Ukrayna göçleri

Ukrayna göçleri

“RUSYA-UKRAYNA SAVAŞI SONRASI FİYATLAR UÇTU! KİRALAR 2 BİN LİRADAN 20 BİN LİRAYA ÇIKTI!  Savaşın ardından Ukraynalılar daha önce tatil için geldikleri Antalya’ya yerleşmeye başladı. Talep artışıyla beraber ev kiralarının fiyatı beş katına kadar yükseldi, bazı bölgelerdeki astronomik fiyatlar ise tepki çekti. İki ay önce 2-3 binden kiracı bulan daireler bugün, 15-20 bin TL’ye kiraya veriliyor.” https://www.mynet.com/[i]

YENİ YÜZYILDA YENİ BİNYILDA

2010’lu yıllar ABD’nin bütün eski Sovyet toprakları üzerinde faaliyet yürüttüğü yıllardı.  Bunların sonucu olarak Doğu Avrupa devletlerinin bazıları Avrupa Birliği’ne (AB), bunların bir kısmı da NATO’ya dahil edildi.  NATO’nun üye sayısı çok arttı.  Bunun anlamı, ABD’nin Doğu Avrupa yönünde yayılmasıydı. ABD silahları ve ABD üslenmesi bu yeni NATO üyesi devletler içinde de bulunduğundan NATO bu şekilde Avrupa dışına yöneliyordu.

ABD, Ukrayna’ya önem verdi, siyaseti ektileri, faşist unsurlara destek verdi ve iktidarı ele geçirmek için darbe girişiminde bulundu. Hiç ortada yokken bir komedyen olan televizyon “showman”ini yönetime aday yapıp arkasına geçti, seçtirdi de.

2022’ye gelirken ABD, Ukrayna’nın da NATO’ya alınacağı propagandasına hız vermişti. Ama Rusya’nın bunu kabul etmeyeceğini bilmesine ve Putin’in buna razı gelmeyeceğini açıklamasına rağmen. Ukrayna’nın NATO’ya alınması Rusya için kırmızı çizgiydi. Artık anlamı sadece kışkırtma ve tahrik olan 2022 yılının Atlantik propaganda makinası, ölçüyü kaçırdı, bardağı taşırdı. Yaşadığımız günler olarak yaşananları herkes bildiğinden bundan sonrasından söz etmeyeceğiz, ama Ukraynalıların göç “macerası” üzerinde duracağız.

Ukrayna son iki aydan beri büyük bir göç yaşadı, halen de yaşamaya devam ediyor. Milyonlarca insan ülkesini terk etti ve terk etmeye devam ediyor.

Ukrayna, Avrupa’nın doğusunda olduğu için en kolay göç güzergahı, karayolundan Avrupa’nın “gelişmiş” ülkeleri oldu. Zaten nüfusun büyük kısmı ve göç edenlerin çoğunluğu gitmek için zengin olan ülkeleri hedeflemiş. Nedeni, Sovyetler Birliği döneminde en gelişmiş, en sanayileşmiş, en zengin Cumhuriyet olan Ukrayna, dağılmadan sonra perişan bir duruma girmiş, ekonomi bozulmuştu, pahalılık, işsizlik ve durgunluk kitleleri bunalıma sokmuştu. Bütün bunlar, ülkeden kaçış isteği dalgasının altında yatıyordu.

ABD emperyalizminin Rusya’yı sıkıştırma stratejisi, Ukrayna’da sorun yaratma şekline dönüştüğünden, Atlantik cephesi buna hazırlanmıştı. Batı dünyası Rusya düşmanı yapılmış, Avrupa ülkeleri mağdur olacak Ukrayna’ya “yardıma” hazır hale getirilmişti.

Böylece kendilerine göç başlamadan Ukrayna göçünü ister durumdaydılar.

Göç başladığında da, göçe sevindiler, teşvik ettiler. Bu, bir süre devam edecekti.

Göçün altyapısı, üstyapısı budur.

Ukraynalıların 20. yüzyılda da büyük bir göç öyküleri bulunuyor. Ve bu göçün ilk hedefi ise Türkiye olarak İstanbul. Bizleri ilgilendirmesi, tarihinde yer alması bir yana, bugünkü göçle bağıntısı yönünden önem taşımakta.

20. YÜZYILDAKİ ‘UKRAYNA GÖÇÜ’

1918 yılı başından 1922 yılı sonuna kadar Ukrayna sahillerindeki üç limandan, Odesa, Sivastopol ve Yalta’dan, yüz binlerce Büyük Sovyet Devriminden kaçan insan çeşitli özellikte gemi, vapur, şilep, küçük tekne, kruvazör, zırhlı, artık ne buldularsa onlara tıkışarak Karadeniz’e açıldı ve belki yüzde 99’u İstanbul’a geldi.  Çok az bir kısmı Varna’ya gitmiş.

Bu göçün ayrıntısına girmeden buna neden Ukrayna göçü dediğimizi açıklayalım. Çünkü bu göç her yerde “Rus Göçü”, “Beyazların[ii] Göçü”, “Beyaz Rusların Göçü”, “Çarlığın aristokratlarının göçü” gibi geçmekte. Elbette bunlar kısmen doğru, ama Ruslar yanı sıra, Rus aristokratları yanı sıra, bu dönemde en çok Ukraynalılar ülkelerini terk ettiği için aslında bu kitlesel kaçış, Ukraynalıların göçüydü. Çünkü Kırım ve daha batıdaki sahiller de dahil bütün bölge Kızıl Ordu tarafından kuşatılmış durumdaydı, sözü edilen limanlar Ukrayna’nın limanlarıydı. Ayrıca o günün şartlarında Rusya’nın başka yerlerinden bu limanlara gelebilenlerin sayısı fazla olamamaktaydı. Zamanın imkanlarıyla her zamanki seyahatlerin pek mümkün olmadığı, tren yollarıyla bir yerden bir yere gidilemediği durumda göçün gövdesinin ağırlığının Ukraynalılardan oluşması kaçınılmazdı. Dolayısıyla, 20. yüzyıldaki Karadeniz’in kuzeyinden İstanbul’a göçün, en azından “Ruslar ve Ukraynalılarca yapıldığı” düşünülse de, göçenlerin çok büyük ve ezici bir çoğunluğu Ukraynalıydı.

Ülkesini terk etmek isteyen ve limanlara doluşanların yüzde kaçının gemilere binenler olduğu bilinemez, ama yola çıkabilenlerin önemli bir kısmının Ukrayna’daki yüksek sınıflara ait paralı kimseler olduğu da kuşkusuzdur. Zaten kaçma ihtiyacı duyanlar ve hatta ayrılma zorunluluğu olanlar da onlardı.

DONANMASIYLA KAÇANLAR DONANMALARLA KAÇANLAR

Beyaz Ordu subaylarından Amiral İvan Konstantinopovich Petrospesioty, 41 gemilik donanmasıyla Kızıl Oldu’dan kaçıyordu, karadan ayrılırken güvertelerini çok sayıda başka kaçan insanlar doldurmuştu. Amiral donanmasını, İstanbul’a vardığında Boğazdaki İtilaf devletlerine teslim etmiş, bütün mürettebatla birlikte İstanbul’da kalmıştı.  Dokuz dil bilen amiralin daha sonra şehir hatlarının Şirket-i Hayriye vapurlarında uzun yıllar kaptanlık yaptığı biliniyor (ölümü 1950; “Ailesinden olanlar halen İstanbul’da yaşamaya devam ediyorlarmış”).[iii]  Yüzlerce kişiden oluşan mürettebatın ise kendi aralarında ilişkileri olmuşsa da ne olduklarını kimse bilmiyor, mesleklerine uygun işlerde çalıştıkları da mümkün olamamıştı herhalde.

Fransa, bir şey yapamadan Akdeniz’de boşta dolaşan savaş gemilerini Ukrayna sahillerine gönderiyordu, bir iş çıkar mı diye (Çarın generallerinin Devrime direnen Beyaz Ordularına yardım etmek gerekiyordu!). Amiral Dumesnil komutasındaki donanma Kırım’a geldiğinde, gemilere binmeye çalışanları silahla önlemeye çalışmışlardı. Kaynaklar sık sık ateş açıldığından söz ediyor.

İngilizler, İtalyanlar ve hatta Amerikalılar ise filolar göndererek göçe katkıda bulunmaya hevesliydiler, katkılarını esirgemediler.

İngiliz Amirali Seymour’un komutasındaki bir filo 1920 martında 2 bin Beyaz Ordu subayını “kurtarmış”tı!

İngiliz Amirali Bristol, daha 1919 yılında Nahma adlı gemisini Odessa’ya göndermişti. Sonraları, (bizler için ünlü o) Amiral Bristol, filosuna bağlı destroyerlerle Sivastopol’dan da seferler düzenlemişti!

Amerikalı Amiral Mc Cully, Overton ve St. Louis adlı zırlılarıyla Yalta’dan 500’ü yaralı binlerce Beyaz Ordu subayını “kaçırmıştı”. Karadeniz’in ortasında makinaları bozulduğundan yolda kalmış tıka basa “yolcu” dolu bir Rus savaş gemisi Orion’u kurtarmak ve yedeğine almak da bu filonun görevi olacaktı.

14 Aralık 1920’de, 7 802’si yaralı ve hasta olmak üzere 118.963 kişi Anadolu yakasındaki Moda iskelesinde karaya çıkarılmıştı. Yıl sonunda İstanbul’da 150 bine yakın Ukraynalı ve Beyaz vardı.

1920 yılında 138 savaş gemisi birçok sefer yaparak on binlerce insan taşımıştı.

Savaşın galipleri, başta İtilaf devletleri, onların yanı sıra ABD’siyle birlikte Avrupa-Batı dünyası, hepsi karşıdevrimciler olarak Beyazların yanında, Devrim Rusya’sının karşısındaydı. Birleşmişlerdi. (Bugünkü gibi aynı şekilde, Rusya’ya karşı olmak temelinde birleşmişlerdi. Fark, o günkü Sovyetlerin liderinin Lenin, bugünkü Rusya’nın liderinin Putin olmasından başka bir şey değildi.)

GÜÇ BELA İSTANBUL

Ukrayna’dan İstanbul’a gelenler, hem “tehlike”yi ilk hissedenler ve hem de varlıklı oldukları için imkanı olanlar olarak soylulardı. Yanlarına yükte hafif pahada ağır neleri varsa sadece onları alabilmişlerdi.

İstanbul, savaş sonundaki günlerde “Mütareke İstanbul’u”ydu, işgal altındaydı.

Beyoğlu’nda Tünel’in yanında olan İstanbul’un önemli ve dikkate değer güzel binalarından Rus Elçiliği, mültecilerin hep gittiği ama içeriye bir türlü alınmadığı bir yerdi. Tanzimat Döneminde yapılmış elçilik, görüntüsüyle sığınılacak bir yer gibi duruyordu, ancak ne yazık ki çok duyarsızdı! Ukrayna’ya ilişkin herhangi bir resmi kurum, kuruluş ve yapı zaten İstanbul’da bulunmuyordu.[iv]

Değerli eşya ve paralarıyla gelenler önemli bir sorun yaşamayacaktı.  Ama herkes aynı durumda değildi.

Osmanlı devleti başına geleni karşılamak istiyordu. İstanbul’a gelenler öncelikle İstanbul içine yerleştirilmeye çalışıldı, fakat ilk birkaç sefer sonrasında sayı çok arttığı için “o vakitler İstanbul dışı olarak kabul edilen Florya, Yeşilköy, Hadımköy, Sancaktepe ve Çatalca gibi yerlerde kamplar kuruldu”.[v]

Daha sonraları buralar da yetmedi, Çanakkale’ye, Gelibolu’ya sevkedilmişler ve oralara yerleştirilmişlerdir.  Ege’deki ve Selanik ile Pire gibi Yunanistan kentleriyle adalara da götürülenler vardır.

Bu göçün yaşandığı günlerde İstanbul nüfusu 500 bin civarındaydı. Bu sayının yarısından fazla yeni bir nüfusu barındırıp yedirmesi içirmesi doğaldır ki mümkün değildi. Yatacak yer sorunu çözülemez durumdaydı.  O günlerde otel ve pansiyonlara dönüştürülen ikametgahlar, yalılar, köşkler, konaklar, bu aniden ve beklenmeden gelişme gösteren sektör, müthiş bir patlama yapmış, İstanbul’un turizme ilk büyük açılımını gerçekleştirmişti!

Artan nüfus nedeni ile ortaya çıkan mesken buhranı, kiraların yükselmesi ve genel olarak hayat pahalılığını beraberinde getirdi.[vi]

Önemli olan, bu sığınmacıların İstanbul’un toplumsal hayatını çok yönlü olarak etkilemiş olmasıydı. Paralı ve zengin olanları, İstanbul’un az sayıdaki saray gibi otellerinde kalırken, büyük çoğunluğu Prens Adalarının (Büyük Ada, Heybeliada, Burgaz Adası ve Kınalıada) ile Kadıköy ve Moda semtlerine yerleşmişti. 

İstanbul’un sefahat hayatı ise çok yüksek bir düzeye çıkmış ve olağanüstü bir şekilde “zenginleşmiş”ti.

Yanlarında “servetleriyle gelenler dışındaki soylular” ve getirdikleri para ve mücevherleri kısa bir süre sonra tüketenler ki bunların aşağı yukarı hepsi Ukrayna’nın zenginleriydi, çeşitli işlerde çalışmak zorunda kalmış, büyük bir kısmı sefalete düşmüştü. Kontesler, baronesler, prensesler, ve elbetteki eşleri, çoğu hayatlarında hiç bir iş yapmamışlar olarak, zor durumdalardı.

O günlerin sokak manzaralarında Ukrayna’dan gelen “Beyazlar” şöyle anlatılıyor: “...Çarın ordularına mensup her soydan Rus subayı; bu sonuncular paçavralar içindeydiler, ama çok mağrurdular.  Göğüsleri madalya doluydu, pantolonlarında ise delikler vardı.”[vii]

Lüks randevuevleri “soylu sermayeler”le çoğalırken, en alt düzeyde genelevlere düşenlerin hesabını tutan yoktu. Üç genelev semti olan İstanbul’un resmi fuhuş hayatı da değişim geçirdi. İntiharların duyulması, öğrenilmesi bile mümkün olmuyordu. Açlıktan ve bazı hastalıklardan ölenlere, oradan kaldırmak için yetişmek sorundu.

Soylu “Beyaz” kadınlardan en kötü işlerde çalışmak durumunda kalanlar yanında, çoğu müzik eğitimli olduğundan bir kısmı piyano hocası ve şan dersi öğretmeniydi. Fransızca, Almanca, Latince gibi Avrupa dilleri dersi verenler bir zaman geçince hep bu “beyazlar”dan olmuştu. Avrupa dillerini bilen kimi soylu kadın ve genç kızlar mürebbiyeler olarak zengin evlerine kapılanabilirlerse kendilerini kurtulmuş sayıyorlardı.

Kadınların çiçek, oyuncak satıcılığı yapabilenlerin durumları nispeten iyiydi, ama sataşmalardan ve tacizden kurtulmaları zor oluyordu. Sığınmak için kaçtıkları bir yer sonradan “Çiçek Pasajı” adını alacaktı.

“...kocalarını, o yıllarda ’Haraşo’ diye adlandırılan güzel ve açık saçık Rus kadınlarından kıskanan kadınlarımızın, ‘Asri Kadınlar Cemiyeti’ adında bir dernek kurarak, 1922’de bir basın toplantısı düzenleyip, Rus kadınlarının meyhanelerde, kahvelerde garsonluk yapmasının, tombala oynatmasının, sigara satmasının yasaklanmasını ve ‘ahlaka mugayir’ davrananların da sınır dışı edilmesini istemeleri” bir kitapta konu edilmişti.[viii]

Bir Çarlık generalinin en lüks otellerden birinin kapısında resmi üniformasıyla görevli olması, dünyanın her yerinde pahalı otellerin girişlerinde özel ve süslü, acaip kıyafetli karşılayıcılar geleneğinin doğmasına yol açacaktı. 

Rus barları, pastaneleri Pera’yı kapladı. Bir lokantanın aşçısının ya da şefgarsonunun bir prens ya da general olması, duyuruyla ilan edilmesi, reklam olarak çok işe yaramaktaydı. Lüks Rus lokantalarının kimisi yakın zamanlara kadar ünlerini sürdürmüş ve ilgi görmüştü. Sayıları oldukça çoktu (Rejans, Turkuaz, Ayazpaşa Rus Lokantası, Maxim, Garden Bar[ix], Moscovite, Georgi Carpitch, Medved, Rose-Noir, Splendid, Cherezade, Novotny, Kievski, Kit-Kat Restoran, Dulber, De Caucasse, Sarmatov, Dore 16, Petrograd, Nisuaz vb.[x]). 

"...gazetelerde ‘Beyaz Ruslar geldi; Türklerin, Rumların ve Ermenilerin işlerini ellerinden aldı’ şeklinde” yazılar yayınlanmıştı."[xi]  Buna karşın İstanbul’un toplumsal hayatı önemli değişiklikler geçirmiş, sokağın görüntüsünde yenilikler olmuş, geleneksel sokak satıcılığına eklenmeler yaşanmış, denizden yüzmek amacıyla yararlanma gibi yenilikler o günlerde başlamıştı.

SONRASI...

1924 yılı içinde soylu sığınmacıların bir kısmı Amerika’ya gitti (daha doğrusu ABD ve İngiliz “hayırsever kuruluşları” tarafından götürüldü). Zaten bir kısmı, zamana yayılmış olarak başka ülkelere geçecekti. Gelenlerden 12 bin kişi kadarı Ukrayna’ya geri döndü.[xii] Ukrayna’dan gelenlerin 1924 yılından sonra kalanları 65-90 bin kadardır.[xiii]

Çoğunluğunun Ukraynalı olduğu bu Beyaz Rus sığınmacı olgusunun etkisi 1940’lı yıllara kadar sürdü.[xiv] O yıllardan sonra bu ilk göçün izleri tamamen silinmedi ama ne olduğunu bilmediğimiz adetlerin ve usullerin o göç döneminden sonra ortaya çıktığı rastlantılarla anlaşılır olacaktı.

BUGÜNKÜ UKRAYNA GÖÇÜ

Ukraynalıların son göçünün içinde gene Türkiye’nin bir yeri var. Özellikle İstanbul, İzmir, Antalya gibi büyük kentlerle Ege ve Akdeniz sahil şeritlerindeki önemli merkezler açısından.

Eskiden Rusya’nın en zengin ve varlıklı bölgesi olan Ukrayna’nın bugünkü çaresiz vatandaşları 2022 yılının mart-nisan aylarında “fırsat bu fırsat diyerek” ve “fırsatı değerlendirek” Almanya gibi ülkelere kapağı atmaya çalışırken, zenginleri de bizim tatil yörelerimizde yaşamayı seçmiş bulunuyor.

Bu Türkiye göçü bugün zengin Ukraynalıların göçü (elbette bu zenginler arasında ülkelerinden kaçmak zorunda olmadan gelen Ruslar da var). Türkiye ekonomi tarihi ilerde, MS 2022 yılında lüks konutların satış ve kiralanma rayiçlerinin Ukraynalıların göçü yüzünden büyük bir patlama yaptığını ve bu olağanüstü patlamanın o dönemde bu alanda Türkiye’yi en fazla etkileyen olgulardan biri olduğunu kaydedecektir! Hatırlatalım, aynı durum, Ukraynalıların İstanbul’a 20. yüzyılda geldikleri zaman da yaşanmıştı. 

Ukraynalıları tanıyorduk ama unutmuştuk. Bugün yaşanılanların o yıllarda aynı şekilde yaşandığını da.

Nisan ayının 20’si itibarıyla 85 bin Ukraynalı kalıcı olarak Türkiye’ye gelmiş bulunuyor. Çeşitli yollarla gelenlerin halen devam etmekte olduğunu düşünecek olursak bu rakam mayıs ayında 100 bini geçecek demektir. Bu yüzden Türkiye, özellikle mesken-barınma fiyatları bakımından daha da beklenmedik artışlara sahne olacak demektir.

Zenginlerin göçleri her şeyden önce emlak piyasasında ve genel anlamda pahalılaşmada istenmeyen sonuçlara yol açıyor.

NOTLAR

[i] https://finans.mynet.com/haber/detay/emlak/rusya-ukrayna-savasi-sonrasi-fiyatlar-uctu-kiralar-2-bin-liradan-20-bin-liraya-cikti/441108/.

[ii] Rusya’da aristokratlardan “beyazlar” diye söz edilirdi (bugün dilimiz Türkçeye de girmiş bulunan üst sınıflar anlamındaki “beyaz” sözü buradan gelmektedir), yalnız aristokratlar subay olabildiği için de ordu “Beyazların Ordusu”ydu. Devrimden hemen sonra Çarın generallerinden Denikin, Kolçak, Vrangel, Alekseev, Kornilov vb. toplayabildikleri askerlerle karşıdevrimci ordular kurdular. İngilizlerin silah ve para dağıttığı bu orduların hepsi o günlerde “Beyaz Ordular” diye anıldı. Doğal olarak Beyazları ve Beyaz Orduları ezen ordular da Devrimin silahlı güçleri olan Kızıl Ordu’ydu. 

[iii] Eser Tutel, “O zamanlar Kaptanlar da Kaptandı hani...”, İstanbul Dergisi, Ekim 1996, s. 93 (Eser Tutel, Şirket-i Hayriye, İletişim Yayınları, İstanbul 2008).

[iv] İstanbul’daki bir Rus kilisesini konu edinen bir yazarımız 19. yüzyıl Rus-Türk ilişkilerinin önemli bir safhası olan Kırım Savaşı yıllarını ve dönemini özetlemiş; bkz. Necati Güngör, “Savaş Simgesi Bir Tanrı Evi: Kırım Kilisesi” (Bir Taşralının İstanbul Nostaljisi, Yılmaz Yayıncılık, İstanbul 1992, s. 66 vd.).

[v] “Ruslar ve Ukraynalılar Yıllar Sonra Aynı Yerde... / Harvard Arşivindeki Dolmabahçe”, Hürriyet, 30 Mart 2022, s. 4.

[vi] Doç.Dr. Tülay Alim Baran, Mütareke Döneminde İstanbul’daki Rus Mültecilerin Yaşamı, s. 122; bkz. https://atamdergi.gov.tr/tam-metin-pdf/159/tur.

[vii] Helena ve Stefanos Yerasimos, ”Yitik Bir Kentin Düşleri ve Kâbusları”, İstanbul 1914-1923, İstanbul 1997, s. 136; akt. Baran, s. 122.

[viii] Zafer Toprak, ”İstanbulluya Rusya’nın Armağanları Haraşolar”, İstanbul Dergisi, sayı 1, 1992, s. 76 ve

Demirtaş Ceyhun, Ah, Şu Biz “Kara Bıyıklı” Türkler, E Yayınları, İstanbul 1992, s. 264.

[ix] “Tepebaşı Kışlık Bahçesi denilen yerde ilk kez açılan Gardenbar, başlangıçta bir bar olmasına rağmen sonradan her akşam 10:00-12:00 arası program yapan bir yere dönüşmüştür. Bu dönüşüm ise Gardenbar’a Beyaz Rusların armağanıdır. Dünyaca ünlü Rus balet sanatçılarının gösteri yaptığı bu yer, daha çok gösterinin ardından Rus kızları ile dans etme olanağı bulmaları nedeni ile Türk erkekleri için oldukça önemli idi.” Bkz Fikret Adil,

Gardenbar Geceleri, İstanbul 1993, s. 10,12-13; akt. 124.

[x] Behzat Üsdiken,”Eski Beyoğlu’nda Restaurant, Birahane, Bar, Gazino ve Meyhaneler - II”, Toplumsal Tarih, 4/1 (1994), s. 43-47; Fikret Adil, Gardenbar Geceleri, s. 10; Vedia Dökmeci, Hale Çıracı, Tarihsel Gelişim Sürecinde Beyoğlu, İstanbul 1990, s. 53; Salah Birsel, Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu, İstanbul 1981; akt. Baran, s. 124.

[xi] Hürriyet,  aynı yerde.

[xii] Baran, s. 130.

[xiii] Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul, İletişim Yayınları, İstanbul 1994, s. 51.

[xiv] Buradaki bilgilerin önemli bir kısmı, bu göçü anlatan bir kaynak üzerine yazılanlardandır.  O günlerde “İstanbul’a ilk gelen Beyaz Ruslardan Bayan Natasha’nın” kuzeni (bkz. Ceyhun, s. 261 vd.) olan bir yazarımızın kitabı; Jak Deleon, Beyoğlu’nda Beyaz Ruslar, Çelik Gülersoy Vakfı İstanbul Kütüphanesi Yayını, İstanbul 1990.

 

Alp Hamuroğlu
Gerçekedebiyat.com