Bir küçükburjuvanın acıları / Aysel Özakın

Öykü

 Aysel Özakın

Selma bugün para harcamaktan hiç sakınmıyordu. Öyle bir sofra donatacaktı ki... Çerkez tavuğu, sigara böreği, yaprak sarması, cacık, pilâki... (İşte bizim mutfağımız, işte Türk mutfağı) Selma’nın yemekleri Türk arkadaşları tarafından da çok beğeniliyordu. Bazı arkadaşları takılıyordu ona: “Selmacığım sen burada lokanta açsan en kısa zamanda milyoner olursun vallahi.” Şaka olarak da söylense parlak bir fikir. Ama bir lokantanın mutfağında düşünemiyor kendini Selma. Evinde iyi bir aşçı olmayı seviyor.

Selma Karstad’dan' dopdolu iki plastik torbayla çıktı. Yorgundu; Türkiye’deyken alışverişi kocası yapıyordu.  Ama burada kocası sabahın beşinde işbaşı yapıp hava kararınca eve döndüğü için Selma çalıştığı anaokulundan çıkıp alışverişi de yapıyordu, ev işleri, çocuklar...

Almanya’da yorgunluktan başka ne gördük ki? Ama şimdi çocukları okullarından ayırıp nasıl döneriz? Buranın okul sistemine alıştılar. Daha önce dönebilseydik... O zaman da anarşi belâsı vardı. Şimdi çok şükür ortalık duruldu. İzne gittiğimizde gördük. İnsanlar artık korkmadan geceleri sokaklarda  dolaşıyor. Sinemaya gazinolara, ahbap gezmelerine gidebiliyor. Hayatta en önemli şey emniyet duygusu. Meselâ şu Kreuzberg’de de bir sürü serseri türedi. Alkolikler, hipiler, işgalciler. Eve biraz geç dönsem yüreğim ağzıma geliyor. Hele şu Araplardan ödüm kopuyor. Son zamanlarda da kara kara Sirilankalılar doldurdu etrafı. Bu Alman hükümeti onlara karşı tedbir almakta haklı tabii. Kendi hükümetine başkaldıran, suç işleyen soluğu Almanya’da alıyor. Almanya da gitgide anarşi yuvası haline geliyor.

Selma boylu boslu bir kadındı. Tayyörlerini Türkiye’de diktirmişti. Boynuna ipekli eşarplar bağlar, zarif, topuklu ayakkabılar giyerdi. Almanlar Türk kadınlarının zevk sahibi olduğunu görmeliydi. (Türk kadını deyince Almanların gözünde yalnız kısa boylu, başörtülü, kalın çoraplı esmer bir kadın imajı canlanıyor. Bizim Anadolu’nun köylerinden gelen kadınlarımız...) Köylü kadınların şöyle başörtülerini atmalarını, güzel pardüsöler giymelerini, saçlarını kestirmelerini çok isterdi Selma.  Bunu bir başarabilselerdi belki Almanlar onları, bizleri bu kadar küçümsemezlerdi. Yine de Anadolu’nun köylerinden gelip burada işçi olarak çalışan çilekeş kadınların şık giyimli, kendini beğenmiş Alman kadınlarından daha iyi yürekli olduğuna inanırdı Selma. Hemen samimi oluverirler, içlerini dökerler, adres verirlerdi. “Bizim Anadolu’lu insanımız saygılıdır. Kendisi yemez misafirine yedirir. Oysa Almanların biraz çıkarına dokun hemen sana düşman olurlar.”

Selma çoğu zaman derin bir yalnızlık duyuyordu. Çocukları büyüdükçe kendi arkadaşlarıyla beraber vakit geçirmeyi tercih ediyorlardı. Kocası ise ya yorgun argın televiz yon seyrediyor, ya da dışarda arkadaşlarıyla buluşuyordu. Selma (“Bizim kadınlarımız” diye sözettiği kadınları iyi kalpli buluyordu ama camdaki görgü, bilgi, sosyal seviye farkı...” Selma’yı onlardan ayırıyordu. Birkaç memur kadın arkadaşı vardı ama onlar da biraz Almanlaşmışlardı. Randevularla görüşüyorlardı. (Ayrıca her zaman fikirlerimiz uyuşmuyor. Galiba burada hepimizin sinirleri bozuldu.)

Selma evinin basamaklarını çıkarken nefes nefese kalmıştı. Kırk üç yaşındaydı ve çok neşesizdi. “Buraya hiç gelmemiş olsaydık!” Bazı arkadaşları ona şöyle diyordu: “Selmacığım burada bu kadar çok sıkılıyorsan toparlan git Türkiye’ye öyleyse.”

Ama çocukların okulu... Kocasının orada kendi başına bir iş kurabilmesi için daha çok sermayeye ihtiyacı var. Türkiye’de hayat pahalılığı yıldan yıla artıyor. Selma plâstik torbaları duvara dayayıp kapıyı açtı. Şimdi bu evden memnundu. Kaloriferliydi, sıcak suyu vardı. Daha. Önceleri  tuvaleti dışarda olan evlerde bile oturdular. Mobilyalar, halılar, perdeler, yatak odaları, artık her şey Selma'nın zevkine göreydi. Evi her zaman pırıl pırıldı. “Bir de Türklerin pis olduğunu söylerler. Kendi hipilerine baksalar!”

Selma kocası ve çocuklarıyla evin düzenini bozdukları zaman kavgaya tutuşurdu. Ayakkabılarını çıkarıp girişteki ayakkabı dolabına yerleştirdi. Terliklerini giydi. Üstünü değiştirdi. Yapacağı yemekleri kaç gün önceden tasarlamıştı. Üç dört saatta hepsini hazırlayabilirdi. Elleri öylesine alışkındı ki... Hava kararıken yemekler mermer tezgâhın üstüne sıralanmıştı.

Selma banyoya koştu. Mizanplili, kabarık saçlarının bozulmaması için başına kıyılan dantelli başlığını geçirerek duş aldı. Sıkıntılarına, yorgunluklarına en iyi gelen şey yıllık bir duş almaktı. Kurulandıktan sonra sık sık yaptığı gibi tartıldı. Şu kiloları atmak ne zordu!  “Sıkıntıdan yiyoruz.”

Empirme jarseden eflâtun elbisesini giydi. Makyajını tazeledi. Kulaklarının arkasına, göğsüne parfüm sürdü. Şimdi gerçekten mükemmel bir kadın olarak duyuyordu kendini. Ama dengine düşmüş müydü? Ne gezer! Kocası pek öyle iltifat etmeyi, gönül almayı bilmeyen bir adamdı. Konuşkan da değildi. Şimdiden yaşlı bir adam oluvermişti. Saçları ağarmış, dökülmüş. Ama kocasından başka hiçbir erkeği düşünemezdi Selma. 'İdeal bir ev kadim ve ideal bir anne’  olmaya çoktan karar vermiş, gururlu bir kadındı…

Almanlar teker teker gelmeye başladılar. Bu arada kocası da geldi. Herkesi memnun etmek Selma’ya düşüyordu. Güler yüzlüydü: “Misafire surat asılır m?” Almanlar çiçeklerle geldiler. Şimdi çok naziktiler, yumuşaktılar. İşyerindeki kırgınlıklar unutuluvermişti. Selma’ya kompliman yağdırıp duruyorlardı:

“Evin ne güzel?” “Selma ne kadar şıksın?” “A bu yemeklerin hepsini sen mi yaptın?” “Selma harikadır!”

“Ah”, diye düşünüyordu Selma, “ikiyüzlü olmadıklarına bir inansaydım!”

İnanmıyordu. Almanlar’ın birdenbire nasıl sert olabildiklerini, kavgaya tutuşup, nasıl ağır konuştuklarını birçok kere görmüştü. Salondaki, beyaz kolalı bir örtüyle kaplı yuvarlak yemek masasının çevresine oturttu onları. “Bir kadınla bir erkeği yan yana oturtma”ya özen göstererek...  Modern bir Türk kadını olduğu belliydi Selma’nın. Yoksa böyle giyinmeyi, böyle davranmayı burada mı öğrendi? Türkiye’yi tanımayan Almanlar pekâlâ böyle düşünebilirler.

Selma’nın kocası Kemal, konuk ağırlama konusunda karısı gibi telâşlı ve özenli değildi. Daha çok Almanlar konuklarına nasıl davranırlarsa o da öyle davranmaya çalışıyordu. Almanların Türklerle ilgili görüşlerini de pek umursamıyordu artık. N e istediğini bilen bir adamdı. Şimdiden Türkiye’de iki daireleri vardı. En çok özlediği şey İstanbul’da gün doğmadan sandalla denize açılmak, balık avlamak, bir de yaz akşamları balkonda rakı sofrasına oturabilmekti. Karısının yakınmalarına, hastalıklarına, sık sık Almanları çekiştirip durmasına da pek aldırdığı yoktu. Türkiye’de yaşasalardı sanki daha mı mutlu olacaklardı? Karısı orada da yakınacak birçok şey bulurdu. Kemal burada da efkâr dağıtmak için arkadaşlarıyla, buluşup tavla atabiliyor, hatta rakı sofrasına oturabiliyordu. Hayat böyleydi işte. Ne eksik ne f azla. Alınteriyle yaşayanlar için böyleydi. İçinde bir tek pişmanlığı taşıyordu yalnız: Şöyle saçlarını savurarak kahkahalar atan, kocacığım diyerek gelip gelip bir öpücük konduran, zaman zaman da güzel sesle şarkı türkü söyleyen bir kadınla hayatını birleştirememiş olmak!

Ama hakkını yememek lâzım. Selma yuvasına düşkün, namuslu ve hamarat bir kadındır. Zamanla heyecanlar kayboluyordu.

Kemal Alman konuklara Türkiye’nin havasından, turistik yerlerinden sözediyordu şimdi. Selma da yiyecekleri masanın üstüne yerleştiriyordu. Genç kızlığında eve görücüler gelmiş gibi heyecan içindeydi doğrusu. Böylesi bir ağırlamadan sonra belki iş arkadaşları artık onun görüşlerine, önerilerine biraz daha önem verirler, ona aklı ciddi konulara ermeyen bir kadın gibi davranmazlardı.

Yorgunluktan mı nedir, elleri titriyordu Selma’nın. “Yardım edebilir miyim?” diye soruyordu meslekdaşlarından birinin kocası. “A yok teşekkür ederim. Herşey hazır.” Eve gelen misafirlere iş göstermek Selma’nın hiçbir zaman yapamayacağı bir şeydi. Hele bir erkek misafirin yardım

Selma Al manya’da daha yirmi yıl yaşasa bile Almanların davranışlarını taklid etmeyecekti. Türk örf ve adetlerini en iyi şekilde temsil etmek! Selma nedense böyle bir görevle yükümlü buluyordu kendini.

Ne o? Niçin kimse çerkes tavuğunun tadına bakmıyor?”

 Hay Allah, bir tadına baksalar? Selma’nın en değerli sanat eseri o. Börek yiyorlar, salata alıyorlar, pilâki... Henüz sarmayla çerkes tavuğuna dokunan yok.

“Buyrun” diyerek çerkes tavuğunu gösteriyor Selma. “Teşekkür ederim” deyip yüzlerini çeviriyorlar. Yoksa kirli bir şey gibi mi görünüyor gözlerine?

Birden Frau Braun uzandı yaprak sarmasına. Tabağına aldı. Sonra ucundan ısırdı. Selma göz ucuyla izliyor.

“Ah” dedi, birden. “Tanıdım. Dolma! Yunan yemeği değil mi bu?”

 Selma o atalarından devraldığı misafir saygısını bir an unutabilseydi elini masaya vuracak, Yunanlıların nasıl Türk yemeklerini taklid edip turistlere Yunan yemeği diye yutturduğunu, bunun gibi daha birçok şeyi, müziğinden tut da, şarabına kadar nasıl Türklerden çaldıklarını bağıra çağıra söyleyecekti!

Ama Selma Türk kadının hanımefendiliğine leke sürmemek için yalnızca alaycı bir gülümsemeyle:

“Hayır Fra Braun, dolma öz be öz Türk yemeğidir" diye karşılık verdi.  

Aysel Özakın
(Kanal Boyu, Yazko Edebiyat, İstanbul 1982, s. 59)
Gerçekedebiyat.com

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.