Okura bir soru: 'Ne yapmalı?'

Annelerin ninnilerinden
Spikerin okuduğu habere kadar,
Yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,
Anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,
Anlamak gideni ve gelmekte olanı.

Nazım Hikmet’in bu umut fışkıran “5 Satırla” şiirinin esrikliğiyle, yalana karşı verilen her kavgaya omuz verdiğimiz 70’li yıllarda, Victor Hugo’nun Sefiller romanından uyarlanmış televizyon dizisini de gözümüzü kırpmadan izlerdik...

Belki bilmeyenler vardır; Sefiller, çaldığı bir tane ekmek için hapse tıkılan, kürek cezasına mahkum edilen Jan Valjean’ı anlatır. Hapisten çıktığında inançlarını yitirmiş, artık topluma

kin duyan birisi olmuştur Jan Valjean. Sefil bir halde gittiği bir kasabanın piskoposundan iyilik görür. Yıllar sonra ilk kez gördüğü insanca davranış onu çok mutlu eder.

Ne var ki Jan Valjean, sığındığı ve yardım gördüğü bu iyi yürekli din adamına ihanet eder, onun evinden gümüş yemek takımlarını çalar. Ancak polis Jan Valjean’ı yakalayıp, yüzleştirmek için piskoposun karşısına getirdiğinde, piskopos yemek takımlarını ona kendisinin hediye ettiğini söyleyerek, onu polisten kurtarır...

Bu unutulmaz sahne, “gideni anlayan” bizler için bile çok çarpıcıydı. Çünkü bizler hırsızlığın bir “sonuç” olduğunu düşünüyor, hırsızlığa iten “sebebin” ortadan kalktığında, yani “gelmekte olan” güzel günlerde hırsızlık diye bir şeyin kalmayacağına inanıyorduk...

Fakat içten içe kafamı bir soru hep kurcalıyordu: Evimize hırsız girer ve maddi zarar verirse, bizim gibi insancıl düşünceyi ilke edinmiş mağdurlar da polise haber vermeli miydi? Çalınan malımız canımızı yaktı diye, şüpheli yoksul gençlerin “canının yakılmasına” göz yummalı mıydık?

Görsel kaldırıldı.Sefiller-mustafa-bilgin

Sonrası bildiğiniz gibi... “Gelmekte olan” tam anlamıyla gelmediği gibi, “elimizde olan” da yıkıldı…

Fakat ben, yakıcı değilse de, bu ısırıcı soruyu günümüzde hâlâ kafasında gezdirenlerdenim.

Sanırım beş altı sene önceydi, Kadıköy’de Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde çok duygulu, yer yer mizahi bir yerli belgesel film izledim. Ne yazık ki, ismini şimdi hatırlayamadığım bu belgeselde “oto hırsızları” anlatılıyordu. Filmin yönetmeni de aramızdaydı.

Filmin sonunda, belgesele ilişkin sorularımız varsa yönetmene sorabileceğimiz, söylendi.

Kafamda gezdirdiğim o soruya, bu konuya kafa yormuş bir yönetmenin ve belgeseli izleyenlerin ne söyleyeceğini çok merak ediyordum. Söz isteyip, “Filminizdeki hümanizmi

fark ederek soruyorum…” dedim, “Bu çocukların çaldığı otomobillerden birisi sizin olsaydı polise başvurmayı düşünür müsünüz?”

NHKM’nin görevlilerinden birisi olduğunu düşündüğüm bir genç adam, yönetmenden önce davrandı: “Büyük hırsızlıklara karşı çıkmayı göze alamıyoruz, yoksul gençlerin çaresizlik yüzünden giriştikleri küçük hırsızlıklar için polise gidiyoruz!” diyerek bağırdı.

Sefiller dizisini izlediğimiz, “gelmekte olanı” gözlediğimiz yetmişli yıllarda ben de tam olarak böyle bağırırdım işte.

Hey gidi gençlik…

O genç adama sevgiyle güldüm içimden…

Yönetmen sözü aldı ve sakince; “Benim için de zor bir karar olurdu fakat elbette polise giderdim, çünkü arabamın borcu henüz bitmedi!” dedi.

Bana bu karikatürü çizdiren soruyu, bir de size sorayım sayın okuyucular:

-“Ne yapmalı?”

Mustafa Bilgin
Gerçek Edebiyat