Özgürlük zehirlenmesi / Ali Günay

Özgürlük, Ali Günay

Üstünüze afiyet dostlar, (öyle başlayınca üşüttüğümü, kabız, uyuz falan olduğumu sanmayın) son zamanlarda bir haller oldu bana. Olup biteni (aslında bitmeyeni) anlattığımda “darısı başınıza” demem gerektiğini düşüneceksiniz, biliyorum.

Doktorun, adını da koyarak yakalandığımı söylediği “hastalığın” belirtileri en kısa tanımla şöyle: görme ve duymada seçici körlük, sağırlık ve unutkanlık. Bunun yanında her şeye ya ağlama veya gülme, oynak müzik duyunca kendini durduramayıp göbek atma. Belirtilerin bazıları ürkütücü gelebilir ama sonuçlarını anlattığımda büyük olasılıkla şaşacak, bu nasıl hastalık, bunun için doktora gidilir mi, diyeceksiniz. Haklısınız, ben de doktora gitmedim zaten. Yaşamımı kökten değiştiren, bana sürekli mutluluğu getiren şeyi, “hastalık” bile olsa tedavi ettirir miyim hiç? Buna hastalık denecekse, “mutluluk hastalığı” denebilir ancak.

Bendeki değişimi görüp teşhisi koyan doktor bir yakınım. Tüm belirtiler tipik, “özgürlük zehirlenmesi” bu, dedi. Aşırı özgürlüğe maruz kalmaktan olurmuş. Oksijenin yoğun alındığında zehirlemesi gibi. Alkol, besin zehirlenmesi gibi şeyleri de anımsayıp, her şeyin fazlası zarar, demeyin. Tamam, hepsi de fazlasından kaynaklanıyor ama etkileri geçici.  Oysa özgürlük zehirlenmesinin etkileri seçici. Yarattığı “aşırı mutluluk” ise, kalıcı. Tek yan etkisi varmış: Delilik. Sonradan yakalananlarda görülebilirmiş.

Aşırı özgürlüğün yol açtığı bir durum mu yani, diye sorduğumda doktor yakınımın sosyolog arkadaşı yanıtladı: Bu aslında “sıradan” insanların oluşturduğu “sessiz” çoğunluğun bir keşfi; yüzyıllardır uyguladığı bir korunma ve mutlu yaşama yöntemi belki de. Özgürlüğü seçici ve aşırı kullanma! İşleyişi basit, iki temel kuralı var: birincisi “büyük başın derdi de büyük olur” deyişine uygun olarak -başta devlet işleri- büyük meseleleri büyük adamlara bırakıp peşlerine takılmak, kendi çıkarına, (varsa) işine, günlük geçimine yoğunlaşmak. İkincisi ise sadece işine geleni, mutlu edeni görmek, işitmek; istemediğine kör, sağır durmak işine gelmeyeni, hoşuna gitmeyeni çabucak unutmak.

Ağırlıklı olarak alt kesimlerin oluşturduğu çoğunluğun, bana durumlarıyla çelişik görünen mutluluğu elli yılı aşkın süredir benim de kafamı kurcalıyordu. Bu süreçte nüfus artarak kentlere yığılıyor, işsizlik, pahalılık, yoksulluk artıyor, konut, ulaşım, eğitim, sağlık sorunları büyüyor; hava kirliliğinden trafiğe, gürültüden betonlaşmaya yeni sorunlar ortaya çıkıyor, terör, gasp, kapkaç, hırsızlık, yolsuzluk; başta kadın ve çocuklara olmak üzere şiddet alıp başını gidiyor. Neredeyse her şey günden güne olumsuza doğru değişiyor, bir tek onların bu “tuhaf mutluluğu” değişmiyordu. Ben ve benim gibiler ülke ve toplum adına gelecek kaygısı, öfke, üzüntü ve tepki içinde kendimizi paralayıp ömrümüzü tüketirken onlar hep mutluydular. Bunun bir sırrı olmalıydı.

Oldum olası siyasi liderler muhalefetteyken daha çok özgürlük talep eder, başa geçtiklerinde ise özgürlükleri aşırı bulur, kısmaya çalışırlardı. Hatta bir anayasa, fazla özgürlükçü bulunduğu için “bu elbise halka bol geldi” denilerek birkaç kez daraltıldıktan sonra tümüyle çöpe atılıp yenisi hazırlanmış ve halkın rekor oyuyla kabul edilmişti. Bu olanlar o zaman beni uyandırmamıştı. Ne zaman ki çoğunluğun hayran olduğu bir lider “dünyanın en özgür ülkesi bizimki” dedi, o zaman dank etti kafama: Sorun benim özgürlük anlayışımdaydı. Halkın kullandığı özgürlüklerin hiçbirinden yararlanmıyor, gelişmiş denen, “halkı mutsuz” ülkelerde tüm vatandaşlara tanınan, bizde ise egemenlere özgü özgürlükler benden (ve tabii ki halktan) esirgendiği için mutsuz oluyor, öfkeleniyor, başımı derde sokuyordum.

Mutluluğun sırrı, halkın kullandığı neredeyse sınırsız özgürlüklerde ve bunun neden olduğu “özgürlük zehirlenmesi”ndeymiş meğer! Sözgelimi “konut edinme” özgürlüğü. Halkımız kırdan kente göçünce, atalarının göçebelikte çadır kurup konaklaması gibi, kent kıyılarında bulduğu her boş araziye el koyma ve üzerine derme çatma da olsa, bir gecekondu kurma özgürlüğünü yıllardır tepe tepe kullanıyor. Kentlerin çok değerli arsalarının hükümetler eliyle yandaşlarına geçmesi onları hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Bu vatandaşlar, tarihi, kültürel binaların, yeşil alanların, kamu bina ve arazilerinin gökdelenlere, alışveriş merkezlerine dönüşmesini engellemek için eylem yapanlara tepki duyuyor, denk gelirlerse güvenlik güçlerine yardımcı oluyorlar. Şimdi anlıyorum ki, herkesin kapabildiğini sahiplenme ve parasının yettiği yükseklikte bina yapma özgürlüğü var, diye düşünüyorlar.

Trafik, halkın özgürlüklerin tadını doya doya çıkardığı alanlardan örneğin; hız yapma, ters yola girme, emniyet şeridini kullanma, işine gelen yere park etme, uymadığı tabelaları kurşunlama, ışıklara uymama, yayaları yok sayma, uzun yolda yanan sigara dâhil her çöpünü pencereden atma. Her yerde, her şeye korna çalma, (cankurtarana bile) yol vermeme, kendilerine yol vermeyene silah çekme, kendi dışında herkesi “trafik magandası” sayma, her şeye, herkese sövme, ceza ödemeyip af bekleme vs. özgürlüğü…

Ormandan koruya, deniz kıyısından göl, baraj, su kenarlarına dek dilediği her yerde piknik yapma, mangal yakma, yediklerinin, içtiklerinin artıklarını suya atma, etrafa saçma, kirlilik nedeniyle yasaklanan yerlerde yüzme, kirletenlere küfür ve beddua etme, ayrıca eylemci çevrecilere diş bileme, denk gelirse linç etmeye kalkışma özgürlüğü. Gürültü etme, uyaranı dövme hatta vurma, her konuda suçu başkasına atma; başta kendi (şimdiki ya da eski) karısına, çocuklarına, başka kadın ve çocuklara, sokak hayvanlarına şiddet, taciz, tecavüz; maçlarda sövme, birbirini dövme, patlayıcı kullanma, yakıp yıkma; her sevinçte coşup silaha sarılma, gelişigüzel ateş etme, edene de “maganda” deme özgürlüğü…

Kaçak elektrik, su kullanma, vergi, fatura, borç ödememe; fırsat bulunca rüşvet alma, verme, (büyükler deveyi havuduyla yutarken) bal tutunca parmağını yalama; başkalarının yediğine, içtiğine, giydiğine, davranışına karışma özgürlüğü. Say sayabildiğin kadar!

Halk, özgürlüğüne ve getirdiği mutluluğa çok düşkün. Bunları koruma konusunda son derece gözü kara. Gecekondusunu yıkmaya gelen ekiplerle ve güvenlik güçleriyle taşlı sopalı (bazen silahlı) çatışmaya girecek ölçüde. Ceza yazmaya kalkışan polisin üstüne araç sürme, yasaklar konusunda uyaranı dövme, silah çekme, borç nedeniyle elektrik veya su kesmeye gelen görevliyi, borç tahsilâtına gelen icra memuru ve/ya avukata saldırma, tehdit etme vs. hep özgürlüklerini koruma duyarlılığından.

Bana hep “küçük şeylere takılıp kalma, uğraştığın sorun ne denli büyükse diğer sorunlar o denli küçülür, önemsizleşir” türü şeyler belletilmişti. Ben ve benim gibiler öyle yapıyor ve gücümüzü aşan sorunlarla boğuşmaktan bunalıyor, olmayacak düşler peşinde koşuyorduk ve haliyle “en mutsuz azınlık” öbeklerinden birini oluşturuyorduk. Oysa aşırı özgürlüğün tadını çıkaran “mutlu çoğunluk” tam tersine, mutluluklarını bozabilecek büyük sorunları büyüklere bırakıyor, günlük veya kısa süreli kişisel sorunlar ve başkalarının ya imrendirici, kıskandırıcı veya kendi haline şükrettirici durumları ve olaylarıyla ilgilenmeyi tercih ediyorlar. Sözgelimi komşu ülkelerdeki savaşlar yerine evlilik programlarındaki adayları, iç çatışmalar yerine ses ve/ya yetenek yarışmacılarını, siyasi gelişmeler yerine gelin seçen kaynana tartışmalarını, kendi yaşam savaşımları yerine bir adada “hayatta kalma” mücadelesi veren-ve kilo verme dışında hiçbir zaman hiçbirine bir şey olmayan- yarışmacıları izlemek, tartışmak, desteklemek gibi. Veya -daha çok erkeklerin- yoksulluk, yolsuzluk, işsizlik, pahalılık vs. yerine maç geyikleri, hakem tartışmaları, futbolcu değerlendirmeleriyle günler geçirmeleri gibi. Öyle deyince siyasetle, memleket meseleleriyle ilgilenmedikleri sanılmasın sakın. Tersine, her birinin futbol konusunda nasıl teknik direktörlerden fazla bilgileri varsa, siyasette de değme politikacıya parmak ısırtacak görüşleri vardır her zaman.

Anlaşıldığı gibi yalnızca görmek istediklerini görüyor, duymak istediklerini işitiyor ve anımsamak istediklerini anımsıyor, bunların dışındakiler karşısında belleksiz üç maymunu oynuyorlar. Üstelik istediklerini paşa gönülleri nasıl istiyorsa öyle görüyor, duyuyor, öyle anımsıyorlar. Örneğin haklı ya da haksız kitlesel tutuklamalar olsa umursamıyor, işlediği bir suçtan kendileri tutuklanırsa, hak, hukuk, adalet diye feryat eder, kader kurbanı olduğundan, tahrikten, pişmanlıktan dem vurur, af beklentisine giriyorlar. Yoğun da olsa işkence iddialarını duymuyor, trafik, soğuk, sıcak, sıra bekleme vs. işkencesinden yakınıorlar. Adını ilk kez duydukları, haritada yerini gösteremeyecekleri bir ülkedeki bir olaya tepki gösterir ve/ya gözyaşı dökerken, benzeri yanı başlarında olsa bana mısın demeyebiliyorlar veya sevinebiliyorlar. Kendi ülkelerinin uzak veya yakın geçmişinde olumsuzluk varsa onu asla anımsamıyor, başka ülkelerin geçmişindekileri ise asla unutmuyorlar. Kişisel tarihleri konusunda da tutumları farklı değil. Siyasilerin ne yaptığına değil ne dediğine bakıyor, söylenenin doğru olup olmadığına değil, kimin söylediğine göre duymayı veya duymamayı seçiyorlar. Böylece -kısa kesintiler dışında- mutluluklarının sürekli olmasını sağlıyorlar. 

Doktorun benim de yakalandığımı söylediği bu “hastalık” bunları kolaylaştırmaktan öte doğal bir tutum ve davranış haline getiriyor anlaşılan. Öyle sanıyorum ki bu “hastalık”, sözünü ettiğim çoğunluğun genetik kalıtında (günümüzün moda deyimi ile “fıtratında”) var. Yüzyıllardır kuşaktan kuşağa geçip sürme nedeni bu olsa gerek.  

Halk kendi seçimiyle gördüğü, duyduğu ve anımsadıkları dışında şeyler yazan, söyleyen, gösteren, anımsatan herkesi mutluluğunun düşmanı olarak değerlendiriyor. Bu nedenle muhalefet partilerinden, karşıt gazeteci, televizyoncu, aydın, sanatçı, akademisyen gibilerden hiç hoşlanmıyor. Halkın mutluğunun güvencesi yöneticiler de bunlara yasak, kısıtlama getiriyor, hapse atıyor, susturuyor, halkın “mutluluğunu” bozmalarına zinhar izin vermiyorlar.

Buna karşın dış güçlerin ve “mutsuz azınlık” mensuplarının yaydığı olumsuz haberler duyulacak olursa hemen harekete geçiyor, olumsuz olaylara yayın yasağı koyuyor, müjdeli, umut ve gurur veren haberlerle gündemi değiştiriyor. Halkına veriyor coşkuyu… Örnek mi? Bin tane versem iki bininin hatırı kalır!

Laf aramızda, batılıların yeni keşfedip “post-truth”(*) yani gerçeklik sonrası dedikleri, aslında gerçeklik dışı, algı yaratma  olan bu yöntem adı konmadan çok önce yöneticilerimizce elli yılı aşkındır uygulanıyor. Bu bile başlı başına bir övünme ve mutluluk kaynağı değil mi?  

Ben şimdiki duruma bir anda gelmedim tabii. Yıllar içinde yavaş yavaş değişmişim pek de ayırdında olmadan. Özgürlük rüzgârlarının etkisi belli ki. Kanıksama, yorulma, bıkma, boş verme, alışma, imrenme derken… Son rüzgârlar iyice sert esmiş anlaşılan, çarpmış beni. Belleğimde olumsuz ne varsa uçup gitmiş, günlüğümdeki darbeler, faşist baskı ve cinayetler, işkenceler, hapisler, idamlar bana yabancı; ya başka ülkede olmuş veya günlük başkasının. Nasıl desem, tatlı bir rüyada, yerçekimsiz bir ortamdayım sanki. Mutluyum, keyifliyim, neşeliyim. Büyüklerimiz duymasın, deyim yerindeyse “kafa kıyak” geziyorum. Hâşâ, alkol de almadım, uyuşturucu da. Miyop gibi, parlak güneşten kamaşmış gibi gözlerim kısık, esrik, baygın, biraz da şaşı bakıyorum herkese, her şeye. Ve durmadan gülüyorum; kahkahayla ya da kıs kıs. Örneğin politikacılar “alnımız ak, başımız dik” dediğinde yaptıklarını; “özümüz sözümüz bir” dediğinde sahtekârlıklarını, “yalandan nefret ediyoruz” dediklerinde söylediklerini anımsayıp öfkelenirdim eskiden. Şimdi ise gülmekten ölüyorum. Hele seçim önceleri vaatleri dinledikçe gülme krizine giriyorum keyiften; hani peşin parayı görmüş gibi!   

Evet, evet, bu kesinlikle “özgürlük zehirlenmesi” diyen doktor yakınım ve sosyolog arkadaşına gazeteden kestiğim bir karikatür(**) gösterdim. Karikatürde biri diğerine, “Aslında bu dünyada en akıllıca iş…delirmek…” diyordu.

“Ben de akıllıca olanı seçtim” dedim kahkahayla gülerek, seke seke sokağa çıktım, kendimi benzettiğim “mutlu çoğunluk”a karıştım. 

(*) Post-truth (gerçeklik sonrası): Oxford Sözlüğü tarafından “yılın sözcüğü” seçilen kavram.

(**) Çizgilik, Kâmil Masaracı, Cumhuriyet, 11 Aralık 2016

Ali Günay
Gerçekedebiyat.com