Kukla(cı)lar / Ali Günay

Kukla(cı)lar / Ali Günay

İri harflerle, “Unutun!” deniliyordu el duyurusunun tepesinde. Altında, kukla oynatan bir el karikatürü, onun da altında başka yazılar…

Kalabalık sokakta insanlara çarpa çarpa ilerlemeye çalışırken tutuşturmuşlardı elime. Duruşmaya yetişme telaşındaydım, çantama atmıştım. Büroda çantamı açınca elime geldi, bir çırpıda okudum. Karikatürün altında “Bugüne değin gördüğünüz kukla gösterilerini unutun, bu hiçbirine benzemiyor” diyordu. Alışılagelmişten farklı olarak onlarca kuklanın aynı anda oynatılacağı yazılıydı. Çocukluğumda kuklacı bir, en fazla her eliyle birerden, iki kuklayı yönetirdi. O da sırayla. Her birini değişik bir sesle konuşturması gerekiyordu.

Sahne aydınlandı ve beni, sanırım daha önce kukla gösterisi izlemiş başkalarını da şaşırtan ilk farklılık gözler önüne serildi. Çok değişik bir sahne ile karşı karşıya idik. Bu da o güne değin gördüklerimizden farklı bir gösterinin habercisi gibiydi.

Salon da sahne de yuvarlaktı. Sahnenin zemini üzerinde birkaç katlı bir “yuvarlak masalar ağacı” yükseliyordu! Yaklaşık bir metre yüksekliğindeki ilk masa sahneden bir parça küçüktü. Eşit yüksekliklerle birbirinin üzerinde yükselen diğer yuvarlak masalar giderek küçülüyordu. Buna karşılık, aşağıdan bakıldığında kişiler yukarı doğru büyüyor, yukarıdan bakınca ise aşağıdakiler küçülüyordu. En üst masa üzerinde ayakta duran Başkuklacı heybetli ve mağrur görünümlüydü. Başının tam üzerinde, tavanda, delik mi, pencere veya süs mü olduğunu kestiremediğim yuvarlak bir karaltı göze çarpıyordu.

Başkuklacı’nın iki yana açık, pençe gibi gergin parmaklarından, belli belirsiz görünen saç inceliğinde, örümcek ağı gibi saydam ipler bir alt masa üzerindeki iki Kukla(cı)ya uzanıyordu. Başkuklacı’ya bağlı iki kukla(cı) da onunla aynı duruşu sergiliyorlardı. Onların da gergin parmaklarından daha alttaki masaya inen saydam ipler ikişerden dört Kukla(cı)ya bağlanıyordu. Diziliş aynı şekilde aşağı doğru sürüyor, en altta, üstlerinden uzanan iplerin ucunda onlarca kukla sahne üzerinde karıncalar gibi devinip duruyorlardı. Kukla(cı)lar gibi kafa ve/ya göbekten yukarıya bağlıydılar ama parmaklarında ip yoktu; el ve ayakları özgürdü. Böylece rahatlıkla çalışıyor, yiyor, sevişiyor ve dövüşebiliyorlardı.

Kukla(cı)ların yapısı ve Başkuklacı’ya benzerlikleri gözden kaçacak gibi değildi. Değişik boy ve kilolarda olmakla birlikte, masa üstlerindeki Kukla(cı)ların tümü de aynı tornadan çıkmış gibiydiler. Burunları birbirine benzemediği ve yalan söylediklerinde uzamadığı halde onlar da Başkuklacı da Pinokyo’yu çağrıştırıyorlardı nedense. Benzeşen, benzeşmeyen, ortak yanları cüce görünümleri olan enalttakilerde ise yok yoktu: Pinokyolar, Polyannalar, Külkedileri, Keloğlanlar, Nasrettin Hocalar, Pamuk Prensesler, cüceler, devler, cadılar… 

Işık değişikliklerinde ayrımsadım ki, Başkuklacı’nın parmaklarından uzanan bazı ipler bir alttaki Kukla(cı)ları atlayarak daha aşağıdakilere ulaşıyordu. Seyrek de olsa, Başkuklacı dilediği Kukla(cı)yı doğrudan oynatabiliyordu.    

Ben sahneyi inceleyedururken, gösteri, çocukların sevinç çığlıkları ve alkışları eşliğinde başlamıştı bile. Çocuklar hoşnut, fısıldaşıp gülüşüyorlardı.

Sahnenin zemini üzerindeki kalabalık kımıl kımıldı. Dudakları kıpır kıpır oynuyor ama sesleri anlaşılmıyor, ara sıra arı kovanı uğultusu gibi ulaşıyordu bize. Başkuklacı konuşurken tüm Kukla(cı)lar susuyor, üsttekiler konuşurken de alttakilerin ya sesi çıkmıyor veya duyulmuyordu. Aralarında sıkça itiş kakışlar oluyor buna bir üsttekiler iplerini çekiştirerek son vermeye çalışıyorlardı. Suç işleyenler ve/ya kurulu oyunun kurallarına ters düşenler, üsttekiler tarafından ipleri çekilerek uyarılıyor, sürdürürlerse üstlerince veya birlikte davranan en alttakilerce sahne dışına fırlatılıyorlardı.

Doğal olarak sesi en gür, en anlaşılır çıkan, en üstteki Başkuklacı idi. O denli ki, o konuşurken başka hiçbir ses duyulmuyordu. Konuşma sırasında arada bir yukarıya, başı üzerindeki yuvarlağa bakıyordu. Konuşma metnini oradan okuduğunu ya da bir suflörün ona oradan fısıldadığını düşündürüyordu.

Üst üste dizili masalar üzerine ayakta duran aradakiler -anlaşıldığı üzere- hem kukla hem de kuklacı gibiydi. Tümü de “sahibinin sesi” veya borazanı sayılabilirdi. Çoğunlukla onlar adına Başkuklacı konuşuyor, onlar da söylediklerini yineleyip çoğaltıyordu. Böylece Başkuklacı’nın sesi yukarıdan aşağıya yankılanıyor, en alttakilere daha gür ve etkili ulaşıyordu. Kimi zaman aradakiler de kendi sesleriyle konuşuyor, onların altındakiler bunları da yineliyordu. Sözlerin, yorumların öncelikle Başkuklacı’yla sonra da üsttekilerle uyumlu olması esastı. Ters düşen, ipini tutanın çekiştirmesiyle uyarılıyor, ısrarcı davranırsa ipi koparılarak aşağı atılıyordu. Başkuklacı ise dilediği zaman dilediği Kukla(cı)yı, gerekçesiz bir veya birkaç masa aşağıya, en alta hatta masa dışına atabiliyordu. Tersine, alttan yukarı doğru çekip yükseltebiliyordu da.

Bütün ipler birbirine bağlandığından, aşağıdan yukarıya, balıkçılarınkine, daha doğrusu örümceğinkine benzer bir ağ oluşturuyor, ucu Başkuklacı’nın elinde toplanıyordu. İpleri her oynatışında, ağın içindeki Kukla(cı)ların balıklar gibi devinmeleri, zaman zaman düşmelere, yer değiştirmelere, kargaşaya hatta çatışmalara yol açıyordu. Çocukları en çok güldüren de bu tepişmelerdi. Çoğu, hırslar, kıskançlıklar, küçücük çıkarlar, incir çekirdeğini doldurmaz anlaşmazlıklar, abuk sabuk dedikodular gibi nedenlerle çıkıyor, bazen birbirlerini sahne dışına atmalarıyla sonuçlanıyordu. Üsttekiler, onları yatıştırır gibi yaparken kışkırtıyor ve çatışmalardan, çatışanlar daha zayıflamış, çatıştıranlarsa daha da güçlenmiş çıkıyordu.

Bir uğultu koptu. Çocuk sesleri yükseldi. Bir süre içim geçmiş olmalıydı. Silkinip gözlerimi açtım. Elektrik kesilmiş sahnedekiler birer karaltıya dönüşmüşlerdi. Gözlerim karanlığa alışınca, bakışım sahneye çakılı kaldı. Ne kukla vardı ne de kuklacı! Sanırsınız ki izleyiciler sahneye fırlamıştı. Sahnedekilerin farkları yoktu herhangi birimizden. Hiçbiri tahtadan, metal, plastik veya çaputtan yapılma değildi. Devinimleri sürüyor ancak onları birbirlerine bağlayan ipler görünmüyordu. Yalnızca, Başkuklacı’nın bulunduğu yerden yukarı uzanan belli belirsiz bir iplik demeti zayıf bir ışık huzmesi gibi tepedeki delikte yitiyordu.

Eve döndüğümüzde çocuklar neşeli, bense şaşkın ve dalgındım. Gördüklerimin etkisinden sıyrılamamıştım henüz. Gerçek mi rüya mıydı, sorup duruyordum içten içe.

Çocuklar hemen bir plastik bebeğin bileklerine dikiş ipliği bağlamaya giriştiler. Komşu çocuklarla birlikte bağrış çağrış kuklacılık oynamaya hazırlanıyorlardı belli ki.

Bebeklerini bulup iplik makarasıyla birlikte çocuklara veren eşim dönüp geldi. “Gösteri nasıldı?” diye sordu. Olup bitenleri ona anlatmak, nasıl yorumlayacağını öğrenmek için sabırsızlanıyordum. Nereden başlayacağımı düşünürken elini omzuma doğru uzattı. Başka bir kadının olduğu-nu düşündüğü belli bir saç telini iki parmağının ucuyla alır gibi, yakaladığı bir ipin ucunu çekmeye başladı. Saç teli inceliğinde, misina gibi saydam ip uzadıkça uzuyordu. Dibinden yakalayıp kopardım. Eşimin soru dolu bakışları altında toparlayıp mendil cebime attım. Aldığım derin soluğu “çok ilginçti” diyerek saldım.

Televizyonda haberler okunuyordu. Konuşanların sesleri pek tanıdıktı. Sesler televizyondan mı geliyordu, kafamın içinde mi çınlayıp duruyordu, kestiremedim.

Ali Günay, Zamanın Aynasında, Kanguru Yayınları

Ali Günay

Ali Günay
Gerçekedebiyat.com