Sanatta 'kimlik' mi 'kişilik' mi

Sanat, kimlik, kişilik

Sanatta on yıllardır en çok kullanılan terimler “güncellik”, “çağdaşlık”, “ulusallık”, “evrensellik”...

Ne var ki sanat ve edebiyatın önünde duran bunlardan çok daha büyük sorun ve dolaysıyla tartışma konusu var.

İnsanoğlunun biricik devrimci eylemi olan sanat ve edebiyat yapıtı yaratma eylemi maalesef onun düşmanları tarafından kuşatılmış durumda.

Bugün en çok, Saint-Simon, Fourier, Robert Owen, Louis Blanc gibi düşünürlerde doğmuş, modernist sanatçılarca somutlaşmış ve Aydınlanma devrimlerinden beri süren, hatta yüz yılın başından beri insanlığın yaşadığı büyük yıkımlara karşın sönmeyen "sanat edebiyatın toplumu kuşatması" düşüncesinin ne durumda olduğu sorgulanmalı.

Bugün kim Afganistan’da, Suriye’de, Irak’ta sanatın toplumsal etkisinden söz edebilir?

Yalnızca bu tür hedef ülkelerde değil, emperyalist bloğu oluşturan ülkelerde bile sanatın toplumu kuşattığından söz edebilir miyiz?  

Aydınlanma devrimlerini tamamlamış ülkelerden, insanlığın sürüklendiği bu büyük kaos nedeniyle, uyarıcı bir sanat çığlığını boşuna bekleyip duruyoruz.

Çünkü egemenler sanatın devrimci ve haliyle değiştirici gücünü biz yazarlar kadar iyi biliyorlar ve önlemlerini alıyorlar.

Peki bunu nasıl başarıyorlar?

Sanatçının ve yazarın aklını çelerek yeteneğini ve derdini başka bir kazana boşalttırıyorlar. İdeolojik olarak yanlış güdülüyorlar. 

Örneğin emperyalist blok, sıranın Suriye’ye geldiğine karar verip düğmeye bastığında hatırlayalım dünyanın en büyük sayılan yazarları aynı düğmeye bağlılarmış gibi koro halinde George Bush’un ağzından daha çirkin faşizme yakın bir emperyal ağızla bağırdılar.

Nobel Edebiyat ödüllü Orhan Pamuk, İsrailli yazar David Grossman, “Barış!” Ödüllü İtalyan yazar Claudio Magris ve Alman Alfred Grosser, Cezayirli yazar Bualem Sansal ve Alman yazar Martin Walser Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a dünyanın en alçak en utanmaz mektubunu yazıp Fransız sağının gazetesi Liberation’da rahatça yayınlayabildiler.

Bu yazarları, “Ey Esad! Rusya ve Çin’e güvenme, istifa et yoksa Kaddafi gibi ölürsün!” diyebilecek kadar dibe düşüren inanç yine bildiride geçen “serbest seçimler”di.

Serbest seçimler olunca adalet olacak, adalet –ki dünyanın en soyut kavramıdır!– olunca, her şey güllük gülistanlık olacak...

Ta Hindistan’ı sömür(geleştir)meye gönderilen Adam Smith’den beri en eski teranesidir emperyalizmin bu laflar.

Elbette Avrupa ve ABD’de ve ülkemizde bu yalanlara kanmayacak, gerçek düşmanı işaret edecek yetenek ve bilinçte sanatçı ve yazarlar var.

Yazıyorlar, sergiliyorlar da. O “özgürlük” de var!

Ne yazık ki günümüzde sanatçı yalnızca sanatını yaratarak var olamıyor. Yazarsın ve evde kendi kendine okur izlersin. Yalnızca basılmak da yetmiyor; dolaşıma çıkmak hatta bir kitapçıda rafa konmak gibi şeylere ihtiyaç var. Bu yazar ve sanatçıların önleri açılmıyor, engeller konuyor. Muazzam bir iletişim gücü onların elinde, iletişim tasarımcıları var. Tüm edebiyat bürokrasisi (ödüller, yayınevi yönetimi, tanıtıcılar, kitap ekleri, eleştirmen ordusu...) emirlerinde.

Bu ideolojiye sahip sanatçı ve yazarlarda yerel olan “etnik”olan olarak algılanıyor.

Sanata ve edebiyata özellikle Hindistan ve Afrika kültürüyle tanışarak nefes aldıran bu özellik, bugün, sanatı yok eden bir düşmana dönüşüyor. (Palmira’nın yerle bir edildiği ülkenin, etnik ve mezhepsel “zenginlik” olarak en “özgür” zamanlarını yaşadığını unutmayalım!)

Oysa -sosyolog Doğan Ergun’un kitabından esinlenerek söylersek- insan tekinde “kimlik” değil “kişilik” öne çıkarılmalı; “etnik” olan değil “ulusal” olandır sanatı ve edebiyatın önünü açıp bizi ileriye götürecek olan.

Romanınıza etnik bir kahraman koyun bütün halılar önünüze seriliyor; iyi yürekli eleştirmenlerimiz boşuna haykırmıyor romanda “tip” kayboldu diye. Hatta şairlerimiz için bile ulusal kimliğimizin, vatandaş olmamızın bir önemi yok

Sonuçta Cumhuriyeti kuran en önemli edebiyat dergimizi yönetenler dahil yayınevi yöneticileri, sahipleri bu çarkın içinde kaotik bir cehennem yaratıyorlar.

Düşünün şu anda Türkiye’de öne çıkarılan yazar ve şairlerin çoğu yukarıdaki bildiriye rahatça imza atabilirdi!

Onun türevi nice bildiriye “barış” gibi bir kavramı kötüye kullanarak imza atılmıyor mu?

Ulusal olana saldıran neoliberal sistem, Cumhuriyetin kurduğu tüm değerlere saldırıp tarumar ederken edebiyatımıza buyurun siz devam edin mi diyecekti acaba?

Elbette hayır.

Bugün geldiğimiz durakta ulusal yanı çözülmüş edebiyatımızın etnik, dinsel, cinsel cemaatler olarak yeniden yapılandırıldığından kimsenin şüphesi var mı?   

Edebiyatımızın son otuz yılı günahlarla doludur. Bunu Özdemir İnce İkinci Yeni’den başlatıyor. Ulusal yanı yok sayan ve her imza metnine koşturan piyasa yazar ve şairler güruhunun İkinci Yeni şairlerini totemleştirmesi boşuna değil demek ki.

Şairler içinde bulundukları ve dilini kullandıkları toplumun ulusal bütünleyicileridir. Puşkin, Lorca, Nazım Hikmet, Ritsos, Eluard, Aragon, Neruda budur. Ritsos’daki Yunanistan kıyıları, dağları Edip Cansever’de yoktur örneğin. Edip Cansever’de Türkiye’nin coğrafyası yok denecek kadardır vs.

Kısacası bir takım toparlanma hareketlerine rağmen günümüzde sanat “toplumsal olarak sanat” değil “kimlik olarak sanat” biçiminde yüceltilmektedir.

Yazar, şair, sanatçı kişiliği mi?

Hak getire...

Ahmet Yıldız
Gerçekedebiyat.com