Mizah ve savaş

Savaş şakaya gelir mi? Yıkım, ölüm, acı ve gözyaşı demek olan bir toplu vahşi eylemin mizahı olur mu? Olurmuş! Belleğim yanıl(t)mıyorsa Gırgır mizah dergisinde “Biraz Da Savaşalım” adlı bir karikatür dizisi vardı, savaş heveslilerini ve savaşları gırgıra alıyordu. Umarsızlıkta mizah yetişir insanın onarımına, zira insanın ağlanacak haline gülmek zorunda kaldığı durumlar vardır; yetersiz kaldığı, elinden bir şey gelmediği durumlar…

İnsanların, özellikle insan topluluklarına öncülük eden ve/ya onları yöneten siyasilerin ezelden beri savaşa düşkünlükleri sır değil. Başka toplulukları boyunduruk altına alma, egemen olduğu alanı büyütme ve bu yolla kendini büyütme isteği başat etkenlerden. Kutsal değerlerle perdelenen, başkalarının egemenliğine, özgürlüğüne, malına, emeğine göz dikmek gibi kirli emeller ve daha bir sürü etken veya bahane savaş çıkarmanın ve/ya halkları birbirine kırdırmanın yöntemlerinden. Kapitalizmi ayakta tutan “kâr, daha fazla kâr, en fazla kâr” amacı da savaşları gerekli hatta kaçınılmaz kılanlardan. “Böl, yönet” de cabası!

Gırgır’la başladım, ciddiye bindi konu. Hayır, hiç olmazsa “yarı şaka, yarı ciddi” olarak sürdürme konusunda ısrarlıyım. Çünkü Deliler Teknesi’nin Ocak-Şubat 2016 tarihli 55. sayısında yayımlanan “Barış Güvercini’ni Vurmak” başlıklı öyküme şöyle bir dipnot düşme gereği duymuştum:

“Daha önce Deliler Teknesi’nde savaş ve barış üzerine üç yazım yayımlanmıştı: “Barış ve Yazın” 9. sayıda, “Eylül’ün Suçu Ne?” 35. sayıda ve Doğal Olmayan Afet: İç Savaş” 53. sayıda.

Diyebileceklerimin neredeyse tümü bu üç yazıda yer aldığından ve tekrara düşmek istemediğimden bu kez söyleyeceklerimi öykü yoluyla aktarmayı seçtim.”

Evet, bu konuda artık yaz(a)mayacağımı düşünüyordum. Ülkemizin iki yanı cehenneme dönmüşken ve içinde yanan ateş alevlenmişken ben umarsızca “daha ne yapabiliriz ki” diye düşünsem de kalemim aynı görüşte değildi. Hani kalem kılıçtan keskindi? diye sivri ucunu orama burama batırıp dürtüklüyordu beni. Ne dürtükleyip duruyorsun, her şeyi birlikte yazmadık mı, diyorum, beni de dürtüklüyorlar, hem de mermiyle, roketle, bombayla… diyor. Şimdi durum daha da ciddi, başka ne diyebiliriz? Soruma yanıtı yapıştırıveriyor: aşırı ciddiyet de komikliktir zaten, haydi, dalgamızı geçelim, gevşeyelim.

Pes ettim sonunda, ben anlatmaya başladım, o da yazmaya:

“Yıllar önce bir mizah dergisinde (büyük olasılıkla Akbaba’da) şöyle bir karikatür görmüştüm: küçük bir bina, ön bölümü dükkân, üstünde “Eczane” yazan bir tabela. Vitrin camında ise “sinek ilacı bulunur” yazısı okunan bir duyuru. Binanın yanından girişi olan bataklık görünümlü bir arka bahçe. Giriş kapısı üstünde bir başka tabela. Üzerinde “Sinek Üretme Çiftliği” yazılı.

Zekice. En azından gülümseten bir karikatür. Dünyaya egemen olan kapitalist sistemin öz mantığına vurunca, güldürmekten çok, düşündüren.

İletişim Fakültesi’nde yetmişli yıllarda okutulan ekonomi kitabında “marjinal fayda” diye bir bölüm vardı. Hocanın verdiği örnek nedeniyle kitaptan aklımda kalan tek bölüm buydu. Örnek şöyle: sigara, içen kişilerin sağlığına da bütçesine de zarar verebilir. Üretici firma açısından ise “faydalı”dır. İşletmecilik açısından fayda “kâr” ile ölçülür çünkü!

Felsefesi kâr, daha çok kâr olan kapitalizmin işle(t)me mantığı yukarıdaki örnekten farklı değil. Tabii, kapitalizmin en üst aşaması ve uluslar arası biçimi olan emperyalizmin de. Hele de, küreselleşme adı altında, sermayenin el ele verip sömürüsünü de küresel boyuta ve doruğa taşıdığı ve de boy sırasına göre paylaştığı bir dünyada…

Bir ucu uzay çağını, diğer bir ucu ortaçağı sürmekte olan dünyamızda kendiliğinden bataklık olan veya bataklaştırılmaya elverişli coğrafyalar bulmak hiç de güç değildir. Özellikle eli her yere uzayan emperyalizm için. Bu, zaman zaman Güney Amerika, Afrika veya yıllardır olduğu gibi Ortadoğu olabilir. Değişmeyen tek şey, bataklığa çevrilecek alanın, emperyalizm canavarının besleneceği zengin yer altı ve/ya yerüstü kaynaklarına sahip olması. Sonrası ise kolay: ajanları, diplomatları, medyası… ile emperyalizm, hedef ülke(ler)de, ideolojik, siyasi, kültürel, dini, mezhepsel, aşiret çekişmesi… gibi ayrıştırıcı ne varsa kışkırtmaya, kabuk tutmuş hangi yara varsa kaşımaya başlar. Bu amaçla karşıt eğitimler yapar, varsa karşıt örgütleri el altından destekler, yoksa ihtiyacına göre kurdurur ve provokasyonlarla ilk kıvılcımı çakar. Yangını endişeli bir maskeyle ve sessiz kahkahalarla el ovuşturarak izler. İlk müdahalesi genellikle benzinledir. Bataklık oluşmuş, kaos başlamıştır. “Tavşana kaç tazıya tut” politikasıyla tüm taraflara silah satarak ekonomisini büyütür. Savaştırdıklarını hem borçlandırarak hem de zayıf düşürerek ulusal kaynaklarını ele geçirir. Bu çok yönlü ve karmaşık oyunun sonunda, kazanan kim olursa olsun onun adamıdır ve bu nedenle kazanımları güvencededir, öyle değil mi?”

Görsel kaldırıldı.

Öyle de, dedi kalem hoşnutsuz bir sesle, bu tür şeyleri kaç kez yazdırdın bana, anımsamıyorum. Daha eğlenceli bir şeyler yok mu? Olmaz mı, dedim, var elbette: Sam Amca’nın çiftlikleri var. Çiftliklerinde sinekleri… Hop, cıvıma, ciddi ol! dedi kalem. Hem eğlenceli olsun istiyorsan hem de ciddi ol diyorsun, bir karar ver, dedim. Mizah ciddi iştir, diye yanıtladı, ciddi ciddi.

Haklıydı ama bende ciddi mizah yapma becerisi yoktu. Yazdıklarım -belki konuları itibariyle- önünde sonunda ciddiye dönüyor, ona göre komikleşiyordu. Yazıyı yazdığım günlerde gördüğüm karikatür geldi aklıma. Benim bir sayfa söz dökerek anlatmaya çalıştığımın daha çoğunu birkaç sözcükle dile getiriyordu. Karikatürün gücüne bir kez daha hayran kalmıştım. Bu nedenle “kalem”e ondan söz etmedim. Üstüne alınmaz, onu da çizen bir kalem, der, beceriksizliği üstüme yıkabilirdi.

Karikatür(*) şöyleydi: Bir kadın (gazeteci?) Sam Amca’ya soruyor: “Sizce 3. Dünya Savaşı çıkar mı? Sam Amca’nın yanıtı: Hayır. Artık başlayıp biten Büyük SAVAŞLARA karşıyız... SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK önemli!

Sana her şeyin hem çok ciddi hem de aynı ölçüde komik olduğu bir ülkeden söz edeyim, dedim kaleme. Karşı çıkmadı, söylediklerimi yazmaya koyuldu:

"Şöyle bir ülke düşün: yurtta barış, dünyada barış deyip binlerce kilometre ötesindeki savaşa asker gönderen. Yıllar sonra girdiği ilk savaşa ‘Barış Harekâtı” adını veren. Yurt içinde çocuklarının birbirini öldürdüğü çatışmaların eksik olmadığı. Bir yanı ‘vur, vur inlesin’, diğer yanı ‘vur patlasın, çal oynasın’! ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ deyip adım adım egemenliği tek kişiye devreden. ‘Adam gibi ölmek var, madam gibi ölmek var’ diyen lideri kadınların, ona yanıt olarak ‘biz kadınlar adam gibi ölmesini biliriz’ diyen kadın bakanı erkeklerin alkışladığı…”

Yavaşlamasından sıkıldığını anladım kalemin. Nitekim patladı: Ne ilgisi var, konuyu sulandırma, savaştan söz etmiyor muyduk?

Pekâlâ, dedim, birçok sinek ilacının sinekleri sadece bayılttığını, daha sonra ayılan sineklere yeniden ve yeniden ilaç sıkılmak zorunda kalındığını biliyor muydun? Hadi canım sen de! dedi. Peki, bazı sineklerin zamanla ilacın kokusundan hoşlanıp parfüm olarak kullandıklarını? Yok artık! diye tepki koydu. Ben karikatürcülerin yalancısıyım, dedim, gördüğüm bir karikatürü anlattım: Bir el sineklere ilaç püskürtmekte ama sinekler birer kollarını kaldırıp koltukaltlarına da sıkılmasını istemekteler. Buna ne dersin? Karikatürlerle kafayı bozmuşsun, dedi. Kıskandığı anlaşılıyordu, üstüne gittim: Ne yapayım, bayılıyorum kısa ve öz anlatımlara. Bazı karikatürler yıllarca belleğimden silinmiyor.

Sinek ufaktır ama mide bulandırır, dedi yok mu başka sinekli karikatürün? Kıskandığını gizleme telaşındaydı ama ‘sinekli’ sözcüğünü vurgulayarak açık etti. Olmaz mı, dedim alaycı ve hoşnut bir sesle; hem sözüm hem de karikatürüm var, sinekli! Önce söz:

Emperyalizm ağababalarının dünyayla birlikte, “yalnızca sineklerle mücadele ederek sonuç alınamaz, bataklığı kurutmak gerek” diye bağırdıklarına bakma, bir yandan da bataklığı besleyecek kirli suları akıtmaktadırlar gizlice.

Sözü bir gazete veya dergide yayımlanan başka bir karikatürle bağlayalım mı: Yine bir eczane. Tezgâhın önünde baş ve işaret parmağıyla bir şey tutan biri, tezgâhın ardındaki eczacıya şöyle demektedir: Sinek ilacınız var mı? Sineğim hastalandı da…

(*) Behiç Ak, Cumhuriyet, 19 Ekim 2016

Ali Günay
Gerçek Edebiyat