Zülal Kalkandelen’in Devlet Bahçeli analizi üzerine

Zülal Kalkandelen, Devlet Bahçeli

Cumhuriyet yazarı Zülal Kalkandelen, 18 Kasım tarihli ve “Bahçeli’nin halkı aptal yerine koyan dönüşleri” başlıklı yazısında, “siyasi tarihimizin en hızlı dönüş yapan” kişisi olarak nitelediği Devlet Bahçeli’nin, yakın tarihten geriye doğru, birbiriyle çelişen açıklamalarına değindi, bunları örnekledi.

Ancak yazar, bu çelişkilerin nedenlerini okura sunmadı. Çünkü bunları kendisi de bilmiyor.

MHP’nin genel başkanının, en tutarsız gibi görünen siyasi manevrası, şüphesiz ki AKP’yle ortak olması. Tayyip Erdoğan’a yönelik, siyasi eleştiri denemeyecek, küfür niteliğinde sözler söyleyen Bahçeli’nin bugün niye onunla birlikte yol yürüdüğü ise, henüz ve maalesef, geniş kesimlerce, anlaşılmış değil.

Konunun dönüş veya tutarsızlık olarak görülmesi ise sürece doğru perspektifle yaklaşılmamasından kaynaklanıyor. Kalkandelen’in yazısı vesilesiyle buna ilişkin birkaç şey söylemek gerekli.

Öncelikle, konu Bahçeli değil MHP. MHP ile beraber, BBP ve Vatan Partisi.

Bir dönüş olduğu söyleniyor, oysaki dönüş falan yok. MHP’nin AKP’ye sözüm ona muhalefetinin nedeni AKP’nin, başta “Kürt sorunu” olmak üzere pek çok konuda, devletin güvenlik bürokrasisinin (iktidarlardan bağımsız) geleneksel tutumunu yok sayarak politika yapmasıydı. Öcalan ve Kandil’le görüşerek, AKP, “kırmızı çizgiler”i ihlal etmişti. Bu süreçte legal Kürt siyasetine de alan açılmış; HDP, kendisine sunulan meşruiyet sayesinde, 7 Haziran’da, 3. parti olarak TBMM’ye girebilmişti.

Milliyetçi Bahçeli’nin, İslamcı Erdoğan’a en çok laf ettiği dönem, açılım, çözüm süreci günleriydi. MHP’nin AKP’ye muhalefet ettiği düşünülen yıllar o yıllardı. Muhalefet ettiği düşünülen diyorum; çünkü Bahçeli’yle beraber ulusalcılar, Kalkandelen gibi Kemalistler de üzerinden seneler geçmesine rağmen, AKP’nin o gün ne yapmak istediğini, MHP’nin buna neden itiraz ettiğini hâlâ anlayamadılar.

Bu vesile ile kısaca buna da değinelim. Çözüm süreci, saydığımız kesimlerin zannettiği gibi, Öcalan’a özgürlük, PKK’yla dostluk demek değildi.

AKP, Irak’ın kuzeyinde kurdurulan devletin batısında, yani Suriye’nin kuzeyinde oluşacak (oluşması için çaba harcadığı) yeni özerk-bağımsız bölge sayesinde, ülkemizin güneyinde, Barzani’nin de desteğiyle, bölgesel bir güç olmayı planlıyordu.

Zira bu bölge sayesinde, Irak Kürdistanı Akdeniz’e bağlanacak, petrol ticaretinden pay alınacaktı. Yani ABD’nin Orta Doğu’daki hami rolünü, kısmen Türkiye üstlenecekti.

Bunun için de elbette çatışmasız bir ortam gerekli idi ve (Esad’ın kesinlikle devrilmesi, ayrıca) PKK’nın tasfiye edilmesi gerekiyordu.

Bu yüzden AKP’liler, “Kürt sorunu”nun özüne dokunmadan, Türkiye Kürtlerine hak kırıntıları verecek; PKK’yı silahsızlanmaya razı edeceklerdi. İstedikleri buydu. PKK da bunu biliyor ama hazır otuz yıl sonra müzakereler başlamışken, fırsat bu fırsat, devletten bazı ödünler koparılabileceğini düşünerek kapıyı aralık tutuyordu. 

Sonuçta, Selahattin Demirtaş, AKP’nin planlarını bozdu Tayyip Erdoğan’a, seni başkan yaptırmayacağız, diyerek PKK-AKP masasını devirdi. Bunun “bedel”ini de bugün ödüyor.

Dönersek… 7 Haziran’da, AKP, işlerin kötüye gittiğini anlayınca, güvenlik bürokrasisinin, hatta devletin diyelim, “Kürt sorunu”ndaki “güvenlikçi tutum”una, daha önemlisi, geleneksel Kürt siyasi düşmanlığına sarıldı. PKK bir yana, AKP’ye oy vermeyen bütün Kürtlere, özelinde HDP’ye savaş açtı.

İşte, bir “devlet partisi” olan MHP (ve andığımız diğer iki parti) bu yüzden AKP’nin yanında! Bahçeli’nin geçmişte söylediklerinin hiçbir önemi yok bu yüzden.

MHP, kendi siyasi çizgisinde oldukça tutarlıdır. Muhalif sıfatlı kişilerin dönüp dönüp Bahçeli şunu dediydi bunu dediydi, diye hatırlatması; Allah Allah nasıl oldu bu dönüş diye, sorması bence asıl tuhaf olan!

Kalkandelen de bunlardan biri. (Yazar, köşesinde başkaca örnekler de sıralamış ama fark etmez, dönüş gibi görünen her şeyin bir açıklaması var.)

Tarihsel, toplumsal, politik olaylar birbirlerine sıkıca bağlıdırlar ve hepsinin ilk kerteden son kerteye kadar belirleyeni ekonomidir, üretim ilişkilerdir, üretim araçlarının mülkiyetinin kimde olduğudur.

Sürekli laiklik, cumhuriyet, Atatürk diyerek yazılar döşenmek kolaydır ama biraz da olayların iç yüzünü, nedensel bağlarını sorgulayabilmek gerekir.

Aksi takdirde (tıpkı Zülal Kalkandelen’in son süreçte yakınlaştığı SİP-TKP gibi) reel siyaset sahnesinde var olamazsınız.

Küçük burjuva solculuğundan öteye gidemezsiniz.

En fazla, Halk TV’de programa çıkarsınız!

Alper Erdik
Ggerçekedebiyat.com