Tam bağımsızlığın ve adaletin ekonomik temel koşulu

Tam bağımsızlığın ve adaletin ekonomik temel koşulu

Bütün medya, gazeteler, partiler, bütün tartışma programları yaşanan derin ekonomik-toplumsal krize odaklanmış, çözüm yolları arıyor, tartışıyor. Yaşanan yıkıcı gelişmeye karşı çareler aranıyor. Ne var ki, Atatürkçü ve ulusalcı bir kaç gazete ve internet sitesi ile bir grup namuslu yurtsever yazar dışında, bütün gösterişli Atatürkçülük söylemlerine karşın, neredeyse hiç bir televizyonda asıl çözüme yaklaşan yok. Ama ne konuşulursa konuşulsun bütün yollar, bütün tarifler oraya çıkıyor. Her olayda, her sözde sırıtan yalan ve sahtelik tuzaklarına karşın, gerçekler inadına başını bir yerden çıkarıyor. Eğer çağdaş, bilimsel bir mantığın varsa, namuslu ve dürüstsen, o işaret edilen çözüm ışığına, çözüm odağına doğru korkmadan ilerlemek zorundasın!

Emperyalizme, neoliberalizme karşıyım deniyor, ürkekçe de olsa “devletin müdahale etmesi” gerekliliğinden söz ediliyor, “planlama” deniyor, “kamusal çıkarlar”a vurgu yapılıyor, hak ve adalet söylemleri ortalıkta uçuşuyor... Yani asıl çözümün etrafında dolanıp duruluyor, ama yine de bütün ekonomik yıkımların, vurgunların, adaletsizliklerin kaynağı piyasa tanrısına tapınmaya, ondan medet ummaya devam ediliyor. Serbest piyasanın mabet bekçilerinin, papazlarının aforozları, tehditleri karşısında, sözde Atatürkçülerimizin, milliyetçilerimizin eli ayağı dolaşıyor, tir tir titriyorlar, kem küm etmeye başlıyorlar. Kamulaştırma, devletçilik deyince cin çarpmış gibi oluyorlar, ağızları yüzleri eğiliyor. Ama başka şey olunca mangalda kül bırakmamak için yarışıyorlar.

Böyle olunca, ikisi de emperyalist sisteme, NATO'suyla, piyasacı-liberal sistemiyle bağlılık yeminleri etmeyi sürdüren Cumhur ve Millet ittifakları, yalanlarla, yapay, köpük çözümlerle halkı aldatmaya devam ediyorlar. Emperyalist-piyasacı sistem içindeki, daha derin ve katmerli krizlere yol açan yapay, göstermelik ve geçici çözümlere inandırmak için türlü maskaralıklar, düzenbazlıklar adeta insanın başını döndürüyor.

Maskaralık ve düzenbazlıkların en daniskası, demokrasi, özgürlük ve adalet palavralarında kendini göstermekte. Sormak gerekir: Gelir dağılımındaki korkunç adaletsizlik uçurumu varken, toplumun yüzde seksen beşi zor geçinip, yüzde elliye yakını açlık sınırındayken demokrasi ne işe yarar? Aç insan için, barınma, beslenme ve güvenlik krizi içindeki bir toplumda demokrasinin değeri kaç paradır? Toplumda ekonomik alanda bir hak ve adalet duygusu yaratmadan, demokrasinin halkta bir karşılığı var mıdır?

Hele, bilimsel bilginin, nitelikli düşünsel emeğin, liyakatin hiç bir değerinin olmadığı, oy sandığına zincirlenmiş, hapsedilmiş bir demokrasinin sahtelikten ve aldatmacadan, cehaletin bilim, bilmeyenin bilen üzerindeki tahakkümünden başka ne anlamı olabilir! Hepsinin üstünde, gelir adaletsizliğinin korkunç bir düzeye çıktığı, hukukun ve yasaların açıkça çiğnenerek, bu adaletsizliğin giderilmesi yönünde değil, tam aksine üstünün örtülmesi yönünde kullanıldığı bir ülkede “demokrasi ve özgürlük” vaatlerinin nasıl bir inandırıcılığı ve güvencesi olabilir?

Nasıl ki, AKP iktidarının, yakın zamana kadar böbürlenerek sürdürdüğü -bazılarının da büyük bir yanılgı içinde çok önemseyerek alkışladığı- “üretim ekonomisine geçme” hayalinin, serbest piyasacılıkta gerçekleşme olanağının sıfır, içi boş bir palavra olduğu ortaya çıktıysa... Aynı şekilde, demokrasiyi, adaleti, hak, hukuk ve eşitliğini getirerek, herkese iş garantisi sağlayıp işsizliğe ve açlığa son vereceği iddiasındaki söylem de, piyasacı sisteme temelden, planlı ve kamucu/devletçi bir ekonomi programıyla karşı çıkmadıkça, bunu uygulama kararlılığını inandırıcı bir biçimde halka yansıtmadıkça, bir o kadar içi boştur, palavradır.

***

İktidarın, maliye bakanlarının “her şey yolunda gidiyor”, “büyüyoruz”, “şahlanıyoruz” açıklamalarının ufkundaki uçurumu ya da yere çakılmayı şu espri ne kadar güzel ve çarpıcı anlatıyor: Adam rezidansın 50. katından düşüyor, 30. kattan geçerken “çok şükür herşey yolunda gidiyor diyor; 15. kattan geçerken, durum daha iyiye gidiyor, hiç bir sıkıntı yok diyor; ve zemin kattan geçerken??!!... Ve muhteşem son!... Kısacası, serbest piyasacı trenin, otobüsün, ya da milletçe içinde olduğumuz söylenen geminin ufkunda uçurumdan veya kayalıklardan başka bir şey yoktur.

Peki muhalefetin, asıl kendisinin altta ezileceği yere çakılma olayının sonuçlarını iliklerine kadar hisseden öfke içindeki halkın şikayetlerini tekrarlayan, iktidarın başarısızlıklarının gölgesine sığınan zevahiri kurtarma eleştirileri, ciddi, kapsamlı, inandırıcı bir çözüm programı içeriyor mu? Hayır. Neden içermediği açıktır; çünkü piyasacılığa karşı çıkmaktan, asıl çözüm programını gündeme getirmekten korkuyorlar; Atatürk ilkelerini sonuna kadar savunmaktan korkuyorlar; çünkü hem emperyalist efendilerden korkuyorlar, hem de devrimden. Oysa Türkiye'nin ihtiyaçları ancak bir devrimle karşılanabilir noktaya gelmiştir; hastalık ancak cerrahi bir müdahaleyle iyileştirilebilir aşamaya gelmiştir. O cerrahi müdahalenin adı da planlı devletçiliktir, kamuculuktur. Yani Atatürkçü Karma ekonomi ilkelerinin çağın gerçeklerinin ışığında güncel bir içerikle uygulanmasıdır.

Evet, maalesef bilime ve gerçeklere çalım attığını sananlar, böyle bir gidişin kendine ve ülkeye de çalım atmak ve sonuçta büyük çakılma olduğunu hâlâ görmek istemiyorlar. Bu tabloda iki adım sonrasını hesaplamaktan ve algılamaktan aciz, zavallı, küçük kurnazlık numaralarından başka bir şey görünmüyor. Allahın taktirine sığınıp milleti aptal yerine koyarak şükretme öğütleriyle kandırdıklarını sanıyorlar. Oysa gerçeğin tokadı, doğanın ve toplumların yasası acımasızdır, adamı betona yapıştırır!

Burada anahtar kavramlar olan Devletçilik ve Planlama, sadece ekonomik sorunların çözümü ile sınırlı bir içerik taşımıyor. Aksine hâlâ emperyalizmin müdahale, parçalama ve köleleştirme tehdidi altında olan bir Türkiye'de, devletçilik ve planlama ile, tam bağımsızlık, halkçılık ve gerçek demokrasi arasında asla kopartılamaz çok yönlü, derin ve sıkı bir bağ vardır. Hatta gerek dıştan gerekse içten ulusal devletimize ve Cumhuriyete yönelik bütün yıkıcı etkenlere karşı direnmenin stratejik ekonomik mevzisidir devletçilik. Yüz yıl önce olduğu gibi bugün de bizim gibi ezilen ülkeler için zorunlu bir kural, ilke olarak şunu da rahatlıkla söyleyebiliriz: Planlı devletçilik yoksa, tam bağımsızlık da, demokrasi de yoktur.

***

Türkiye'nin yaşadığı şu geçtiğimiz kırk yıllık acı deneyim bize, neoliberalizmin, serbest piyasacılığın, ülkenin bekasını da riske atan tam bir yıkım, çürüme, hatta içinde ciddi ihanetler barındıran bir programı olduğunu kanıtlamıyor mu?

Ve Türkiye'nin en büyük ve en yalın gerçeği şudur: Bütün Emperyalizm güdümlü serbest piyasacı, Siyasal İslamcı (sahte “yerli ve milli”ci) ekonomik modeller iflas etmiştir. Hepsinin de nesnel olarak ulusal egemenliğe, halkçılığa, ülkenin bekasına karşıt bir konumda yer aldığı, ülkeyi ve halkı soyan emperyalizm güdümlü mafyatik yapılara hizmet ettiği açıkça ortaya çıkmıştır. Atatürkçülüğün özünü oluşturan Kamucu, Planlamacı-Devletçi bir ekonomi, sanki haykırırcasına, iflas eden neoliberalizme karşı yeni bir toplum projesinin merkezinde yer alıyor.

     
Batı'da, İngiltere merkezli liberal ekonomi modeline karşı, sonradan gelişen ekonomilerin bağımsız sanayileşmek için biricik başarı örneği olarak, ikinci büyük ve önemli sanayileşme modelini, 1866'dan 1890'lara, Bismark'ın önderliğinde Almanya gerçekleştirdi. Alman ulusal devrimi ve sanayileşmesi, Mars ve Engels'in de vurguladığı gibi, Bismark'ın otoriten bir devlet müdahaleciliği ile gerçekleşti ve başarıya ulaştı. Avrupa'da serbest piyasacılığa karşı gerçekleşen bu deneyimin kuramcısı Friedrich List'ti. Onun devlet müdahaleci kuramı, aynı dönemde modernleşme ve sanayileşme süreci yaşayan Japon Meiji Devrimi için de yol göserici olmuştur. Japon Deneyimi ile birlikte aynı yol gösterici işlevin yansımalarını, İttihat ve Terakki'nin “Milli İktisat” deneyimlerinde ve daha sonra Kemalist Türkiye'nin ulusalcı ekonomistlerinin düşüncelerinde de  görmekteyiz. Bu model, serbest piyasacılığın emperyalizmle özdeş oduğunun yüzlerce örnekle kanıtlandığı 20. yüzyıl boyunca ve günümüzde, emperyalizm güdümlü ekonomilere karşı biricik alterntif modeldir.

Kuşkusuz bugün asıl sorun, dünyadaki temel saflaşmanın emperyalizm ile ezilen dünya arasında olduğu 20. yüzyıl ve günümüzdeki piyasacılık, devletçilik ve demokrasi arasındaki ilişki konusundadır aynı zamanda. Yani, insanlığın yüzde 80'ini oluşturan ezilen ve gelişmekte olan ülkelerin sanayileşme, ekonomik bağımsızlık ve demokrasi sancıları yumağı içinde yaşadıkları sorunlardır. Ezilen dünyada, İsrail, Güney Kore ve Tayvan gibi ABD'nin piyon devlet olarak kullandığı ve özel destek yaptığı sözde “büyüyen”, “modernleşen” ülkeler dışında, başta Türkiye olmak üzere, bağımsız yaşamak isteyen bütün mazlumlar dünyası, ulusal bağımsızlıklarını kazanarak ve planlı devletçiliğe sarılarak belli bir sanayileşme ve kalkınma sürecine girebilmişlerdir.

20. yüzyıl boyunca kanıtlandığı gibi devletçilik ve planlamanın, kapitalizmin en köklü ve sistemli alternatifi olan sosyalizm idealleri ve uygulamalarıyla sıkı bir bağ içinde olduğu, hatta ekonomik yapının temelini oluşturduğu da açıktır. Bu bağlamda, Atatürk'ün, 1930'ardaki planlı devletçilik ya da karma ekonomi uygulamasına “devlet sosyalizmi” demesi boşuna değildir; üstelik ezilen dünya gerçekliğinin en özgün açıklamasıdır bu. Mustafa Kemal, rejimin sınıfsal niteliği olan Halkçılığı uygulayabilmenin vazgeçilmez koşulu olarak görüyordu devletçiliği.

Çünkü gerçek anlamda Halkçılığı uygulayabilmek için, bireysel çıkar temelli piyasacılığın karşısına, halkın, emekçilerin ortak çıkarını koymak, ancak kamuyu temsil eden devletçilikle mümkündür. Kuşkusuz bunun diğer temel koşulu, halkın, emekçilerin iktidar olmasıdır. Zaten “demokrasi” kavramının gerçek anlamı da halkın iktidarı değil

 mi?1908 Devriminden 1930'lara kadarki bütün olgular, ulusal bağımsızlığın ve halk egemenliğinin ancak toplumun, kamunun çıkarlarını, bireylerin çıkarının üstünde gören bir anlayışla, ulusal devrimin de halkın gerçekten gönüllü katılımıyla başarılabileceğine yürekten inanıyordu.
 
Türk Devriminin yaşadığı bu deneyim, bütün ezilen ve gelişmekte olan ülkelerde, eğer bağımsız ve onurlu yaşamak istiyorlarsa evrensel bir zorunluluktur. Sanayi devrimini gerçekleştirememiş, dolayısıyla tam bağımsızlığın ekonomik temelini sağlayamamış, emperyalizmin sürekli sömürgeleştirme tehdidi alında olan bizim gibi ülkelerde planlı devletçilik, bağımsız-egemen varoluşun ve bekanın biricik ekonomik koşuludur.

Ezilen dünyanın emperyalizme karşı yüz yıllık savaşına baktığımızda da görüyoruz ki, emperyalist müdahalelere karşı direnebilen bütün ülkeler bunu, ancak ve ancak devletçilikle, devlet sosyalizmiyle ya da devlet müdahalesinin yoğun uygulamasıyla başarabilmişlerdir. Güney Kore veya Tayvan gibi  ABD vasalı durumundaki ülkeler İsrail benzeri özel misyonları nedeniyle gelişebiliyorlar. Kaldı ki oralarda da devlet müdahalesi yoğundur.

***

Çok daha genel ve evrensel anlamda, emperyalizme karşı bağımsız gelişmesini sağlamak durumundaki ülke ekonomilerinin temel kuralı, ulusal piyasayı dış ekonomik-siyasal etkenlere karşı korumaktır. Bu da ancak en üst kamu kurumu olan devletin piyasaya, ekonomiye müdahalesi ile mümkündür. Kamu yararına, yurttaşların çağın standartlarına uygun insanca yaşama haklarını koruma ilkesiyle üretime, tüketime, ihracata, temel ürün fiyatlarına, dolayısıyla aşırı kar, vurgun ve israf eğilimlerine vb belli sınırlamalar getirmektir. Bu toplumsal ve tarihsel gerçeklik, kapitalizmin ilk geliştiği Avrupa için de geçerlidir.

Özetle, sonradan sanayileşen ve gelişen bütün ekonomiler devletçi, devlet müdahaleci ve korumacı uygulamalarla var olabilmişlerdir. Bu devletçi uygulamalar, ayakta kalabilmek ve başarılı olabilmek için halka dayanmak, yani halkçı toplumsal, kültürel siyasetler izlemek zorundadırlar. Üstelik tersi daha doğru ve açıklayıcıdır: Kemalist Devrim programının ideolojik-sınıfsal esasını Halkçılık oluşturur. Bu, 1921 Halkçılık Beyannamesi ile ortaya konmuştur. Halkçılığının uygulanmasının, uygulanabilirliğinin temel koşulu ise planlı devletçilikti. İzmir İktisat Kongresinde benimsenmeyen Devletçilik, ülke yaşamının acı deneyimlerinin 1929 dünya kriziyle katmerlenmesi sonucu 1930'larda uygulanmaya başlandı.

Yüz yıl sonra bugün de, yine can alıcı bir ihtiyaç olarak kendini dayatan planlı devletçilik olmadan, gerek üretim, gerekse tüketim ve paylaşım süreçlerinde milletin ve yurttaşların çıkarlarını adil bir paylaşımla karşılıklı uyumlulaştırmak olanaksızdır. Dahası, üretilen malların ihtiyaçlarla bağlantılı ve orantılı olarak gerçekleştirilmesi ve üretilen değerlerin herkesin verdiği emekle orantılı ve hakça paylaşımında devletin düzenleyici, planlayıcı rolü olmadan eşitliğin ve adaletin sağlanması da olanaksızdır. Bütün buralardaki piyasa tapıncından kaynaklanan, “piyasa tanrısının ayarlayıcılığına” bel bağlayan bireyci-bencil keyfilik, rastgelelik ve üretim anarşisinin halkın belini büken ne büyük felaketlere yol açtığı ortadadır.

Bu plansızlık sonucu, konut sektöründe yaşanan akıldışılık ve facia, piyasacılığın zengini daha zengin yaparak ve yoksulu da açlıkla onurlandıran derin adaletsizliğe yol açtığının en öğretici kanıtıdır. İki milyonun üstündeki konut stoku satılamıyor. Öte yandan, toplumun yüzde sekseni, bu fahiş fiyatlarla ne ev alacak ne de kirada oturacak bir gelirden mahrum kalmış durumda.

Aslında tam bir vurgun sistemine dönüşen serbest piyasacılıkla, en başta, stratejik bir sektör olan tarımı ve yoksul kitleleri koruyan “sosyal devlet” ilkesi, rantçı, tefeci ve vurguncu mafyatik sınıf lehine terkedilmiştir. İkincisi, üretimin ne kadar yapılacağına ve nelerin ne oranda üretileceğine tüm toplumun ihtiyaçları gözetilerek değil, bireysel girişimci ve tüccarların sınırlı bilgilerine ve çıkarlarına göre karar verilmektedir.

Serbest piyasacılığın vicdanları sızlatan çok daha yıkıcı bir başka örneği, bütün yurttaşların aşağı yukarı bildiği, buğday gibi temel ihtiyaç olan tarım ürünlerinin sağlanma biçimidir. Bilindiği gibi ülkede buğday sıkıntısı var ve eğer şimdiden üretici desteklenerek planlanmazsa önümüzdeki yıl kıtlığa kadar varan bir tehlike sözkonusu. Ama piyasa kurallarına ulusal çıkarların da üstünde bir değer veren hükümet, Toprak Mahsulleri Ofisi, günü kurtarmacı bir mantıkla kendi üreticimizden üç liraya almadığı buğdayı dışarıdan beş liraya alabiliyor. Ya da en son örnekleri; böylesi stratejik bir ürünün, yerli üreticiyi destekleyerek biraz pahalı da olsa içeride üretilmesini sağlamak yerine, yine günü kurtarma mantığıyla piyasa tanrısının kulağına üflediği çözüme yöneliyor. Sudan'da, Çat'da, Venezüala'da buğday üretimi yapmak gibi ne ulusal akıl ve izana ne de ekonomi bilimine sığan bir “çözüm”ü tercih ediyor.

Piyasacılığın yıkıcılığına en çarpıcı bir başka örnek ise, hiç kuşkusuz kışın yaşadığımız elektrik krizi ve arkasındaki piyasacı ve onun da arkasındaki kendi azami karından (çıkarından) başka bir şey düşünmeyen mafyatik aç gözlü, vurguncu sermaye mantığıdır. Burada birbiriyle içiçe, birbirini yaratan iki güç, siyasal iktidar ve elektrik dağıtım şirketleri, tam bir serbest piyasacılık tezgahıyla ya da oyunuyla halkı soymakta ve yalanlarla aldatmaktadır. Ana muhalefet ise, o “çok sert” eleştirileri serbest piyasa sınırlarına dayandığında bir balon gibi fosss deyip sönüveriyor.

Bütün bu serbest piyasa “cennetinde”, son üç-dört yıllık pandemi ve ekonomik kriz sürecinde kimi servetini üçe beşe katlamış, kimisi de gelirini bir kaç misli kaybetmiştir? Ve piyasacı iktidar da bu derinleşen büyük uçurumu, vatandaşa “sabır” ve “şükretme” vaazı vererek yönetmiyor, seyrediyor. Hiç kuşkusuz bu sistem, emperyalizme göbekten bağlı asalak rantçı ve vurguncu sınıflar için bir cennet, halk sınıfları için ise bir cehennemdir. Evet, toplumun en fazla yüzde onunu oluşturan, iktidarın kayırdığı yandaş vurguncular ve çifte maaşlılar için de bu sistem cennettir ve “her şey yolunda”dır.

Bu mafyatik ve vurguncu sistemin demokrasisi de, sözkonusu yüzde onun kendi arasındaki çıkar çatışmalarını şantaj ve tehditlerle çözmenin medya düzlemindeki düzeysiz, içeriksiz, bol tırollü, halkla dalga geçen polemik özgürlüğünden başka bir şey değildir. Halka, emekçilere düşen pay ise, bu neoliberal demokrasinin dışına atılmış, sadakaya muhtaç paryaları, hizmetkârları, uşakları, cariyeleri ve ekmeği, geçimi patronun, tek adamın dilinin ucunda olan sefilleri yaşamaktır.  

***

Halkçılık, bütün değerlerden, ürünlerden, bunlara emeğini, alın terini katan üretici sınıfların, emekçilerin emeği oranında ve insanca yaşayacak düzeyde payını almasıdır. Halkçılığın ölçütü, 27 Mayıs Anayasasına “Sosyal Devlet” olarak giren ilkenin  hakkıyla uygulanmasıdır.

Peki, geçtiğimiz kırk yılda bütün acı sonuçlarıyla yaşadığımız gibi, daha fazla bireysel kâr amacının itici güç olduğu, ücret ve mal fiyatlarını, iş bulma koşullarını, insanca yaşamak için gerekli ücreti sermaye sahiplerinin, varlıklı sınıfların belirlediği bir sistemde emekçilerin lehine bir adalet sağlanabilir mi? Üstelik, özelleştirilen bütün kamu kuruluşlarının, bankalar da dahil, çoğunluk hissesini ve karar merkezlerini ele geçirmiş uluslararası emperyalist tekeller ve onların bekçisi emperyalist devletler, iç ve dış ekonomik politikaları belirler hale gelmişken, bağımsızlıktan söz edilebilir mi?

İşin özü, bir ülkenin bağımsızlığının, güçlü bir ulusal ekonomiye ve bu temelde adaletli bir gelir dağılımına, böylece ulusal birlik ve dayanışma ruhuna sahip olmaktan geçtiğidir. Bunlar yoksa, vatanın bağımsızlığını lafta değil, gerçekte ve gönülden savunacak insan unsuru, ve özellikle gençlik, ciddi bir kirlenme, bozulma ve çürüme içinde demektir.

Ayrıca çok daha vahim olanı; Türkiye ekonomisi, küreselleşme ve neoliberelizm ile, klasik anlamda sanayicilerin, yani üretim ekonomisine odaklı, ulusal iç pazarı gözeten kapitalistlerin daha ucuza daha iyi mal üreterek rekabet ettikleri bir ekonomi olmaktan çoktan çıkmıştır. Bu olgu, 1980'lerden sonra gerçekleşen küreselleşme projesinin en temel özelliğidir. Artık egemen ilke üretim değil tüketimdir. Sanayicilerin egemen olduğu ekonomik model geride kalmıştır. Bildiğimiz burjuva ahlakının terkedildiği, hizmet sektörü denen, kısa yoldan, zahmet çekmeden, ulusal çıkarları önemsemeden ve yasaları da rahatlıkla çiğneyerek kazanmayı ve her türlü düzenbazlığı meşru gören, büyük ölçüde mafyalaşmış bir sınıf ve ekonomi anlayışıdır piyasaya egemen olan. 

Yukarıda vurguladığımız gibi, liberalizmin vatanı İngiltere'de bile hiçbir zaman ulusun ve devletin çıkarını koruma sınırlarını asla aşmayan bir serbest piyasacılık, bizde ve benzer bir çok ülkede, tam bir mafyatik soygun ve yağmaya dönüşmüştür. Ve mevcut iktidarın sınıfsal yapısı ve siyasetleri, bütün vurgun ve soygun düzenbazlıkları tarikatlar üzerinden dini bir kutsallık örtüsüyle perdelenmiş mafyatik tarikatçı ve İhvancı bir sistemi işaret ediyor.

Dolayısıyla Siyasal İslamcı ve tarikatçı yapıların, ulusal devlet ve ulusal kültüre karşı ideolojik duruşlarının ekonomik temelini, ulusal devleti ve ulusal ekonomiyi yıkan emperyalizm güdümlü serbest piyasacılığa göbekten bağlılığın oluşturduğu çok daha belirgin hale geliyor. Serbest piyasacılık, ulusal devletin yasaları ve hukukuyla, kültürüyle her zaman sorunları olan, gerek mafyatik yapılar, gerekse tarikatlar ve İhvancılar için sığınılacak güvenli bir limandı. Bu denklemde, tarikatçı ve İhvancıların neden halktan, emekçiden yana olamayacakları ve olmadıklarının en çarpıcı kanıtı, “mücahitlerin müteahhit olduğu” 20 yıllık AKP deneyimidir. Bu yapılardaki insanların hep daha zengin olma ve şatafatlı yaşama tutkuları tesadüfi değildir. Aksine, İslâmın kurucu  eşitlikçi ve paylaşmacı ahlaki ilkelerine ihanet eden, İslamı
 sadece biçimsel, ruhsuz ibadet kurallarına uymakla yetinen, yani biçimsel gösterilerle kullanan sahteliklerinin bir dışavurumudur bütün bunlar.

Sonuç olarak planlı devletçilik ya da kamucu planlamacı ekonomi Türkiye'nin, Türk milletinin, hem mafyalaşmış emperyalizmin tehditlerine karşı direnmesinin ve bağımsızlığı stratejik olarak güvenceye almasının, hem de Siyasal İslam ve tarikatların yarattığı yeni bir ortaçağ karanlığından kurtulmasının biricik ekonomik anahtarıdır.

Gerçekedebiyat.com