Sakarga

Sakarga

Dil kusurlu olursa, sözcükler düşünceleri iyi anlatamaz. Düşünceler iyi anlatılamazsa, yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun içindir ki, hiçbir şey dil kadar önemli değildir. (Konfüçyüs)

Hayvanat bahçesinin kuşlar bölümünde görmüştüm onları. Dev bir kafes biçimindeki bölmede, tüneklere dizilmiş kara kargaların arasında minik birer benek gibiydiler. Yadırgadığım bu birliktelikten bakıcılarını sorumlu tuttum başlangıçta. Öyle ya, o hoş sesli, sevimli sakacıkların, kulağa da göze de dost sayılamayacak kargaların arasında ne işi vardı?

Çalıştığım doğa dergisine yazmayı tasarladığım, kuşlara ilişkin yazı için bilgi ve görüntü derleme peşindeydim. Öyle olunca bu karga-saka birlikteliği ilgimi iyice kışkırttı. Giderek artan bir merakın hızlandırdığı adımlarla bulundukları bölmeye yaklaşmaya başladım. Yaklaştıkça şaşkınlığım da gitgide arttı: içinde bulundukları topluluktan saka sesine benzer o bildik cıvıltı yerine, anlaşılması güç, inceli kalınlı gak guk gibi karışık sesler çarpıyordu kulağıma. Kargaların çirkin ve yüksek sesleriyle öttüğünü, sakaların -belki de korkudan- sus pus olduklarını veya karga seslerinin bastırdığı ince ötüşlerinin kulağıma erişemediğini düşündüm. İyice yanaşıp tel kafese ya-pıştım, kulak kesildim. Sakalar da kargalar da gagalarını açıp kapıyor ama yalnızca “gaak, gaak” diye biri kalın diğeri ince iki tür karga ötüşü duyuluyordu.

Kulağım seslerde, gözlerimle çevrede bir görevli aradım.

- Bakar mısınız!

- Buyrun?

Bunlar karga da, şu minikler saka değil mi?

- Değil de, öyle diyelim. Ne olacak ?

- Neden aynı bölmedeler diye soracaktım ama boş ver onu. Bu sakalar ötmez mi?

- Ötüyorlar ya!

- Buradan kalınlı inceli iki ses geliyor gibi, ama ikisi de karga ötüşü sanki. Bana mı öyle geliyor yoksa?

- Size öyle geliyor, evet. Kalın “gak”lar kargalardan, ince “gak”larsa ötekilerinden çıkıyor.

- Allah, Allah! Saka öyle karga gibi öter mi hiç?

- Öter, öter. Saka değil de “sakarga”ysa tıpkı böyle öter!

- Sakarga mı, o da ne demek?

- Ne saka ne karga demek. Kendini karga sanan saka da diyebiliriz bu kuşcağızlara.

- Bu nasıl olur?

- Bilmem. Şu karşıdaki yönetim odasında bunları uzun zamandır inceleyen bir kuşbilimci var, nasılını ona sorun.

Dudaklarında alaycı bir gülüş, “bunlar kargalara özeneli beri dilleri de değişti, yedikleri-içtikleri de” dedi, kafasını sallayarak uzaklaşırken.

Danışmadaki görevlinin numarasını söylediği odada, tepesi kel kafalı, gözlüklü biri masasının üstündeki bilgisayara gözlerini dikmiş çalışıyordu. Parmağıyla koltuklardan birini göstererek oturmamı, aynı parmağı dudaklarına götürerek susmamı buyurdu, oturup sessizce onu izledim.

Karşısındaki kafeste karga ve sakalardan ikişer çift bir aradaydı. Gözlüğünün üzerinden onlara uzunca bir bakış yöneltiyor, ardından bilgisayarına dönerek bir şeyler yazıyordu.

Ellerini ensesinde kavuşturarak geriye yaslandı, “buyurun” dedi.

Kendimi tanıtıp sordum “nedir bu sakarga konusu” diye.

Güldü, “anlamışsınızdır ‘sakarga’ diye bir şey olmadığını, bilimsel anlamda yani” dedi. “Bakım görevlisi arkadaşlar koymuş bu adı. Pek haksız da sayılmazlar hani. Deriz ya ‘körle yatan şaşı kalkar’ diye.”

Kafese bakarak anlatmaya başladı:

“Ben bu sakalardaki değişimin ayırdına varıp gözlem ve inceleme altına alalı birkaç yıl oldu. Uğradıkları değişimin kesin olarak bir evrim olup olmadığını bilmiyorum. Evrim çok daha uzun bir zaman diliminde netleşir ve ondan da uzun bir zaman sonra tamamlanır. Belki de hiçbir zaman tamamlanmaz, sürüp gider.

Değişimleri göreceli olarak hızlı. Yine de, küçük birer kargaya dönüştüklerini görmeye ömrümün yeter mi, bilmem. Ancak süreç bu yolda olduklarını düşündürüyor.”

Uzun sayılmayacak bir suskunluğun ardından “bugüne değin bu konuda pek kimseyle konuşmadım. Başlarda gözlemimden emin olmak istediğim, sonraları ise konuyu açtığım meslektaşlarımın alaycı gülümsemeleriyle karşılaştığım için” dedi.

Anlatım akışını kesmemek için soru sormadım, kulaklarımın dinlemeye istekli olduğunu gözlerimi ağzına dikerek belli ettim.

Dirseklerini masaya dayadı. İki elinin arasına aldığı başını pek de çevirmeden bir kuşlara bir bana bakarak anlatmayı sürdürdü:

“Aralarındaki garip ilişki, onları izlemeye başlamamdan yıllar önce başlamış. Çok sevilen eski bir liderleri ‘kargaya benzeme’ zamanla da ‘kargaya dönüşme’yi hedef göstermiş sakalara. ‘Hepimiz birer küçük karga olacağız’ diyormuş. Çalışmama başladığımda bu doğrultuda enikonu yol da almışlardı. Yöneticilerinin çoğu, yönetime gelmeden önce -bir parça fazla yem edinme uğruna- kargalarla sıkı ilişkiler kur-muşlar ve onlara öykünmeye başlamışlardı bile. Dillerini öğ-renmiş, ortaklarıyla Kargaca anlaşır olmuşlardı.

Sonraki kuşaklar doğuştan başlayarak Sakaca’yı Kargaca ile karışık konuşmaya başladı. Bu kuşakla birlikte Sakaca’ya artan oranda Kargaca sözcük katmak yeğlenir ve beğenilir oldu. Birkaç kuşak sonra ise, iyi kötü Kargaca bilmeyen hor görülmeye, aşağılanmaya başlandı. Eğitilmeyen sakalar eğitimsizlikten, eğitilenler Kargaca ağırlıklı eğitilmekten kendi öz dillerinin kural ve sözcüklerini unutmaya, unuttukları sözcüklerin yerine artan oranda Kargaca sözcükler kullanmaya başladılar. Karga gibi ötmek, davranmak, eşinmek, beslenmek; yiyeceklere hatta yavrularına Karga adları koyma furyası aldı yürüdü sakalar arasında.”

Öfkelenmiş gibiydi. Sesi giderek yükseliyordu.

“Her yeni kuşak öncekinin diline yerleşmiş Kargaca sözcükleri olduğu gibi kapmakla kalmıyor, öğrendiği yeni sözcükleri bilerek ve isteyerek Sakaca olanların yerine kullanıyor, bunun sonucunda Sakaca’daki Kargaca sözcük sayısı git gide artıyordu. Bununla yetinmeyip Kargaca’nın kurallarını ve özelliklerini olduğu gibi alıyor ve dillerine uyguluyorlar; böylece her yeni kuşakla birlikte, dillerinden eksilen ve yeri Kargaca ile dolan sözcükler ve özellikler katlanıyordu. İşin daha acı-gülünç yanı Kargaca sözcüklere kendi dillerinin çekim ve takılarını uygulamaları, özbeöz Sakaca sözcükleri de Kargaca gibi seslendirmeleri. Bu süreç şimdilik, birbirleriyle de, kargalarla da sözlü iletişim kurmalarını güçleştiren ‘Sakargaca’ diyebileceğimiz yapay bir dil edinmeleriyle noktalandı.

"Değişim, yalnızca dillerinin kirlenmesi, bulanması ve bozulup değişmesiyle kalsa iyi. Dilde başlayan bozulma bir mikrop gibi yaşam, beslenme, düşünme, davranış biçimi ve görünüme yayıldı. Bildim bileli sakaların tüylerindeki renkler cıvıl cıvıl, pırıl pırıldır. Oysa bunlar kaç yıldır renklerini kargalara benzetmek için özellikle karartmaya çalışıyor, kirli, çamurlu sularda, yeni sönmüş anızlarda debeleniyorlar. Son birkaç yıldır, gagalarını havaya dikip karga gibi ‘gülüyorlar’. Atalarının asla yapmadığını yapıyorlar, -bağışlayın- insan pisliği yiyebiliyorlar! Ee, kılavuzu karga olanın…”

Sustu. İlk kez görüyormuş gibi baktı yüzüme. “Çok ilginç” dedim. “Öyle” dedi, kaldığı yerden sürdürdü:

“Dildeki bozulma kaçınılmaz olarak müzikte, oyunda; kültür, sanat, yazın ve davranışlarda da kendini gösterdi. Karga gibi dans etmek, Kargaca şarkı söylemek, onlar gibi düşünmek, konuşmak ve davranmak… beğenilir oldu. Sakaların özgün gelenek, görenek, oyun, düşünce ve davranışları alay konusu durumuna getirildi.    

Böylece saka(rga)ların karga dostlarıyla, diğer kuş türlerinden daha iyi ve daha kolay anlaşır duruma geldiklerini sanmayın. En acıklısı, kargaları bunca seven ve onlara özenen saka(rga)cıklar, kargalarca pek de sevilmiyor; tersine, kendilerini karga sanmaları kargaların onları ‘aşağı bir tür’ olarak görmelerine ve ‘ikinci sınıf kuş’ gibi davranmalarına yol açıyor. Üstelik ürettikleri melez dil yüzünden diğer türdeşleriyle ve birbirleriyle anlaşmaları giderek güçleşiyor. Aynı sözcüğü her biri başka türlü anlıyor ve/ya kullanıyor. Böyle böyle, topluluğun dili parçalanıyor; dil birliğinin zayıflaması topluluğun birliğini sarsıyor, ayrışan ve birbirine yabancılaşan küçük kümeciklere bölünmelerine, kümecikler arası düşmanlık ve çatışmalara neden oluyor. Bu gidiş, tam olarak ‘sakalıktan’ çıkarmadan önce onları topluluk olmaktan çıkaracak gibi görünüyor.

Ayrıca, kargalarla kendi benliklerini yitirecek denli bütünleşme hevesleri kuş dünyasında yeni düşmanlar kazanmalarına neden oluyor. Yalnızca karga düşmanları değil, dostları bile bu tutumu olumsuz karşılıyor, böylece saygınlıkları giderek azalıyor.”

Saka görünümlü, karga sesli bu yeni kuş türüne artık saka denemeyeceğine göre sakarga mı denir başka bir şey mi, bilemem.”

Derin bir soluk aldı. “Bu süreç nasıl noktalanacak, merak ediyorum doğrusu” dedim. “Ben de” dedi. Bir çift “sakarga” armağan etti bana.

Bir haftadır büyükçe bir kafeste, evriminin “sakarga” aşamasındaki bu “saka” çiftini gözlüyor ve besliyorum. “Özel evrim”lerini tamamladıklarında gerçek birer karga olmayı başarabilirlerse eğer, varsın gözümü oysunlar!

Ali Günay
Gerçekedebiyat.com