Kediler yıldızları sayar

Kediler yıldızları sayar

Düşlerinde yolunu kaybediyordu Muhteşem. Bir yere gitmek için mi yola çıkıyordu? Yoksa gittiği bir yerden evine mi dönüyordu? Orası belli değil... Gece karanlığında, çevredeki ağaçların ay ışığı altında ürkünçleşen siluetleri arasında, nereye çıktığı belirsiz bir yolda buluyordu kendini. Bitmez tükenmez bir yoldu bu. Ağaçların görünmez dalları arasında uğursuz baykuşlar arada bir çığlık atıyor, tüylerinin diken di-ken olduğunu duyumsuyordu, korkudan! Nereye gideceğini bilmemenin tedirginliğiyle daralıyordu yüreği. Yan yollara sapıyor, bir yere varamıyor, geri dönüyor, hiçbir yere ulaşamıyor, çaresizlikten bitkin düşüyordu...

Sonra yine o, gözleri zümrüt yeşili kedi çıkıyordu karşısına. Birdenbire beliriyordu yol üstünde. Tüylerinin rengi siyahtı ve ay ışığında parıldıyordu. Bir süre kedi önde, kendi arkasında gidiyorlardı öyle. Gecenin karanlığında ışıldayan iki yıldız gibiydi kedinin gözleri. Onu geçemiyor, yolundan çekilmesini de söyleyemiyordu! Gözlerini üstüne çevirince soluksuz kalıyordu...

Oturup bir yerde gecenin tükenmesini beklesem diye geçiriyordu içinden. Gece de bitmek bilmiyordu bir türlü, tıpkı önündeki yol gibi. Yorgunluk ve umarsızlık içinde çakılıp kalıyordu!

Birileri güçlü parmaklarıyla gırtlağını sıkmışçasına, öyle soluksuz, öyle mosmor uyanıyor, yataktan fırlıyordu dışarı. Pencerenin önünde dakikalarca durup hava almaya çalışıyordu. Gördüğü karadüşün izleri kafasından silinince, ancak kendine gelebiliyordu. Gecenin esintisiyle ürperip silkiniyordu.

Anlamı neydi bu karadüşün? Neden hep aynı rüyayı görüyordu günlerdir? Düşünüyor, ama yorumlayamıyor, içinden çıkamıyordu Muhteşem. Belki de yaşlanıyordu artık... Ellisini çoktan aşmış, altmışına doğru yol alıyordu. Yaşlılığın eşiğine varmıştı demek... Ömrünün bundan sonrası karadüşler içinde mi geçecekti hep böyle? Yok, hayır, bir anlamı olmalıydı bu düşlerin! Ama neydi?

Sanki bu düşleri görmeye başlayalı beri, saçlarının ak telleri daha bir çoğalır olmuştu. Zaman daha hızlı bir biçimde akıyordu önünden; ama akıp giden bu zamana hükmü geçmiyordu Muhteşem’in! Yaşlanmak bu muydu yoksa? İçinde bir şeylerin tortulanıp dibe çöktüğünü duymasamak... Dimdik bir dağın tepesine doğru, sonsuz bir güçle koşup da, zirveye gelince birdenbire tükenmiş gibiydi. Bu karadüşler, kaç gecedir yakasını bırakmayan bu kâbus başka neyin belirtisi olabilirdi? Durup durup yaşlılık çağının eşiğinde ortaya çıkması?

Yaşlanıyordu evet, ve bundan korkuyordu Muhteşem; korkusu arttıkça saçlarının beyazı da çoğalıyordu!

Çocukluğu ve gençliği hep sıkıntılar içinde geçmişti. Yoksul bir eskiciydi babası. Sokak sokak, mahalle mahalle dolaşır, insanlardan artakalmış eski eşyalar, elbiseler alıp satardı. Eskici torbası hep omuzunda gezerdi. Dört çocuğu vardı adamın; üçü erkek, biri kız. Onca insan, özellikle de kış aylarında tek bir odaya sıkışır, neredeyse birbirlerinin soluklarıyla ısınırlardı. Üstleri başları, babalarının ordan burdan derlediği eski giysilerle düzülürdü. Muhteşem, üç erkek çocuğun en küçüğüydü. Babaları, her üçünü de, ilkokulu bitirmelerini beklemeden birer zanaata yerleştirmişti: Büyüğü kunduracılığa, ortancayı kalaycılığa, Muhteşem’i de bir zahirecinin yanına...

Çocuklarını bu işlere yerleştirirken nasıl bir yarar ummuştu, Eskici? Orası pek belli değildi; ancak akıllı ve kurnaz bir çocuk olan Muhteşem’in, ticaretin her türlü hile ve cambazlığını, oyunlarını öğrenmesi için çok elverişli bir ortam bulduğu kesindi.

Muhteşem’in patronu yaşlı ve huysuz bir adamdı. Çocukluğu Seferberliğe, gençlik yılları da Alman Harbi’ne denk gelmişti. Kıtlık günlerini, açlığı, yokluğu tanımıştı. Ama bütün bu olayların içinde nasırlaşmamış bir yüreği vardı! Duygu dolu bir insandı. Huysuzluğu da duygusallığından ötürüydü. Çevresindeki en küçük bir haksızlığa göz yummaz; kötülüğü, vefasızlığı, oyunculuğu sineye çekemezdi. Bu yüzden kavgacı ve geçimsiz biri olup çıkmıştı. Yanındaki insanları kırıp geçirirdi böyle anlarda. Onun öfkesinin, sinirli halinin geçmesini bekleyecek sabrı olmayanlar, birlikte çalışmaya yanaşmıyorlardı.

İşte o sabır, Muhteşem’de fazlasıyla vardı! Haksızlığa uğramışsa, ustasından yana olur; öfke içindeyse, alttan alıp yatıştırırdı onu.

Bu tıfıl çocuğun böylesine olgun davranışları, yumuşak başlılığı, tutarlı halleri, yaşlı adamın gönlünde yer ediyordu elbet. Zamanla ona güveni artmıştı: Alışverişin inceliklerini kısa sürede öğrenmişti. Bilmediklerini öğrenmek için çaba gösteriyordu. Üstüne aldığı bir işi mutlaka yerine getirmeye çalışıyordu. Dahası, sadık bir köle gibi, ustasının yararından başka bir şey gözetmiyordu.

O yaşlardaki çocukların pek meraklı oldukları süslenip püslenmelerine, dükkâna temiz pak giysilerle iki dirhem bir çekirdek gelmelerine az biraz içerliyor, bunu da sözleriyle dokunduruyordu gerçi, ama genellikle memnundu ondan, yaşlı adam. Süslenme merakını yadırgaması, çocuğu illa da kendi kalıbı içinde görmek istemesindendi. Kirli iş giysileri olmayan insanların, temiz pak giyim kuşamlarının da olamayacağına inanıyordu bu eski zaman adamı!

Necati Güngör

Muhteşem, ta askerlik çağına dek, yaşlı ve öfkeli ustasıyla birlikte çalıştı. Bu yıllar içinde, kalabalık ailesinin geçim derdi az da olsa hafiflemişti. Eskici baba, omzundaki yükün birazını olsun oğullarına aktarmaktan memnundu. Hele Muhteşem sayesinde kaç yıldır zahire ihtiyaçlarının görülmesi, eskiciye büsbütün soluk aldırtmıştı.

Muhteşem’in askerliği süresince de yaşlı adam onları unutmamıştı. İki yıl, daha kışa girmeden, torbalarla yüklü bir at arabası gelip kapılarının önünde durdu.

Elbette bunun bir karşılığını da bekliyordu adam. Asker-den, daha bir hayatı tanımış ve olgunlaşmış olarak dönecekti Muhteşem, günden güne bozulan ticaret ortamında kendisine omuz verecekti! Böyle umuyordu.

Muhteşem askerden dönünce eski dükkânının yolunu tanımadı. Dinlenme bahanesiyle oyalandı bir süre. Çarşıda bir görünüp bir yok oldu. Sonra birdenbire, Hilmi’nin ortağı olarak ortaya çıktı! Yaşça biraz büyüktü kendisinden Hilmi, ama kafaları uyumluydu. Birbirlerini iyi anlıyorlardı. Bir süre önce ölen babasından büyük bir miras kalmıştı Hilmi’ye. Babası gibi ömrünü un kokulu zahire dükkânında harcamak istemiyordu. Babası her yıl buğday ve pirinç eken köylülere para verir, tohumluk dağıtır, sonra da onlardan gelecek malın yolunu gözlerdi. Mevsim kurak geçer ya da başka bir terslik olursa, alacağı da tehlikeye düşerdi haliyle. Gerçi durumları her zaman iyiydi, bir kişinin batırdığı parayı gerideki on kişiden çıkarmasını bilirlerdi ama, insanlarla didişmeyi, boğuşmayı gerektiren bir işti sonuçta. Bu yüzden başka kazanç yollarına da el atmak istiyordu Hilmi. Söz gelimi afyon kaçakçılığı öteden beri içinde yanan bir düşünceydi. Bu amaçla iki tane, geniş ve süratli Amerikan arabası satın almıştı. Olağan günlerde taksi durağında işe çıkacaktı arabalar. Afyon mevsimi gelince, İran sınırına kadar şöyle birkaç sefer yapmaları yeterliydi. Bu işler yalnız görülmezdi; şöyle ağzı sıkı, gözü pek, sırtını güvenle dönebileceği bir ortağa gereksinimi vardı Hilmi’nin. Kâh afyonu yerine ulaştırmak ve oradan alacağı parayı getirmek görevini üstlenecekti bu kişi. Kâh el altından köylünün afyonlarını toplayıp gizlice biriktirecekti... Hem gözükara olacaktı, hem de ser verip sır vermeyecekti.

Babası hayattayken bir kez çıtlatmıştı Hilmi, bu işe girmek istediğini. Karşı çıkmıştı adam... Bu işlerin dibi kıl olur, demişti, üstü de dağ! Ansızın üstüne yıkılır da, ömrü billah doğrultamazsın belini!

Hilmi ile Muhteşem’in ortaklığı çarşıda çoğu kimseyi kıskandırmıştı. İkisi de genç ve gözü pek insanlardı; sırt sırta verdiler mi, karşılarına kimseler çıkamazdı!

Muhteşem bütün gün dükkânda oturuyor, canla başla çalışıyordu. Hilmi’ninse altında o Amerikan arabalarından biri vardı hep: ’58 siyah Chevrolet. Gözü arkada kalmaksızın köy köy dolaşıyor, alışverişte olduğu köylülerle ilişkilerini sağlamlaştırıyor, yeni bağlantılar kuruyordu. Kafasındaki tasarıları gerçekleştirmenin keyfi içinde fazla ortalıkta görünmeden çekip çeviriyordu her şeyi. Boş kaldığı günlerde de —yine gözlerden uzak— yakın dostlarıyla eğlenceler düzenliyordu. Avlara çıkılıyor, kır evlerine şölenler veriliyor; kimileyin günler geceler boyu süren âlemler yapılıyordu.

Bu eğlentilerden bazılarına Muhteşem de katılıyordu. Ama onunki eğlenmekten çok, ortağına göz kulak olmak içindi. Bazen bir kadın yüzünden kavga çıkıyor, bazen tütsülü kafalar bir çift sözün altındaki anlama takılıp kalıyor; sonunda tabancalar, bıçaklar hüküm sahibi oluyordu! Hilmi, yaşça büyük olmasına karşın, Muhteşem gibi soğukkanlı ve düşünceli birinin desteğine gerek duyuyordu hep. Ona kardeşiymişçesine güven besliyor, gönül rahatlığıyla sırtını dayıyordu, kavgalarda bile!

Uykularının ortasına çelik bir bıçak gibi saplanan kara kedi, Muhteşem’e bu eğlencelerden söz etmişti birinde. Önce çıkaramamıştı Muhteşem. Geçmiş zaman, kim bilir hangi eğlencelerden biriydi. Unutulup gitmiş... O denli çoktu ki bunlar, tek tek bilmesi mümkün değil... Ama kara kedi biliyordu, akılda tutulması zor ayrıntıları bile.

Ah, bu kedi! Bu kedi bir cezaydı onun için...

Önce çocukluğunu anımsatmıştı Muhteşem’e. Hayal meyal çıkarıyordu, evet... Bir kedileri vardı, o eski, kerpiç evlerinde. Tüyleri tam kara değil de griye çalan bir şey. Pek insancıl bir kedi değildi belki, kucağa gelmezdi söz gelimi, kendini sevdirdiği hiç görülmemişti. O eski kerpiç evlerinde fare yuvaları vardı. Onun için besliyorlardı kediyi. Tembel kedi beslenmesine besleniyordu, farelere sıra gelince hiç de canını yormuyordu! Anası kinleniyordu tembel hayvana. Evin dört bir yanında farelere rastladıkça ilenip duruyordu kediye. Aç bırakıyordu onu. Bu kez bir punduna getirip hırsızlık ediyordu o da...

Anasını sevindirmek için bu kediyle ilgili ölüm planları kurmuştu Muhteşem. Arkadan gizlicene yanaşıp başına satır fırlatmıştı önce. Ama ansızın fırlayan kedi satırdan kurtulmuştu! Kucağında çatıya çıkarıp oradan aşağıya savurmuş, ama yere basar basmaz ok gibi fırlayıp yine canını kurtarmıştı kedi. Bir başka gün onu derin bir suya atıp boğmak üzere hazırlanmıştı. Kediyi bir torbaya tıkmış, evlerinin yakınından geçen dereye kadar taşımıştı öyle. Sular oldukça derinden akıyordu. Hızlıydı akışı. Yer yer girdaplar oluşturuyor, taşı toprağı sürükleyip götürüyordu. Derin ve girdaplı yerlere, koca koca adamlar bile girmeye korkardı. Suyun böylesine hışımla aktığı uygunca bir yer bulup, elindeki torbayı başaşağı sallamıştı Muhteşem. İnanılmaz bir şey! Torbadan kurtulan kedi, suyun yüzünde seken bir çakıl taşı gibi, göz açıp kapama süresinde, sıçraya sıçraya kaçıp karşı kıyıyı boylamıştı!

Ne var ki böyle her kurtuluşta, yeni bir öfke, kin ve öldürme tutkusunu üzerine çektiğini bilemezdi hayvan.

“Sen şimdi o musun? diye sordu Muhteşem, ürküntüyle. “Ama olamaz! Onun tüyleri griydi. Seninkiler kara...”

“Hem o’yum, hem başkası!” diye karşılık verdi kedi.

Zifiri karanlık içinde yeşil gözleri yalım yalım parlıyordu. Yolun üstünde duruyordu. Gözlerinin kor gibi yanan ışığı olmasa, bu koyu karanlık içinde görünmezdi.

“Sen o’ysan eğer...” diye kekeledi Muhteşem. “Nasıl geri gelmiş olabilirsin?”

“Doğru! Çok uzaklara göndermiştiniz, beni... Uzaklarda bir dağ köyüne. Ağzı bağlı bir torbanın içinde. Nerelerden ve ne kadar zamanda geçtiğimi bilmem imkânsızdı, evet... Ormanlık bir yer vardı yolumuzun üstünde; sonra üzerinden geçtiğiniz deli bir çay... Çayın üstünde sallanan bir köprü vardı. Karşılıklı iki kayaya bağlanmıştı ipleri...”

“Torbanın içindeydin, bütün bunları görmen imkânsızdı. Yine de dönüş yolunu buldun...”

“İnsanoğlu ne tuhaf! Her şeyi kendi aklıyla açıklamaya kalkışır hep. Oysa aklınızın ermediği şeyler de vardır... Biz kediler, bir yerden bir yere giderken yıldızları sayarız. Yolumuzu yıldızlarla buluruz. Aslında her şey yıldızlara bağladır, onlarla belirlenir. Ama çoğu insan bilmez bunu.”

“Neden bunca yıl sonra çıkıp geldin? Gittiğin yerde de kalabilirdin üstelik.”

“Yavrum için geri döndüm... Onu sen öldürmüştün! Çocukluğunda da acımasızdın, büyüdüğünde de... Kötü biriydin sen! Kötülüğü ve acımasız olmayı seçmiştin kendine yol olarak... Ama her kötülüğün verilecek bir hesabı vardır.”

“Ben hiç kedi yavrusu öldürmedim! Hem senin de hiç yavrun olmadı.”

“Öldürdüğün, insan yavrusuydu! Unutmuş olabilirsin... Kötülükler de, iyilikler de çabuk unutulur. İnsanoğlunun yaradılışında vardır unutkanlık... İş ortağın Hilmi’yle beraberdiniz o gün... Daha başkaları da vardı. Anımsaman gerekir...”

“Peki ama bunun, seninle ne ilgisi var? Öldürdüğüm bir çocuksa eğer...”

“Ben, o çocuğun anasıyım işte!”

“Sen kedisin, insan olamazsın!..”

“Düşlerde olur... Her şey olur düşlerde. Olmaz diye bir şey yoktur. Bunu da bilmediğini söyleme artık. Kediler gerçekte konuşur mu hiç? Ancak düş içinde konuşurlar...”

“Galiba tanıyorum seni... Sen, o kara çarşaflı kadınsın! Onun da gözleri yeşildi, tıpkı seninkiler gibi.”

“Yalan değil...”

“Güzel kadındın, biliyorum... Kız kardeşin de güzeldi, senin kadar değilse bile yine de güzeldi.”

“Siz, altı erkektiniz o gün... Ortağın Hilmi’nin çiftlik evine gitmiştik. Taksi gönderip evden aldırtmıştınız bizi. Yağmurlu bir gündü, hiç unutmadım. Ekim sonlarıydı. Keskin gece ayazları başlamıştı. Üç gün üç gece birlikte olacağız diye haber getirmişti şoför. Böyle uzun, geceler boyu süren işlere çıkmıyorduk aslında; Hilmi’nin korkusundan sesimizi çıkaramıyorduk... Ayça, okula henüz başlamıştı o yıl. Altı yıl okuyup öğretmen olacaktı. Daha önceleri yanımızda götürüyorduk onu, doğru... Ama çocuktu, aklının bir şeye erdiği yoktu. Kıvrılıp yatardı bir köşede. Çoğu zaman da uykudan alıp dönerdik eve. Yol boyunca kolumun üstünde uyurdu, melekler gibi. Onu okutacaktık. Bizim yaşantımıza hiç bulaşmayacaktı. Kız kardeşimin de, benim de, tek muradımız buydu. Okumaya da istekliydi canımın içi! İlkokulu su gibi bitirmişti. Artık geçim kaynağımızın nereden olduğuna akıl erdirir yaşa gelmişti. On üç yaşına girmişti, o yıl. O yaştaki çocuğun aklı ermez mi her bir şeye? Öğretmen okulu hem yatılıydı, bizden uzakta olurdu; hem de temiz, onurlu meslekti. Yarın öğretmen çıkıp alır başını giderdi... Bizim yaşantımızın gölgesi düşmezdi üstüne... Belki bizi de çeker kurtarırdı o kötü yoldan! O mor renkli ceketin içine giydiği beyaz fırfırlı gömleğe heves etmişti kendisi. Yani öğretmen okulunda okuyan kızların giyimlerine... Çocukluk işte. Hafta sonlarında eve çıkıyordu kınalı kekliğim! Pazartesi sabah erkenden bir coşkuyla giyinip kuşanıyordu... Okulunun yolunu tutuyordu öyle. Beyaz gömleğinin yakasına o mavi kurdeleyi, özenle bağlayıp fiyong yapıyordu. Kapıdan çıkmadan önce ipek saçlarını elimle tarıyordum, bebeğimin... Kapıdan uzanıp boyuna bakıyordum ardı sıra... Bizim yaşadığımız hayatın günahını o çekti sanki? O yaşta, melekler kadar temiz bir kızcağızın ne günahı olabilir ki! O, bizim kurbanımız oldu! Ölümünden sonra, kız kardeşimle hep konuştuk bunu...”

“Ölümü bir kazaydı,” diye korkulu bir sesle konuştu Muhteşem. “İstemeden olan bir şey... Tamamen kaza!”

“Bazı kazaları da insanlar hazırlar! Bile bile kazaya meydan verirler. Sonucun ne olacağı önceden bellidir, ama göz yumulur buna Gözünüz doymamıştı nedense... Açlığınız geçmemişti. O körpe yavruya da göz dikmiştiniz! Daha on üç yaşındaydı Ayça’m! Hilmi’nin ona bakışı şimdi gibi aklımda! Her şeyimizle elinizdeydik. Hayatımız ucuzdu sizin için... Kötü yolun dönüşü olmazmış... O yola girince her şeyi sineye çekmek gerek. Biz de öyle yapıyor, aklınızdan geçen her şeytanlığa, her kötülüğe boyun eğiyorduk! Yürüdüğümüz yol, kötülükler yoluydu da ondan... Dönüşümüz yoktu!”

Sinema Kuşu Sevgilim

“Kızı da aynı yola sürüklemeniz bir hataydı ama... Onu yanınızda getirmeyecektiniz...”

“Üç gün kalacağımız söylenmişti bize. Cumadan gider, pazar gecesi evde oluruz, diye hesaplamıştık. Yalnız bırakamazdık onu evde. Bir kuş gibi ürkekti... Dedim ya, on üç yaşındaydı, üstelik kız çocuğu... Bizi arayan biri kapıya dayanır, kızı evde yalnız bulur, diye tasalanmıştık! Nerden bilelim ken-di elimizle ölüme götürdüğümüzü? Böyle bir sonu ona kim yakıştırırdı?.. Hilmi’nin gözü çocuğun üstündeydi, birkaç kez yakaladım bakışlarını. Evet, belki biraz yaşından büyük gösteriyordu. Genç kızlığa adım atmış gibiydi. Ama gerçekte çocuktu o! Erkence boylanmıştı, alımlıydı. Nazlı ve toy büyütmüştük onu... Cumartesiyi pazara bağlayan gece, Hilmi’nin kanlı gözleri büsbütün üzerine çevrildi Ayça’nın... Hepiniz sarhoştunuz. Benim aklımsa, bu geceyi kazasız belasız atlatmaktaydı hep... Gece olup da herkes sızınca, oradan kaçmayı kuruyordum kendi kendime. Biliyorum, daha bir saat geçmeden arkamızdan yetişir, arabayla yakalardınız. Ünümüzü kimselere ulaştıramazdık o ıssızlıkta. Kimse de bizim zorda olduğumuza inanmazdı belki; dahası çamurlu yollarda fazla da gidemezdik... Ama çaresizlik, insanın aklına her şeyi getiriyor. Sanki içime doğmuştu kötü bir olay olacağı, o uğursuz gecede! Hilmi, ceylan kızımı okşamaya kalkıştığında hepiniz deliler gibi gülüyordunuz! Hiçbir zaman unutmadım o anı, unutamam! Her saniyesi aklımda çakılı durur... Yağmur iki günden beri dinmemişti, arada bir çakan şimşekler, çiftlik evinin penceresinde şavkıyordu. Yağmurun sesi her şeyi yiyip yutuyordu. Yer ocağında yanan odunların yalımları kerpiç duvarda oynaşıyordu... Kalktım, Hilmi ile çocuğun arasında oturmak istedim. O sırada çocuk fırlayıp saklandı arkama. Siz boyuna gülüyordunuz. Gülünecek ne vardıysa... Titriyordu çocuk. Onu ocağın başına oturttum. Ocakta çatırdayan odunların yalımlarıyla yüzü daha bir kızarmıştı sanki... Kız kardeşim, Hilmi’nin ilgisini başka yöne çekmek için gidip kucağına oturdu onun. Odanın yarı aydınlığını dışarıda çatırdayan şimşeklerin ışığı bozuyordu. Bir an gündüz ışığına kesiyordu ortalık... Çocuğu, ocağın önündeki koyun postunun üzerine oturtmuştum. Omzuna da mantomu sardım. Ellerini avuçlarımın içine aldım. Serçe gibi titriyordu zavallı! Hilmi biraz oyalanmıştı kız kardeşimle. Daha doğrusu öyle görünüyordu. Havanın yağmurlu olması, onca insanın içeri tıkılıp kalması mı çıldırtıyordu yoksa onu? Bilemiyorum. Başka günlerde, böylesine delirdiğini, zıvanadan çıktığını hiç görmemiştim! Kimi günler ava çıkılırdı söz gelimi. Dışarıda ateşler yakılırdı. Gecenin serinliğinde ateşte kızarmış kuş etlerinden bir sofra kurulurdu ortaya. Kuyuda soğutulmuş boğma rakıları içilirdi, şifa niyetine! Dere kıyılarından toplanmış, o berrak sularda yıkanmış yarpuzlar, naneler, reyhanlar süzme yoğurtlara karılıp meze yapılırdı. Bir yandan çiçek kokularıyla yüklü bir esinti değer başınıza, bir yandan buğulanmış rakının tatlı esrikliğli sarardı. Kimi gecelerde nemli bulutlardan puslu bir ay çıkıp dolanırdı gökyüzünde; kimi gecelerse inadına parlak yıldızların ışıldadığı uçsuz bucaksız bir atlas gerili olurdu üstümüzde. Ay ışığında gümüşlenmiş biblolar gibi dururdu çiftlik evinin çevresindeki meyve ağaçları. Türküler söylenirdi hep bir ağızdan... Ah, o gece bir cehennem azabıydı oysa! Sizler de cehennemin zebanileri!.. Düşün ki kimsenin içinden türkü söylemek bile gelmiyordu. Kapıda bekleyen ölümün uğursuzluğu sinmişti sanki herkesin üstüne! Yerinden kalktı, ocağın sıcaklığıyla sinirleri gevşemiş olan çocuğun yanına geldi Hilmi. Sanki sevecen parmaklarıyla onun saçlarını okşayıp yersiz korkularını gidermek isteyen bir abi sanırdınız. Bir an ben de öyle aldandım, niye yalan söyleyeyim? Aralarına girme gereği duymadım. Yırtıcı pençeleriyle yavru ceylanımı yerdeki postun üstüne yatırmaya çalıştı önce...”

“O anı ben de anımsıyorum, evet...” diye pişman bir sesle konuştu Muhteşem. “Anlattıkların doğru. Hepimiz sarhoştuk. Ama benim asıl amacım Hilmi’ye göz kulak olmaktı. Ayça’yı postun üstüne yıkınca, kız uzanıp ocağın kızgın demirini almıştı birden...”

“Ne yapsındı yavrucak? Korkusundandı demiri kapması! Korunmak için...”

“İşin nereye varacağını kimse bilemezdi artık... Hilmi’nin canı yanarsa kötü şeyler olur diye ben girdim araya.”

“Ruhundaki kötülük damarı açığa çıkmıştı sanki o gece! Sarhoş ve saldırgan ortağını korumak için el kadar çocuğun başına tabanca dayadın! Deve dişi gibi azgın adama karşı çocuğa tabanca çektin...”

“Tabanca kızı durdurmuştu ama... Elindeki kızgın demiri bırakmıştı hemen.”

“Ama sen tabancanı yine de çekmedin o zaman... Namlunun ucu kızımın kafasındaydı hep. Kötülükten oyun çıkardınız kendinize... El kadar bir çocuğun korkusu size eğlence olmuştu o an... İki kadın, bir de çocuktuk size karşı! Yüzlerinizi örten maskeler sıyrılmış, yabani suratlarınız görünmüştü alttan. Tuzağa düşmüş serçe gibi titreyen yavrumun korkusu neşenizi kamçılamıştı! Başına dayalı toplu tabancayla nasıl elinin ayağının çözüldüğünü görmek eğlence olmuştu hepinize. Ötekiler güldükçe, sen namluyu yeniden dürtüyordun. Kız kardeşimle ben donup kalmıştık olduğumuz yerde! Dilimiz tutulmuştu, büyülenmiştik sanki! Dehşet içinde titreyen çocuk gözlerini yummuştu, ölüm anını bekler gibi...”

“Dedim ya, öldürmek amacında değildim, bir kaza oldu!”

“Ben de inanmış olacağım ki, o an namlunun önüne atılmadım! Tetiği çektiğinde, patlama olduğunda, ancak anlayabildim yanıldığımı. Ama geç kalmıştım! Yazık ki, her şey o patlama sesiyle olup bitti!”

“Tek kurşun vardı tabancada. O da namlunun ağzında değildi. Daha doğrusu öyle biliyordum!”

“Sarhoşluktan gözünüz dönmüştü. Hepinizin! Patlama oldu ve koparılmış bir papatya gibi yere düştü nazlı kızım!.. Tabancanın sesi, camları kırbaçlayan yağmurun sesiyle kaynaşıp yitmişti bir anda. Göz açıp kapama süresinde, umutlarım, kurtuluşum, yaşama sevincim, bir dal gibi kırılıp elime verilmişti!”

“Bütün derdim, Hilmi’ye vurmasını önlemekti... Hilmi orada yaralansaydı, çok kötü şeyler olurdu. Bu kaygıdaydım.”

“Daha kötüsü olamazdı... Ne garip ki, bir çocuğun canına kıyarak koruduğun ortağını, sonradan sen başka türlü vurdun. Sırtından! Bu kez oyununu, onun serveti üzerine kurdun... Afyonlarını alıp ortadan kayboldun. Boşuna inkâr etme. Bunun böyle olduğunu herkes biliyor... Afyonu da sat-tın, arabayı da... Aylar sonra ortaya çıkıp, jandarmaya yakalandığını söyledin. Sözde afyonu ve arabayı üste verip yakanı kurtarmıştın! Gören bilen yoktu. Kaçak işinin davası da olamazdı. Hilmi’nin sırtını yere vurmuştun! Kendi de biliyordu bunu...Gelgelelim elinde bir kanıt yoktu sana karşı. İnanmadı ama, inanmış göründü. Ortaklığınız bozuldu. Belini doğrultamadı, kahrından öldü! Seninse, günden güne daha iyiye gitti işlerin. Elini attığın toprak altın oldu! Borç para verdiğin köylünün tarlasını ipotek yaptın, borcunu ödeyemeyenlerin gözünün yaşına bakmadın!.. Bizler kötü bir yola düşmüştük, ekmeğimizi bu yoldan çıkarabiliyorduk ancak... Etimizi, canımızı, sevgimizi satılığa çıkarmıştık... Hepsi doğruydu bunların. Ya senin gibilere ne demeli? Servetini, varlığını başkalarının canı ve malı üstüne kuranların yolu, gerçekten kötü değilse, nedir? Hayır! Asıl kötü yol, senin gibilerin gittiği yoldur. Ama bu kez, sana, yolu ben göstereceğim... Kediler yolunu yitirmez. Ne kadar dolaşık, ne kadar uzun olursa olsun önündeki yol, başının üstünde yıldızlar bulunduğu sürece kediler kaybolmaz!”

Kara kedi böyle dedi ve gecenin karanlığında yola koyuldu.

Muhteşem büyülenmiş gibiydi ve onun ardı sıra gidiyordu.

Kara kedi yürürken başını yukarıda tutuyor, gökyüzündeki yıldızları kolluyordu belli ki... Karanlığın içine baykuş bakışlı birtakım yaratıklar, hiç ses çıkarmadan, oldukları yerde durup onları izliyorlardı. Bir ormandan geçiyorlardı. Yolun iki kıyısındaki ağaçlar taş kesilmişti burada. Ağaçların bir yanı yosun tutmuş gibi gölgeli, bir yanı gümüşsü bir parlaklık içindeydi. Ağaçların taş kesilmiş olmalarına akıl erdiremiyordu Muhteşem. Bu görüntüler oldukça ürkütücüydü. Üç adım önden giden kara kedi, bir panter gibi irileşiyordu birden; uzun kuyruğunu kırbaç gibi iki yana sallıyordu. Sonra bunun kuyruk değil, yılan olduğunu görüyordu... Nereye gidildiğini sormaya da korkuyor, üç adım geriden izliyordu onu. Korkudan dili damağına yapışmıştı. Çenesi açılmıyordu. Birkaç adımda bir durup keskin, büyülü gözlerle kendisine bakıyordu kara kedi. Bir ara yine arkasına bakıp uyarıda bulundu: “Dikkat et, ölüler rahatsız olmasın!”

O zaman geçtikleri yolun orman değil, mezarlık olduğunu anladı Muhteşem. Ürküntüsü artıyordu. Yürümüyor da ayaklarını sürüklüyordu sanki. Sonra büsbütün durdu. Bacakları tutmuyordu artık. Uyuşmuş gibiydi. Çakılıp kalmıştı olduğu yere. Konuşmak, yalvarmak istiyordu önünde giden kediye, ama ağzını açamıyordu.

Onun geride kaldığını anlayan kedi, dönüp yeşil alevler saçan gözleriyle baktı.

Bu bakışlarda bir acıma vardı sanki. Muhteşem biraz yüreklendi, onun kendisine acıdığını düşünerek.

“Beni bırak artık,” dedi, belli belirsiz çıkan sesiyle. Yalvarmayla doluydu bu ses. “Ben aslında o kadar da kötü biri değilim. Çocuğunu da isteyerek öldürmedim.”

“Hiçbir kötülük yerde kalmaz,” diye karşılık verdi kedi.

“Seni getireceğim yere kadar getirdim zaten. Bundan sonra kendin bul yolunu. Bir kedi öldüren, yeryüzüne yedi köprü kurmalı ki, bağışlansın! Oysa sen, hep köprüler yıktın! Artık senin yurdun bu mezarlık! Ölüler yurdu. Sen bir ölüsün bundan böyle. Sana yıldızlar bile yol gösteremez.”

Böyle dedi ve gözden kayboldu kara kedi.

Ürkünç mezartaşlarının arasında kalmıştı yapayalnız.

Bu karadüşü gördüğü gecenin sabahında onu odasında bulamadılar. Geceleyin yattığını biliyorlardı oysa. Yatağı da dağınıktı. Ama doğrusu, tuhaf bir dağınıklıktı bu; sanki içinde birileriyle boğuşmuş gibiydi! Çarşaf sıyrılmış, yastık düşmüştü yere... Elbiseleri, ayakkabısı yerli yerindeydi. Hiçbir anlam verememişlerdi böyle ortadan yitmesine. İzi tozu yoktu çevrede. Sanki birileri yatak odasına girmiş, onu zorla kaçırmışlardı! Elbette böyle bir şeye kimselerin inandığı yoktu. Yataktan fırlayıp nereye gitmiş olabilirdi, hiç ses çıkarmadan, kimseye görünmeden? Geceleyin bedenine saplanan bir sancının etkisiyle yatağından fırlayıp o can havli içinde bir yerlere kadar koşup sonra da ölmüş olabilirdi! Ama nereye kadar gitmiş olabilirdi ki? Gittiği yerde düşüp ölmüşse, ölüsü neredeydi?

Tam yedi gün geçti böyle ansızın ortadan kayboluşunun üzerinden. Yedi gün boyunca aramadık yer, sormadık kimse bırakmadılar. Yedinci günün sonunda ona bir mezarlıkta rastladılar. Mezarlık, evlerine çok uzak değildi. Ayakları çıplaktı, üzerindeki pijaması lime limeydi. Tırnaklarının içi toprakla doluydu. Sakalları uzamış, yüzü çökmüş, allak bullak olmuştu! Başının üstündeki darmadağınık saçlarının bembeyaz olduğunu neden sonra fark ettiler... Ona aynı soruyu belki bin kez sordular: Buraya niye gelmişti? Nasıl gelmişti? Hep aynı sözleri yineliyordu Muhteşem, karşılık olarak: Kara çarşaflı kedi... Yıldızlar... Bu söylediklerinden hiçbir anlam çıkmıyordu... Kimse, neye yoracağını bilemiyordu bu sözleri. Sonunda delirmiş olduğuna inandıklarında, artık bir daha hiçbir şey sormadılar ona. Ama o, yıldızlara bakarak yolunu bulan kara kediyi dilinden düşürmüyordu.

Necati Güngör
Gerçekedebiyat.com