Mehmet Rauf ve pornografik ilk roman

Mehmet Rauf ve pornografik ilk roman

Servet-i Fünûn döneminin önde gelen yazarlarından Mehmet Rauf’un ilk roman denemesi olan Garam-ı Şebab (1896) bir aşk romanıdır. Yazarın Halit Ziya Uşaklıgil’e ithaf ettiği Eylül ise her ne kadar psikolojik roman tarzının bir örneği olarak kabul edilse de örtülü bir cinselliği duyumsatır okurlara.

Mehmet Rauf’un eserlerinde ele aldığı konulara bakıldığında aşk temasının ön planda yer aldığı görülür. Aşkı merkez alan romanlarında özellikle kadın-erkek ilişkileri, cinsiyetler arasında görülen fikir ve duygu farklılıkları, evlilik kurumuna dair düşünceler ayrıntılı olarak işlenir.

Eylül’den sonra en fazla ilgi gören, Eylül gibi şahısların psikolojik tahlilleri üzerinde derinlemesine durulmuş olan Genç Kız Kalbi romanı, cinselliği, kadın, aşk, evlilik, eğlence ve değişik insan ilişkileri gibi konularla harmanlamıştır.

II. Meşrutiyet yıllarında kaleme aldığı Menekşe’de, istediği aşkı karısında bulamayan Hüseyin Bülent’in bir Ermeni kızı olarak tanıtılan Matmazel Violet ile arasındaki gönül ilişkisi anlatılır. Menekşe bir anlamda Mehmet Rauf'un çoğunlukla kendi duygu ve düşüncelerini, yaşadığı aşkları anlattığı bir eserdir.

Define ve devamı niteliğindeki Kan Damlası Mehmet Rauf’un içeriğinde cinsellik barındırmayan polisiye roman tarzındaki iki eseridir.

Halas ise, Mehmet Rauf’un Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ithaf ettiği, Kurtuluş Savaşı’nı konu alan son romanıdır. Yazarın romanları içinde yurt ve millet sevgisini konu edinen ilk ve tek romandır.

Edebiyat-ı Cedide ‘nin Halit Ziya’dan sonra en önemli romancılarından biri olan Mehmet Rauf’un diğer eserleri yıllar geçtikçe unutulmuş ve yazar, yalnızca Eylül romanıyla hatırlanır olmuştur.

Oysa roman türünün ülkemizdeki gelişiminde büyük rol oynamış bir yazar olan Rauf’un Eylül dışında pek çok güçlü eserleri vardır.

BİR ZAMBAK HİKAYESİ

İlk olarak 1927’de yayınlanan ve “Büyük Aşk Romanı” alt başlığını taşıyan Son Yıldız adlı yapıtı en az Eylül kadar dikkat çeken bir eserdir.

Mehmet Rauf’un burada adını anmadığımız roman türündeki diğer eserleriyle şiir ve tiyatro türündeki denemelerini bir yana koyacak olursak, açık cinselliğe yer verdiği Karanfil ve Yasemin’in ardından isimsiz olarak yayınlanan Bir Zambak Hikâyesi adlı “pornografik” hikâyesi yasaklanmasına rağmen yaygın bir ilgi görmüştür.

1910’da sol kolağası rütbesiyle askerlik görevi sırasında yazdığı ve gizlice basılıp fasikül halinde dağıtılan Bir Zambak Hikâyesi soruşturmaya uğramış; 21 Mayıs 1910 tarihinde askeri mahkemede hikâyenin kendisine ait olduğunu itiraf edince de altı ay hapisle cezalandırılarak ordudan atılmış; “müstehcen” unsurlara yer verilerek, Türk toplum ve aile yapısını ve ahlaki değerlerini sarstığı gerekçesiyle hikâyenin basım ve yayını durdurularak yasaklanmıştır.

Mehmet Rauf

Bu olayın ardından Mehmet Rauf’un hayatındaki en önemli sürpriz, Bir Zambak Hikayesi’ni okuyan ve kendisini İzmir’e davet eden bir genç kadınla ikinci evliliğini yapmasıdır!

Yasaklanmasından yüz on sekiz yıl sonra, Sel Yayıncılık tarafından 2018’de özgün Osmanlıca metinle birlikte yeniden yayınlanan Bir Zambak Hikayesi, “Başlamadan Evvel” başlığı altında şu sözlerle başlar:

“Size, okunması hiçbir edebiyat eserinin veremeyeceği kadar zevk verecek bir hikâye yazmak istiyorum; bir hikâye ki, okurken son derece etkileneceksiniz. Ruhunuzu, başlar başlamaz derin bir zevk ve lezzetle ele geçirerek son satırına kadar heyecanlar, kalp çarpıntıları hatta evet, hatta kasılmalar içinde bırakacak açık saçık bir hikayecik…” (s.5).

Hikâyenin başlangıç sayfası ise, şu satırlara yer verir:

“Bilmem herkes de benim gibi midir? Hoşuma giden bir kadın görür görmez ufak bir hayal gücüyle onun vücudunu çıplak olarak gözümün önüne getirebilirim. Ve bu güzel manzara karşısında bu vücudun en fazla göz okşayan, en kışkırtıcı bölümlerini büyük bir zevk ve şehvetle saatlerce seyretmeye dalarım. Bilhassa gözümde olanca haşmet ve saltanatıyla durup durmakta olan noktalar, gümüş gibi göğüslerin yuvarlaklığı, kalçalarının adamı baştan çıkaran kıvrımları (...) kadar seyrine doyulmaz başka bir şey var mıdır?” (s.9).

Anlatıcı, bu girişin ardından birlikte olduğu genç kadınla sevişmesini sansürün burada izin vermeyeceği ayrıntılarla, okurun hayal gücünü ve duyularını kışkırtacak bir görsellik içinde betimler. Anlatıcı bu “müstehcen” sahneye olgun yaştaki bir kadını da dahil ederek, çılgın bir şehvet oyununun içine sürükler.

Rauf’un hikâyede kadın cinselliğini de öne çıkarması ve cinselliğin temsilini ayrıntılı bir “peyzaj” betimlemesi yapar gibi görsel, dahası yazınsal bir dille sunması dikkat çekicidir.

Hikâye edebiyat çevrelerinde geniş bir tartışmaya neden olur. Mehmet Rauf’un bu eserle ahlaka aykırı bir harekette bulunduğu öne sürülerek ahlakı yargılanır. Eylül ile Türk edebiyatında ünlenen yazar, Bir Zambak Hikâyesi ile utanç kaynağı ilan edilir.

Oysa Mehmet Rauf gözlem ve tahlil ustalığıyla kaleme aldığı hikâyelerinde diğer eserlerinde de sıkça görülen flört, aşk, evlilik gibi konularına Bir Zambak Hikayesi’nde yoğun bir erotizm katmıştır sadece. Erkeklerin kadınlar hakkındaki düşünceleri, aşka dair söylemleri ve yaşamda kadınlar ile erkeklerin oynadıkları rolün etkisi, aşk, kadın ve bunlarla birlikte düşüncelere dalan erkeğin iç hesaplaşması ve tabiatı da içine katan benzetmeleri dile getirir yazar.

Sevimli Ay dergisi Temmuz 1926 sayısında, Mehmet Rauf’u şöyle tanıtır:

“Rauf gerçek bir aşk muharriridir. O, sanki aşk için doğmuş gibidir. Bütün romanları hep bir aşk ekseni etrafında dönen yazarın roman şahısları da bu yüzden duygusal kadınlar ve erkeklerden ibarettir. Belki bunda, yazarın gerçek hayatta ruhunun aradığı saadeti hiçbir zaman bulamamış olmasının da rolü vardır. Üç defa evlenişini de bu saadet arayışının bir ifadesi saymak gerekir. Kim bilir, daha kaç defa da âşık olmuştur? Romanlarındaki aşklarda kendisini ne kadar teselli etmeye çalıştığı, aşksız ne zavallı durumda kalacağı ve aşkla neler yapabileceği, nelere katlanabileceği açıkça sezilir.”

Hüseyin Cahit Yalçın’ın gözlemi ise şöyle:

“Güzel ve özenli giyinirdi. Kısa boylu, tıknazdı ve pek kanlı, renkli bir yüzü vardı. Gözlüklerinin altında parlayan miyop gözlerindeki zekâ ile bu ateş ve canlılık fışkıran varlık, hareketli bir ateş duygusu verirdi. Her zaman temiz ve ütülenmiş beyaz üniformasıyla hemen göze çarpardı. Rauf, bütün bunları iki ayda bir çıkan küçük bir teğmen aylığıyla becerirdi. Bir de Servet-i fünun’dan arada sırada aldığı birkaç mecidiye...

"Rauf’ta soğuk ve keskin bir usavurmadan çok duygu egemendi. Duygularının elinde sürüklenip gider, ta sonuna kadar kendisini bu akıma bırakırdı. O zaman tutkularından başka dünyada her düşünceyi unutur, her şey gözünden silinirdi.”

Son eşi Muazzez Hanımın, “Onun yegâne iptilâsı kadındı. Kumar ve alkolden, sigaradan hiç hoşlanmazdı. En büyük zevki, sokakta, salonda, şurada burada gördüğü kadınları temâşâ etmekti. O, bunu sanayi nefiseden addederdi” sözleri ise, geçirdiği bir beyin kanamasının ardından 1931’de 56 yaşında hayata veda eden Mehmet Rauf’taki aşk “iptilâ”sının yazınsal/estetik bir boyutu olduğunun da bir kanıtı olsa gerekir.

Ey Mehmet Rauf ne demiştin sen:

Ah! Ölüm olmasaydı (hayat) ne dehşetli bir cehennem olurdu.”

Selim Esen
Gerçekedebiyat.com