Savaş ve barış

Savaş ve barış, Haydar Uzunyayla

Savaş ve barış üzerine yüzlerce, binlerce yıldan beri yazılır çizilir; tanımlar yapılır, anlamlandırılır ve ne olup olmadıkları hakkında çeşitli fikirler ileri sürülür. Hemen hepsinde hem doğruluk hem de yanlış birden fazla değerlendirme vardır… Vardır diyorum, çünkü yanlış ve doğru ayrımı tıpkı iyi ve kötüde olduğu gibi konum ve çıkarlarımıza göre farklılık gösterir.

Aşağıdaki satırlarda bu konudaki anlatımıma geçmeden önce, şunu baştan söylemek istiyorum: Savaş, açgözlülerin saldırı gerçeğidir; barış ise mazlumların kendilerini savunma ve var olma refleksidir.

ATEŞ HAVA ve SU

İnsan, yapısı gereği doğada gördüğümüz pek çok canlıdan daha yıkıcı ve kıyıcı olduğu kadar, düzen, ilke ve kural yaratabilme becerisini de geliştiren benzersiz özelliklere sahiptir. Yen şeyler, yeni yaşamlar, yeni düzenler ve yıkımlar yaratır; eşler, dostlar, akrabalar, uluslar ve topluluklar, geniş sosyal ağlar oluşturur ve böylece kendisini, yaşamın ve doğanın kusursuz efendisi sanma gibi sarmal masallarla ortaya koyar… Ateş, hava, su, toprak ve daha başka şeylerin öncelikli sahibi olduğuna inanır. Böyle olunca hemen peşinden onları kullanmak ve yararlanabilmek için pay kapma girişimi başlatır.  

Savaş fantezisi de bu doyumsuz düşlerine paralel olarak gelişir. Dışımızdaki canlılara cansızlara –ister hoş gelsin ya da gelmesin– yıkım eylemini bir kere benimseyince, kendisini destekleyecek bir yığın gerekçe ve koşulla fantezisini savaşa dönüştürür… Karşı tarafı görmezden gelir, onu bir kenara koyar; acı, gözyaşı vs. umursamaz… Onun için iktidar ve itibar önemlidir artık. Her türlü resimle, çizimle, coşturan duygu ve değerlerle, şükür ve dualarla, yaşamı boğulmaya doğru dalgaların içine iter.

Şimdi soralım: Evet ama boğulmaya ittiğin kimlerdir? Boş insanlar mı ya da ihtiraslarınla göremez hale getirdiklerin mi?

SAVAŞI KIŞKIRTANLAR

-Savaşı kışkırtanlar, halkın çıkarlarından farklı çıkarlara sahiptirler. Günümüzde dünyayı cehennem çukuruna sürükleyen kapitalizm ve türevleri, sömürgenlik üzerinden yaşamlarını bina edenler, mevki ve varlıklarını korumak için bir ömür politika yapma ayrıcalığını isteyen politikacılar, kısacası konforun tadına varanlar savaşı kışkırtırlar. Konfor ve güç yaşamın cazip yönüdür. Sırça saraylar ve camdan kubbeler rüyaları süsler… Ve bunlara sahip biri, hiçbir neden yokken düşman yaratıp bizi birbirimize düşmanlaştırabiliyor. Yine orta yerde savaşı gerektirecek bir şey yokken, bir şeyleri alt üst etmek, uzak yakın bir şeyler bahane ederek hayatımızı bulandırabiliyor. İşin feci yanı bu gerçeğin farkında olmamıza rağmen her defasında denetimimizi savaş ağalarına kaptırıyoruz. Nedenini bilen var mı? Alışkanlık mı güdülenme mi ya da başka çıkar yol bulamadığımız için mi? Kim bilir belki de zekâmız el vermiyor… Eğer birkaç yüz kişi, birkaç milyar kişiye hükmediyorsa bizde sorun var demektir. Daha da vahimi buyruklara harfiyen uyuyoruz, alkışlıyoruz, yüceltiyoruz, kutsuyoruz; sonra da sefalet içinde acı çeke çeke canımızı veriyoruz. Özgürlüğümüzün gasp edilmesi, hak ve adaletin yok edilmesiyle karşı karşıya kalırız ama diğer yandan kışkırtıcılara arada bir de olca sevecenlik gösterebiliyoruz. Tarihi, doğayı, yaşamı başka yönde, akıl ve bilime dayalı temeller üzerinde inşa etmek yerine derinlik, sabır ve gerçeklerden yoksun yöntemlere kanıyoruz. Politikacılara, kasa sahiplerine ve bunların savaşçılarına hayır diyemiyoruz. Hatta kimi zaman bir politikacının kibri, gururu, kendini beğenmişliğine ‘ufak ufak yemcikler’ olabiliyoruz…  Ve kimse neden bu şekilde davrandığımızı açıklayamıyor. Sanırım asla açıklanmayacaktır. Galiba insan, olması gereken şeyi sorgulama zahmetine ve sabrına katlanamadığı için, bir anda nasıl olduğunu anlamadan kendini istemediği şeyin içinde buluyor…  Çünkü sorgulamamanın bittiği yerde zihinsel etkinlik de biter... Sabırsızız; ortak akıl denilen küme içinde şekillendiğimizden dolayı yargılama kısıtlısıyız ve gölgelere inanıyoruz.  Yüzeysel, geçici oluşumlardan medet umuyor; batıl, ışıktan yoksun, güvenilmez şeylere güvenen haline geliyoruz. Akıl almaz bir şey… 

SAVAŞ YALNIZLIK YARATIR

-Savaş, barışın ve dolayısıyla geniş kitlelerin rengini değiştirir. Duygularını, kişiliklerini örseler… Yaşamı içine kapanmaya zorlar, sürekli ve tuhaf bir yalnızlık yaratır. Olumsuz duygular olumlulardan baskın hale gelir. Ürkek ve biçare yaşamları felce uğratır. Ama bu durum zorba ve açgözlünün umurunda olmaz.  Yaşamın bir sınırının olacağını aklına getirmez o. Hep huzursuzdur… El altından çeşitli hile ve entrikalarla düzenini kurarak, en genel anlamıyla bütün kötücül yetenekleriyle suyumuzu zehirler; durup dinlenmeden, doymak bilmeden bir yerlere varmak ister. Burada veya uzak yerlerde mutlaka bir şeylerin olacağını düşünür ve ulaşmak için savaşın yarına nasıl akacağını, ne zaman, nerde başlayacağını iyi hesaplar. Savaş ile geleceği arasında orantılı varsayımlarda bulunur ve eğer savaş, başka bir savaşa ya da sonraki savaşa neden olmuyorsa bu iyi değildir onun için.

BARIŞ TEK BAŞINA GÜÇSÜZDÜR

-İnsanlık kurtuluşunu savaşlarda bulamaz. Barışın koşullarında insan kendini tanır. Görebildiğimiz, duyumsayabildiğimiz, elle tutabildiğimiz her şey dikkatimizin sınırları içinde yer bulur. Hatta açgözlüleri bile çok dar alanlar içinde gizlenseler dahi fark edebiliyoruz… 

Ne var ki barış bir başına güçsüzdür. Savaşın hoyratlığından kolayca ezilir, geçersiz kılınabilir. Bizim amacımız onu güçlü kılmak, birini ötekinin nedeni olmaktan çıkarmak olacaktır. Mademki her şeyin güçle hayat bulduğu bir dünyada yaşıyoruz, gücü bütün olarak barıştan yana kullanacağız. Savaşı ayrıştırıp nedenlerini ve sonuçlarını hayatımızdan çıkarabilirsek sonuç üretebiliriz. Onun alanını genişletecek ve anlamını netleştirecek araçlara ihtiyacımız var. Bu konuda en büyük yol göstericimiz duygularımız, zekâ ve zihinlerimizdir…

Çünkü insan zihni, tanık olduklarından, görüp yaşadıklarından etkilenir ve hem dünümüzle hem bugünümüzle hem de geleceğimizle bağlantı kurarak, yeni formlar, değişimler ve gelecekler oluşturmaya yönelebilir niteliklere sahiptir.  

Haydar Uzunyayla
Gerçekedebiyat.com