Selçuklu ve Karamanoğlu çatışmasından 'Türkçe edebiyat' ve 'Türk edebiyatı' çatışmasına

Selçuklu ve Karamanoğlu çatışmasından 'Türkçe edebiyat' ve 'Türk edebiyatı' çatışmasına

Ali Babacan'ın Türk kimliğinin Anayasa'dan çıkartılmasını savunan neoliberal, tarikatçı aymazlığı karşısında, ulusal dil, kültür ve kimlik sorununa daha tarihsel bir derinlikten bakma ihtiyacı doğdu. Bu ihtiyaç, yine aynı emperyalist merkezlerden planlanan ve Türkçenin ulusal kimlikteki belirleyici rolüne karşı yeniden ısıtılarak sürdürülen “Türkçe edebiyat” zırvalığı ile daha da pekişti. Türkçe sözkonusu olunca, sanırım Anadolu'daki 800 yıllık tarihsel gelişimin diyalektiğini daha iyi kavramak önem kazanıyor. Bu süreç, Moğol işgalcileriyle işbirliği yapan ve Türkmen kitleleri dışlayıcı ve düşmanca siyasetlerle ezen Selçuklu yönetimine ve Moğollara karşı Türkmenlerin siyasal ve kültürel direnişi Karamanoğulları ile başlar.

Selçuklunun dağılması ve Osmanlı Beyliğinin yükselerek devletleşmesi, Türkmenlerin ve Ahilerin mücadeleleri ile İslamın Tasavvufi yorumu üzerinde yükselir. Fatih ve Yavuz Sultan Selim'e kadar devam eden Türk kimliğinin hakim olduğu bu süreç, Yavuz'un Alevi-Bektaşi Türkmenlere katliamcı bir siyaset izlemesi, Mısır ve Arabistan'dan çok sayıda Vahabi-Selefi ulemayı İstanbul'a ve Osmanlı merkezlerine taşıması ile tersine döner. Böylece, Ahmet Yesevi'ye dayanan İslamın Türk kültürü ve Kamancı-Gök Tanrıcı inanç biçimleriyle sentezinin ürünü olan batıni, tasavvufi düşünce bastırılmış ve dışlanmıştır. Devamında Osmanlının Türkle, Türkmen-Yörükle bağı kopmuş, “etrakı bi idrak” (idraksız Türk) yaftasıyla Türkçe ve Türk kimliği düşmanlaştırılır, aşağılanır olmuştur.

Bu yabancılaşma, en son 1908 Jön Türk devrimi ve onun ürünü Genç Kalemler-dilde sadeleşme, Türk Yurdu-Türk Ocağı ve Halka Doğru Hareketi'yle terine dönmüş, dilimiz kendi özgün, karakteristik yapısına kavuşmaya başlamıştır. Kemalist Devrimle de yabancılaşma süreci, Türkçenin Arapça, Farsça ağırlıklı yabancı sözcüklerin, kavramların yarattığı dil kirlenmesinin ötesinde aynı zamanda zihinsel cendere ve gerilemeden de kurtulma evresine yükselmiştir girmiştir. Böylece Türk halkı, dilin taşıdığı kendi kültürel, zihinsel öz dimakileriyle daha yaratıcı ve üretken düşünme olanaklarına kavuşmuştur.

Bitmedi; bugün, 21. yüzyılda ne yazık ki Türkçenin ve Türk kimliğinin Anadolu'da yeni bir kirlenme ve yabancılaşmaya karşı varlığını ve egemenliğini koruma mücadelesi bütün karmaşıklığı, derinliği ve şiddetiyle sürüyor. Son kırk yılda olağanüstü yozlaşan, bozuma uğratılan dilimiz ve ulusal kimliğimiz yeni bir yaşamsal sınavın içinden geçmektedir.

***

Annem tam bir Türkmen-Yörük kadınıydı. Özellikle dilinde nerdeyse Türkçe dışında tek bir sözcük barınmazdı. Toroslarda bütün Türkmenler gibi bizim de kökümüz Yörüktü kuşkusuz. Onun kızınca en çok kullandığı sözcük “dinayrı” idi. Küfür niteliğindeki bu sözcüğün ne anlama geldiğini, Türkçe mi değil mi bir türlü çözememiştim. Ne Türkçe sözlükte ne de günlük dilde, argoda vb böylesi özgün bir sözcüğe hiç rastlamadım. Yarı alzaimer olduğu ama çocukluk ve gençlik dönemlerini iyi hatırladığı yaşı 90'lara dayanmış son yıllarında bir fırsatını bulup sormuştum. Meğer “dinayrı”, “dini ayrı” yani “gavur” demekmiş... Ne kadar basit, sade ve özellikle de Müslüman olmayanı dışlamayan, hoşgörü içeren bir sözcük değil mi?

Bunun gibi, öngü, engi, anğ, gözemek, emiş, emişik, kongur (konur), kanayaklı, kösülmek, matçalı, eğrik, buymak gibi bugün günlük dilde pek kullanılmayan, hatta Türkçe sözlüklerde bile yer almayan öz Türkçe sözcüklerden Toros Türkmenlerinin dağarcığında bolca vardır. Deyim yerindeyse, annem gibi bütün Türkmen-Yörük anaları, dilin -ve ulusal kimliğin- kök hücrelerinin, sözlü anlatının egemen olduğu binlerce yıllık tarihteki taşıyıcılarıdır. Kuşkusuz bu, sadece günlük konuşma diliyle değil Türkülerle, ağıtlarla, destanlarla, masallarla vb sağlanmıştır.  

Aslında devlet ve din üzerinden taşınan Farsça ve Arapça sözcük ve kavramlar yerine anadan-atadan gelme öz Türkçe sözcüklerde ısrar etme kültürel yabancılaşmaya karşı ciddi bir direnmeydi. Destanlar, söylenceler, türkülerle taşınan binlerce yıllık Türk geleneklerine, kendi özüne, bilinçli veya içgüdüsel bir şekilde doğal bir bağlılığın ifadesiydi bunlar. Dil ise, hepsinin üstünde ve tümünün üretici, taşıyıcı yatağı ve temeli olarak başlıbaşına tayin edici bir role sahiptir. Halkın öz benliğini koruma, kendi kök değerlerine bağlılık, kültürel yabancılaşmaya direnme sorunuydu. Bu kök değerler, içinde yaşanılan bütün farklı koşullara karşın, ancak dil üzerinden yeniden üretilebilirdi.

Dün Selçuklu ve Osmanlı yönetimleri boyunca dillerini ve onun üzerinden kültürel kimliklerini koruyan ve bu dip kültürü modern çağa ve Cumhuriyete taşımada tayin edici rol oynayan konar-göçer Türkmenler için kimliği korumanın koşulları çoktan değişti. Dün, yerleşik-göçebe yaşamı sürdürerek canlı tutulan ve korunan ulusal kültür, bugün, modern çağ gerçekliğinde ve ulusal devletin siyasal üst kimliği Türk olan yurttaşlarınca kent merkezli bir toplumsal yaşam içinde mücadele edilerek yaşatılmak durumunda. Bu kez mücadele, öncelikle Batı'dan gelen emperyalist kültüre ve yine din üzerinden dayatılan tarikatçı ortaçağ ve Arap kültürüne karşı sürdürülmekte.

***

Dil, bütün kültürlerin oluşumunda ve devamlılığında, halkların ve ulusların kimlik şekillenmesinde birincil belirleyici ögedir. Ortak bir dilin olmadığı bir kültür ve kimlikten sözedilemez. Hele, geçtiğimiz 3 bin yıllık geçmişine baktığımızda, tarihçilerin de vurguladığı gibi, Sibirya'dan Anadolu'ya değişik coğrafya ve kültürlerin içinden geçen Türkler için, kimliklerini, töre ve kültürlerini korumada dilin bu belirleyiciliği çok daha önemlidir. Üstelik denebilir ki, kimileri aksini söylese de, dil ve töre, topraktan daha önemli olmuştur. Bu, vatanı asla önemsizleştirmez, ancak Anadolu'ya kadarki süreç Türklerin bir kaderi ve “göçebe ruhu” olarak genlerine işlemiş kültürel bir özelliği olmuştur.

O nedenle Karamanoğlu Mehmet Bey'in Türkçenin resmi dil olmasını ilan etmesi, yasak savar gibi geçiştirilen 13 Mayıs resmi kutlamalarında yansıtıldığı gibi öyle basit, sadece günlük konuşma dili ile sınırlı bir olay değildir. Sorun, bu topraklardaki yaşama hangi kültürün damgasını vuracağı ile ilgiliydi.

Mehmet Bey'e bu kararı aldırtan, Karacoğlanların, Kaygusuz Abdalların, Dadaloğluların Türküleriyle simgeleştirdiği Toroslardaki çok güçlü Yörük-Türkmen kitleleri dinamiği idi. Bu büyük dinamik, Orta Asya'dan getirdiği yerleşik-göçebe yaşam biçimi ile taşınan öz kültürünü ve kimliğini, Selçuklunun benimsediği devlet geleneği üzerinden Fars kültürüne ve İslamlaşma üzerinden Arap kültürüne karşı koruma mücadelesi veriyordu.

Nure Sofi'nin kurucusu olduğu Karamanoğulları Beyliğinin diğer beyliklerden farklı olarak Anadolu'daki varlığının merkezinde, işte bu Türk / Türkmen kimliğini, ete-kemiğe bürünmüş ve çok daha güçlü bir şekilde siyası bir dava olarak benimsemiş olması vardır. Bu konumlanışı ile, Moğol işbirlikçisi Selçuklu yönetimine karşı bütün Anadolu beyliklerini de etkileyen ve kucaklayan bir rol oynamıştır. Dolayısıyla Farsçı-Moğolcu Selçuklunun karşısına bütün beyliklere önderlik eden bir iktidar alternatifi olarak çıkmıştır.

Kuşkusuz bu siyasetin arkasında, Binboğalarından Denizli'ye kadar bütün Torosları yurt edinen konar-göçer Türkmen-Yörüklerin 3 bin yıllık geleneklerine, diline, töresine bağlılığı, bu konuda ödün vermez, boyun eğmez duruşu vardır. Yörük köklerini çok iyi bilen Mustafa Kemal, “Toroslarda tek bir çadırdan duman tütüyorsa umut ve direniş var demektir” sözünü boşuna sarf etmiyordu. Kesinlikle romantik olmayan bu sözde derin bir bilinç ve anlam yüklüydü.

Karaman Beyliğinin, aşiretlerinin, obalarının yurtluk olarak kullandığı, atlarının, sürülerinin beslendiği, Alplarının eğitildiği Ermenek'in (şimdi Başyayla ve Sarıveliler'in) Barcın Yaylası benim için ayrıca özel ve duygusal bir anlam taşıyor. O yaylada büyüyen, sığır ve davar güden birisi olarak, bu değerlere ve ruh haline kendimi hiç de yabancı hissetmediğimi söyleyebilirim.

***

Karaman Beyliğinin, özellikle Moğol işgaline ve onlarla işbirliği yapan Selçuklu aristokrasisine karşı yürüttüğü mücadelenin özünü, yukarıda belirtiğim gibi Türkmenin, diliyle, kültürüyle bir var çabası ve Anadolu'da tutunma mücadelesi oluşturuyordu. Değilse kuru, ruhsuz siyasal tarihçilerin ifade ettiği gibi, salt bir iktidar ve egemenlik mücadelesi değildi bu. Kuşkusuz sonunda egemenlik mücadelesiydi, ama neyin egemenliği? Türkmenin, başkalaşmadan, yozlaşmadan, köklerine bağlı, özgünlüklerini koruyarak gelişen, güçlenen bir devletinin ve kültürünün egemenliği...

Bu bir sınıf mücadelesiydi aynı zamanda. Bir tarafta Selçuklu devletine egemen bir feodal aristokrat zümre ve onlarla işbirliği yapan çoğu Bizans kalıntısı merkezi ve yerel toprak sahipleri, büyük tüccarlar, diğer tarafta mülksüz ve sefalet içinde yaşayan geniş halk yığınları. Bilindiği gibi ortaçağda sınıfların ideolojik-siyasal saflaşması ve örgütlenmesi mezhepler ve tarikatlar biçimindeydi. Nitekim Selçuklu topraklarında yaşayan sınıfsal nitelikli, feodal egemenlerle köylülük arasındaki en büyük mücadeleyi Babai ayaklanması oluşturuyordu.

Şimdi, Babai ayaklanması ile Karaman Beyliği arasındaki sırlarla kaplı derin ilişkiye göz atalım. Dil ve dil üzerinden taşınan kültürel değerlerin odağında olduğu ve uluslaşma tarihimizde Karaman Beyliğinin oynadığı özgün ve belirleyici rolün sırrı neydi? Aynı şekilde Karamanoğullarının ve kültürünün oluşumunda da Babailiğin bir rolü yok muydu? Uzun süre görmezden gelinen, üstü örtülen bir gerçek, şimdilerde tarihin bilinmezleri ve unutturulmak istenen gizleri daha açık dile getirilmeye başlandı. Bu gerçek, Nure Sofi'nin (Nurettin Sufi), Selçukluya karşı 1239'da gerçekleşen Babai Türkmen ayaklanmasının önderi Şeyh Baba İlyas'ın önde gelen bir müridi, yani ayaklanmanın liderlerinden biri olmasıdır. Nure Sofi adını alması da Babai tarikatında kazandığı ruhani unvan nedeniyledir.

Selçuklunun ayaklanmayı ancak çoğu Hıristiyan kökenli olan Frenk askerlerle bastırabilmiş olması çok öğretici bir tarihsel gerçektir. Ağabeyi Menteş'in öldürüldüğü ayaklanmaya katılan Hacı Bektaş Veli gibi Nure Sofi de ayaklanma yenilgiye doğru giderken sağ kurtulanlardandır.

Nure Sofi, bir biçimde izini kaybettirerek

 Toroslara, Karaman beyliğinin merkezi Balkusan'a gelir ve Baba İlyas'ın en küçük oğlu Muhlis'i (diğer üç oğlu babalarıyla birlikte ayaklanmada öldürülüyor) gizlilik içinde büyütür. Muhlis Paşa (Baba) daha sonra, özellikle batı Anadoluda geniş bir Babai propagandası ve örgütlenmesi gerçekleştirir. Anadolu'nun geniş Türkmen kitlelerinin ve Ahiliğin tasavvufi nitelikli ve Sünni bağnazlığa karşı heterodoks ve hoşgörüye dayanan bu inanç ve kültürel anlayışı, daha sonra Osmanlının kuruluş ideolojisinin dayandığı Alevi-Bektaşiliğin de temelini oluşturur.

Kirmani’nin belirttiğine göre, Nure Sofi, Baba İlyas Horasani’ye bağlanmasından dolayı Sofi lakabını almıştır. Karaman Beyliğinin kurulmasında Babai tarikatının rolü büyük olmuş ve zamanla Babai tarikatı, Karamanlıların hakim olduğu sarayda da baskın bir inanç olmuştur. Muhlis Baba, Nure Sofi’nin büyük oğlu olan ve ölümünden sonra Karamanoğullarının başına geçen Karaman Bey’i onurlandırarak, onu tarikatın şeyhlerinden biri yapmıştır.

Kuşkusuz tarihin sır perdesinin yeterince kalkmadığı ve farklı kaynaklardan değişik biçimlerde günümüze ulaşan bu bilgilerin bir kısmı tartışmalıdır. Ancak Nure Sofi'nin sözkonusu halk ayaklanmasının önderlerinden bir ve Karaman Beyliği'nin kurucusu olduğu, ayrıca Babailikle bağlantılı kültürel değerlerin bu beylik coğrafyasında yaygın ve etkili olduğu kesindir.

Bundan üç yıl önce, ziyaret ettiğim Ermeneğin bir köyü olan ve Karamanoğlu Mehmet Bey'in mezarının bulunduğu Balkusan'ı ve Balkusan Kültür Derneği Başkanı 68'li arkadaşım Habip Çalışkan'ı ziyaret etmiştim. O bana, çoğunu tarih kitaplardan öğrendiğim yukarıdaki bilgileri daha somut, canlı ve ikna edici kanıtlarıyla birlikte ayrıntılı olarak anlatmıştı. Türkçenin resmi dil olarak ilan edildiği yer olan Balkusan ile ilgili gezi izlenimlerim bu bilgilerle de bağlantılı bende derin etkiler bıraktı. Özellikle, Karamanoğullarının üssü olan Balkusan'dan Barcınlara Ermenek yaylalarının, onunla bütünleşen Türkmen-Yörüklerin, Haçlılara, Moğollara ve en son Sevr sonrası empeyalist işgalcilere karşı nasıl geçit vermez bir coğrafya ve boyun eğmez bir halk olduğunu yeniden keşfederken. En başta da aydınlanmacı, laik, Anadolu hoşgörüsüne dayanan ulusal kültürümüzün tarihsel temellerini daha berrak, daha sağlam kavrama açısından...

***

Bu tarihsel olgularla bağlantılı olarak, günümüzde hâlâ Konya merkezli, kökleri Selçuklunun Türkü / Türkmeni dışlayan, aşağılayan Moğol işbirlikçisi kültürüne dayanan ve yüzyılların kaşarlanmış geleneğini taşıyan Sünni İslami bir bağnazlık ve yobazlık damarının varlığından sözetmek gerekiyor. Hâlâ Atatürk'e, Cumhuriyete, Türk kimliğine ve ulusal kültüre karşı soğuk, bu bağlamda emperyalizm dahil herkesle işbirliği yapmaya eğilimli organize gerici bir damardır bu. Üstelik ilginçtir, bu bağnazlığın esas kaynağını İslama bağnazca bağlılık, yani dindarlık oluşturmuyor. Tahıl üretimine dayanan büyük toprak sahipleri ve toptancı tüccarların egemen olduğu dini değerleri şeytanca kullanmasıyla harmanlanan bir toplumsal-ekonomik çıkar örgütlenmesidir sözkonusu olan.

Bu sınıfsal yapının en karakteristik ve simgesel tanımını, sanırım, çıkarı için her türlü ahlaksızlığı yapan anlamında “gidi” kavramında buluruz. Özellikle karamanoğullarının egemen olduğu dağlık bölgelerdeki Ermenek, Hadim, Bozkır, Beyşehir, Seydişehir gibi ilçelerden gelen “dağlı” temiz ve saf köylüyü kazıklamak için her türlü yalana, dalavereye, ikiyüzlülüğe, düzenbazlığa başvurulur. Ama temiz inançlı saf köylüyü kafeslemek için “hacı emmi” sıfatını kullanmaya da büyük özen gösterilir bu gidi kültüründe. O nedenle yakın zamana kadar esnaflık veya ticaretle ilgili bir iş sahibi olmanın ve iyi para kazanmanın “sırrı”, mutlaka bir yolunu bulup hacca gitmek ve böylece “hacı emmi” sıfatını kazanmaktı.

Selçuklu devletinin sağladığı ayrıcalıklarla ensesi kat kat kalınlaşmış ve kaşarlanmış, adeta bir kast oluşturan, bir aristokrat kibrine sahip bu asalak yapı, Cumhuriyetçi ve halkçı kültürün önlenemez yükselişiyle giderek çüzülme ve sinme eğilimine girdi. Ancak 1950'lerden sonra canlanan Amerikancı muhafazakarlıkla birlikte tekrar toparlanma fırsatı buldu. 1980'lerden sonra ise, Cumhuriyet öncesinin “altın yıllar”ına yeniden kavuşma umuduyla açık ve sinsi bütün karşıdevrimci yıkıcı enerjisini harkete geçirdi. Ve son kırk yılda o çekirdek yobaz damar, Amerikancı-İhvancı siyasetlerin ve tarikatların önde gelen yatağı ve destek kaynaklarından biri oldu.

Özetle, çıkarı için dini ve her türlü değeri rahatlıkla kullanan bu Selçuklu aristokrat tortusu karakter, bugün artık halkın gözünde üç kağıtçı bir “gidi” ve “hacı emmi” tipidir. Mevlana ve Mevlevilik, bu “dindar”, “hacı emmi” maskeli yobazlığın belli ölçüde dışındadır, hatta Konya'nın geleneksel hoşgörü ve muhabbet kültüründe önemli bir etkendir. Ancak bu böyle olsa da, bütün siyaset dışı görünme çabasına karşın, kökenindeki işgalciye teslimiyet, egemen aristokrat elitlere şirin görünüp onlarla her koşulda uzlaşan anlayışı, özellikle Türke ve Türkçeye karşı onlarla aynı mecrada buluşmalarının bir sonucudur.

Cumhuriyet boyunca Atatürk ilkelerine, laikliğe karşı değişik biçimlerde ısrarla direnen, sahte dindarlığın, sahte “hacı emmi”liğin yeniden yeniden ortaya çıkıp çoğu “dağlı” samimi dindar halkı aldatan ve soyan bu “gidi” zihniyeti, 800 yıllık tarihin birikmiş ve kokuşmuş kara bir tortusudur. Dün Konya merkezli yoğunlaşan bu zihniyet, bugün tarikatlar ve AKP üzerinden bütün Türkiye'dedir.

***

Yukarıda sözünü ettiğimiz kültürel kamplaşmanın yakın zamana kadar halk dilindeki adı, “Dağlılar” ve “Şehirliler (Ovalılar)” çatışması biçimindeydi. Karamanoğulları tarihini ve (Karaman ili dahil) Konya coğrafyasını biraz bilenler için bu saflaşmanın toplumsal ve kültürel bir temeli olduğu kolayca anlaşılabilir. Dağlılar, Mersin'den Denizli'ye kadar Konya'nın güney ve güneybatısındaki Karaman Beyliğinin egemen olduğu yaylalarla kaplı dağlık bölgede yaşayan, konar-göçer Yörük-Türkmenlerdir. Başka deyişle “dağlılık”, Ermenek merkezli Karaman Beyliğinin temsil ettiği dil, kültür ve anlayışların simgesel karşılığıdır. Yani dağlılar, Konya merkezli, “uygar”, şehirli (şehir, uygarlık anlamına gelir) kültüre karşı kabalığı, yabaniliği, vahşiliği, kavgacılığı simgeler, onlara göre. Tıpkı Karamanoğullarının Farsçı, “medeni” Selçuklular ve Moğollar karşısındaki kültür köklerine bağlı, bireyci değil paylaşmacı, bencil değil toplumcu, dik başlı, boyun eğmez, inatçı savaşçılığı gibi.


Peki “dağlı” ya da “köylü” göçebe Türkmenlere göre “ovalı-şehirli” neyi ifade eder ya da çağrıştırır? Yukarıda belirttiğim gibi, bencilliği, hilebazlığı, düzenbazlığı, ikiyüzlülüğü. Kuşkusuz bu nitelikler, yalan, hile, ikiyüzlülük, sahtelik nedir bilmeyen Türkmen-Yürük göçebe veya köylü için, gerekçe ne olursa olsun, insanilikten uzak, kabul edilmez şeylerdir. Bugünün bilgisi ve bilinciyle tarihsel süreçlere baktığımızda ise, asla kabul etmesek de, ahlaki olmayan bu özellikler, insanlığı uygarlaştıran işbölümü, sınıflaşmanın bir bedeli olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani bugün mülk ve sermaye sahibi sınıfların varoluş nedenidir bu insani ve ahlaki olmayan özellikler. 

Bu tarihsel ve nesnel gerçeklik, insanlık tarihinin gelişim yasalarını anlamak açısından bilinmek zorundadır. Böyle olsa da bu bizi, Baba İlyasların, Karamanoğullarının, Şeyh Bedreddinlerin, Dadaloğluların “bin yiğidi bir kötüye kul eyleyen” insani kirlenmeye karşı bunların arkasındaki cümle Türkmen direnişçilerin yanında yer almamızı, onların haksızlığa ve zulme başkaldırı geleneğinin mirasçısı olmamızı değiştirmez.

Tarihin ilerleyişindeki sarmallığı (helezonik ilerlemeyi) kavrama yeteneğinden yoksun ve tarihe düz bir camdan kaba bir gözlükle ya da at gözlüğüyle bakan kimi çok bilmiş cahilleri nasıl ikna etmeli? Onların, Babailerin, Şeyh Bedreddinlerin, Dadaloğluların Selçuklu ve Osmanlının temsil ettiği “tarihi ilerleten” devletleşmeye karşı direnişlerini tarihi ilerlemeye karşı çıktıkları için “gerici” olarak tanımlama aymazlığına ne demeli? Tarihin diyalektik zurnasının zırt dediği yerdir işte burası.

İşte burası, tarihi açıklamak ile yapmak arasındaki çok temel nitelikteki bir ayrımdır. Tarihin bütün harabeleri, çürümüş, kokuşmuş, çöplük olmuş kalıntıları vb, bugün hayatı yeniden kurmada hiç bir değer taşımasa da, tarihi açıklamakta çok önemli malzemelerdir. Ancak sorun doğayı, dünyayı, toplumu daha güzel ve mutlu bir yaşam için değiştirip yeniden kurmaya gelince, bize geçmişin külleri değil ateşi, kor halindeki cevheri, büyük enerjisi gereklidir. Bu enerjinin kaynağı da, eşitsizlik, adaletsizlik ve zulümlere karşı büyük başkaldırılardır.

Mehmet Ulusoy
Gerçekedebiyat.com