdi evine.

Ankara’nın soğuk kış günlerinde büyükler işinde gücünde, gençler okullarında olurdu. Gecelerin vazgeçilmez eğlencesi bu kez kapalı sinemalardı. Büyük Sinema, Ulus ve Ankara Sinemaları, elit tabakanın uğrak yerleriydi. Ama mahalleli Karakol Durağındaki “Renkli Sinema” yı tercih ederdi. Sinema çıkışı konuşulup tartışılanlar, Rüzgâr Gibi Geçti (Gone With The Wind, 1939) filminde Clark Gable’ın “klark çekmesi,” Vivien Leigh’in afişlerdeki şuh bakışları gibi dedikodular olurdu.

İlk yazda Başkent’in ağaçları çiçeğe durduğunda her yer şenlenir, insanlar sokaklara dökülürdü… Bilindik birkaç lokanta kaldırım üstlerine masa atar tanıdık müşterilerini ağırlardı. Üniversite öğrenciler ise, yurtlarında yine sıcak bir çorba peşinde olurlardı.

Adı üstünde bahçeli evlerden oluşmuştu semt… Semt sakinleri yazın sıcağında bahçelerinde, çimlerin üzerinde mutluydular. Henüz deniz kenarına gitme lüksü yerleşmemişti. Gidenler, bronzlaşıp dönenler parmakla gösterilirdi. Kadınlar akşama yemek hazırlığı yapardı. Bakla, fasulye ayıklanır, çocuklar avutulur, çaylar kahveler içilirdi. Katlı yapılardan oluşan “İsrail Evleri”nde ise, yaşam biraz daha farklıydı. Balkonlar işlevseldi. Saksılarda yetiştirilen çiçeklerle bahçe özlemi giderilirdi. Kapı önlerine çıkılırdı, Diyarbakır Yurdu’nun öğrencileri de kimseyi rahatsız etmemeye özen göstererek kapı önünde sessizce vakit geçirirlerdi. Ancak hocalarının balkon ya da bahçedeki görüntülerine takılmaktan kendilerini alamazlardı.

“Gelin gelin, Bülent Nuri Hoca balkona çıktı.”

Herkes pencerelere ya da balkona koşardı. O günlerde Anadolu bir yana Ankara’da bile şort giyme alışkanlığı yoktu… Ya Profesör olmak! Haşa, Tanrı katıydı.

64’üncü Sokağın sevilen ismi Profesör Esen, üzerinde şortu, özellikle pazar günleri bahçesinde gülleriyle uğraşırken yurt öğrencilerinin ilgi odağı olurdu. Sabahları evinden çıkıp fakülteye gitmesi de tören niteliğindeydi. Arabanın garajdan çıkması, garaj kapısının kapatılması… Başında Lenin kasketiyle direksiyona geçip 4’üncü Cadde’ye yöneldiğinde saatler 07.30’u gösterirdi. Hoca’nın yola düşmesi Ankara Radyosu’nun “memleket saat ayarı” gibiydi…

Yurda el sallar, “Günaydın gençler” derdi. Gür sesi sessiz sokakta yankılanırdı.

 “Yav bu Hoca kaç dil bili?”

 “Çoh dil bili!”

 “Bu dilleri nasıl ögrenmiş?” vurgusu kuvvetle seslendirilirdi.

 “Bah hele lo, Hukukta neden yabanci dil yohtir?!”

Gençler fırsat buldukça kendi şiveleriyle konuşurdu. Karşılıklı soruları, sorgulamaları biraz da kendilerine model aramalarındandı. Batıya özgü Adabı Muaşeret kitabını adeta ezberlemişti kimileri. Gelecekte Profesör olup onun gibi şort giymek, pipo içerek gazete okumak, yabancılarla onların dilinde konuşmak düşlerini süslerdi. Öğrenci öğretmen ilişkisi nasıl mesafeliyse yüreklerini hoplatan dişçinin karısı da bir o kadar ulaşılmazdı.

Bu satırların yazarının babası olan Bülent Hoca bu dünyadan göçeli neredeyse 47 yıl oldu. O yıllarda üniversite öğrencisi olanlar şimdi doksanlarına merdiven dayadılar, mahalleli gençler de 79 yaşlarını sürüyor olmalılar.

Dişçinin karısı mı?

Kim bilir… Belki hayatta, belki de cennette hurilerin arasına karışmıştır…

64’üncü Sokak derseniz, tüm değerlerimiz gibi, o da yitti gitti, varlığından eser kalmadı.

Selim Esen
Gerçekedebiyat.com

Yorum

ömer zülfü livaneli (doğrulanmamış) Pt, 28 Mart 2022 - 12:31

Selim bey merhaba

Yazınız beni o günlere götürdü. Elinize sağlık. Sizlerden biraz küçüktüm (şu anda 75) ama bahçenizde sıcak simitin cevizle birlikte yenmesini tavsiye ve ikram edişinizi unutamam. Çok lezzetli gelmişti. O güzel evinize, bahçenize, babanıza ve size hayrandık. Daha sonra maalesef efsane babanızla Yıldırım Bölge askeri koğuşunda buluştuk. Bu anıları Sevdalım Hayat adlı kitabımda anlattım. Okumadınızsa göndereyim. Mümkünse yazışmak, buluşmak isterim. Saygılar

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.