Seçim yaklaşırken bir masal: Açıl susam! Kapan!

Açıl susam açıl

Efendim, masal ülkemiz yeni bin yıla ekonomik ve siyasi çalkantılarla adım atmış. Bir yandan, durulmuş gibi görünse de süren kardeş kavgası, diğer yandan laiklik tartışmaları ve bu konudaki kamplaşma, gerilimi yükselttikçe yükseltiyormuş.

Yoksulluktan, iç kavgalardan, koalisyon çekişmelerinden, yolsuzluklardan, banka hortumlamaları ve ekonomiyi çökerten merkez sağ partilerin birbirini aklamasından halka gına geldiği bir dönemden geçmiş ülke. Bu ortamda kurulan yeni bir parti ilk seçimde halk desteğini alarak tek başına iktidar olmuş.

En önemli vaatlerinden biri, yıllardır süre giden kardeş kavgasını bitirmek, iki halkın eskisi gibi birlik içinde kardeşçe yaşamasını sağlamakmış.

Gelin görün ki, “Büyük Dost”un komşu ülkeyi işgal etmesi her şeyi allak bullak etmiş. Kardeş halkın akrabaları sınırın diğer yakasında işgal edilen ülkede yaşıyorlarmış. Yıllardır “Büyük Dost”un koruması altındaymışlar. Dağa çıkan kardeşin çocukları da sıkışınca akrabalarına kaçıyorlarmış. Karargâhları da oradaymış.

“Ayağının bastığı yerde kırk yıl ot bitmez” denen bir ulusun devamı olan “Büyük Dost”un girmesiyle diktatör devrilmiş ama ülke halkı parçalanmış, kaos ortamında kan gövdeyi götürmüş. Bunun yansıması olarak da masal ülkemizin sınır bölgesinde kardeş kavgası yeniden alevlenmiş.

Koruyucularla kavgalı yeni siyasi iktidar bir süre “terör ve bölücülükle silahlı mücadele” denen eski yöntemi sürdürmüş. Kardeş kanı akmaya devam etmiş.

Yeni yönetim, ikinci seçimde oyunu artırınca, azınlıktaki etnik, dinsel, sosyal halk topluluklarına “açılım” kararı almış.

Almış almasına ya, ne yaparsa yapsın kimseye yaranamamış. Kendi yandaşları dışındaki halk kesimleri hep nankör çıkmış çünkü.

“Roman açılımı” yapmış örneğin.

Toplumda, öteden beri horlanan, dışlanan, aşağılanan roman vatandaşları birinci sınıfa terfi ettirmek için kolları sıvamış. Onlara “çingene” denmesini de yasaklamış, çok katlı apartmanlar yaptırıp onları eskiden beri yaşadıkları, derme çatma, izbe evlerden kurtarmış, bu apartmanlara yerleştirmiş. Ama bozguncu karşıtların dolduruşuna gelmiş romanlar. Nankörlük etmişler. “Bülbülü altın kafese koymuşlar, ah vatanım demiş” diyerek eski evlerini özlediklerini belirtmişler sözüm ona. Neymiş, apartmanlar kente uzakmış, alıştıkları yaşam tarzına tersmiş, sürgün edilmişlermiş, eski evlerin kent merkezindeymiş, orada daha mutlularmış. Sonra baklayı ağızlarından çıkarmışlar. Eski evleri yandaşlara satılmışmış da, onlar da çok yüksek fiyatlara devretmişler de, kendilerine fark verilmeliymiş de...

Tümü muhalefetin iftirası, dolduruşuymuş. Bu yüzden açılım Romanların bazı yerlerde tehciriyle kapanmış. Sadece baş yöneticiye “ablan kurban olsun sana” diyen bir kadın şarkıcı ile “majestelerinin darbukacısı” olmaya soyunan bir çalgıcıya açık kalmış.

Yönetim “mezhep açılımı” yapmış örneğin.

Romanlara göre çok daha büyük bir topluluk olan bu mezhep yandaşları, çocuklarına “zorunlu din dersi” adı altında egemen mezhebin öğretilmesinden, çeşitli yollarla aşağılanmaktan, devlet görevlerinde dışlanmaktan, ayrımcılığa ve birçok kez katliama uğramaktan, ibadet evi açmalarına izin verilmemesinden... yakınırlarmış.

Açılım çerçevesinde iyi niyetle “mezhebin yeni ve doğru yorumu”nu yaparak ders kitaplarına koyacakmış. Mezhep mensupları kendi mezheplerini ya bilmiyor veya yanlış yorumlayıp uyguluyorlarmış yüzlerce yıldır.

Bu hayırlı girişim de nankörlükle karşılanmış. Öteden beri muhalefete yakın duran mezhep mensupları yine kışkırtmalara kapılmışlar. “Mezhebimizi süreç içinde özünden uzaklaştırarak bizi asimile etmek istiyorlar. Tek tip insan yetiştirme peşindeler” diye karşı çıkmışlar. Karşı çıkınca açılım da bir başka seçime kalmış.

Oysa açılım çerçevesinde bu mezhebi hedef alan iftira ve küfürlerin bir bölümü sözlük ve kitaplarda düzeltilmiş, böylece “yazılı” olmaktan çıkarılmış. “Sözlü” olanlara gelince “milletin ağzı torba değil ki!..”

“Büyük Dost”un isteği ve müttefik dostların desteği doğrultusunda bir açılım da komşu bir ülkeye halkına yapılmış.

Yüzlerce yıl birlikte yaşadığı halkımızı, yüz yıl kadar önce halkına tehcir ve soykırım uygulamakla suçlayan komşuya, önce “maç açılımı” yapılmış, iki ülke arasındaki milli maçı devlet başkanları birlikte izlemiş. Bayram havası esmiş bir süre. Komşu ülkeden görünecek biçimde bir “insanlık anıtı” bir sınır kentine dikilmiş. Bu havada barış ve dostluk nutukları atılmış, protokoller düzenlenmiş, ancak imzaları “unutulmuş”. Olasılıkla milli takımının yenilmesine de bozulan komşu küsmüş, açılım da açılamadan kapanmış. Bu arada bu kısa süreli flörtü “aldatma” olarak yorumlayan bir kardeş ülke de küsmüş, ezeli ve ebedi “Büyük Düşman”a yönelmiş.

Açılımdan birkaç yıl önce, masal ülkemiz vatandaşı, komşu halktan bir gazeteci öldürülmüş. Açılımla adaletin sağlanacağı umuduna kapılmış ailesi ve destekçileri. Ne yazık ki, ihmali görülen kamu görevlilerinin yargılanmasına izin verilmemiş. Katil yasa değişikliği ile “taş atan çocuk” statüsüne kavuşmuş. Yıl başında yürürlüğe giren bir yasayla, bir yıl içinde cezası onaylanmazsa tahliye olasılığı belirmiş.

Asıl, “büyük, geniş, köklü, derin, kapsamlı...” açılım, bin yıldır birlikte yaşanan, otuz yıldır kavga edilen “kardeş halk”a yapılmış.

Açılım “tüm ülkede, dış temsilciliklerde ve yavru vatanda” büyük heyecan ve sevinçle karşılanmış. Ne olduğunu kimsenin anlayamadığı veya her ilgili kesimin farklı anladığı açılım şenlikli başlamış. Açılımı “Abi”nin, kollarını sonuna kadar açarak onu kucaklamaya hazırlandığı” şeklinde anlayan kardeş, komşu dağ ve kamplardaki çocuklarından bir grubu “Abisi”yle kucaklaşmak üzere çağırmış. Binlerce kişinin katılımıyla onları sınırda davul, zurna, halay ve zılgıtlarla “Zafer Bayramı” havasında karşılamış. Abi’yi temsilen karşılamaya savcı ve yargıçlar da katılmış. Nostaljik bir manzara çıkmış ortaya; savcı ve yargıçlar tıpkı ataları gibi “çadır mahkeme”ler kurmuşlar.

Kardeşin çocukları “bayramlıklarını” giyerek gelmişler. Fakat başka giysileri olmadığı için bayramlık niyetine gerilla kıyafeti ve silahları varmış üzerlerinde. “Biz çağrı üzerine geldik, pişman değiliz” demişlerse de savcı ve yargıçlar “geldiğinize pişman değilsiniz, biliyoruz, öbür konuda pişman olduğunuz için yasadan yararlanabiliyorsunuz, serbestsiniz” demişler.

Ancak savcı ve yargıçlar böyle dediklerine, gelenler geldiklerine, karşılayanlar da karşıladıklarına pişman olmuşlar kısa sürede. “Din-milliyet sentezi” kökenli açılımcıların bir bölümünün milliyetçiliği depreşmiş. Depreşince de açılım rüzgarları ters esmeye başlamış. Yargıçlar, daha önce serbest bıraktıkları “kardeş çocuklarını” tutuklama kararı almışlar. Savcılar yakalama emri vermiş. Kaçan kaçmış kaçmayan “terörist” diye tutuklanmış. Karşılayıcılar ise “terör örgütünün kent yapılanması” diye toplanıp içeri tıkılmış. Mahkemede “bilinmeyen bir dil”le savunma yapmak istedikleri için duruşmalar yapılamaz olmuş. Onlarsa “bu bilinmeyen bir dil değil, vallahi billahi biz biliyoruz, bu bizim ana dilimiz, üstelik başka dil bilmiyoruz” demişlerse de dinletememişler.

Bu arada, “yuvarlak kafada sivri zekâ”sıyla ünlü bir bölgedeki bir kentin belediye başkanı harika bir çözüm bulmuş kardeş kavgasına. “Hısımlık hasımlığı yok eder, ihtiyacı olan erkeklerimiz kardeş bölgeden kuma getirsinler” demiş. Demiş ya önce kardeş isyan etmiş. Başkan bu kez “canım, onlar da bizden alsın” diye düzeltmiş çağrısını, kardeş bölgesinde töresel olan “berdel” önermiş. Başkanın, iki tarafın kadınları arasında “mutlak eşitlik” öngören “adil çözüm”ü destek bulmamış. Horoz erken ötmüş!

Sonuçta kardeşler arasındaki açılım tartışmaları bir “sağırlar diyaloğu”na dönüştüğünden açılım “Akdeniz’in kış havası gibi” bir açılıp bir kapanıyormuş. Kardeşlerin yoğun yaşadığı bölgedeki kepenkler de öyle.

Başta çocuklar olmak üzere bölge halkı ile güvenlik güçleri arasındaki taşlı, sulu, gazlı “yakan top” oyunu da sürüp gidiyormuş.

Bilgi: Seçim önceleri yapılan “açılımları” konu eden yazı (G)Azap Masalları (Kanguru Y. 2015) kitabımda yer almıştır.

Ali Günay
Gerçekedebiyat.com