Kahramanmaraş Katliamı'nı lanetlerken ötekileştirme ve şiddet

Açmak gerekirse, eğitim ve bilgi ile dönüştürülüp bir üst kişiliğe kavuşturulamamış insan ilkel yapısına daha yakındır ve bu yapısı benmerkezciliğe, ötekileşme ve ötekileştirmeye daha yatkındır.

Bununla birlikte toplulukları/ toplumları oluşturan bireyleri kapsamasına karşın ötekileştirme/ötekileşme ve yarattığı sorunlar bireysel değil toplumsaldır. Bu bağlamda konuya toplumsal bir sorun olarak yaklaşmak gerekir.

Ötekileştirmenin kökenleri ilkel topluluklara dek uzanmakta ve bu olgunun olumlu ve olumsuz sonuçlarının örnekleri bu topluluklar arasındaki ilişkilerinde bulunabilmektedir.

Olasılıkla aile/akrabalık/soydaşlık etrafında örgütlenen insan kümeleri “kendi topluluğunu” yaratmış, karşılaştıkları diğer topluluklar “öteki”yi oluşturmuşlardır.

Topluluklar arasında ilk çatışmaların ötekinin avını, av alanını, av araçlarını, kadınını, kendisini ele geçirme amacıyla çıktığı, öldürme, tutsak alma, köleleştirme veya göçmek zorunda bırakmakla sonuçlandığı göz önüne alındığında bu çatışmaların ilk “öteki” korkusu ve düşmanlığını yarattığı söylenebilir. Bu aynı zamanda topluluk bireylerinin, aralarındaki bireysel farklılıkları ve çekişmeleri bir yana bırakarak “öteki”ye karşı birlik ve dayanışma içinde olmaları sonucunu da doğurmuştur.

Kuşkusuz topluluk önderlerinin “birlik ruhu”nu güçlendirici, “öteki” (hasım, düşman) ile farklılıkları derinleştirici çabaları da topluluk üyelerinin kendi aralarında kenetlenmesinde etkili olmuştur.

Bu çabaların, kendi topluluğunun değerlerini yüceltme, ötekileri ise küçümseme/aşağılama/kötüleme yönünde olacağı açıktır. Böylece çıkar çekişmeleri ve çatışmalarının belirlediği “ötekileştirme”nin alt yapısına görüş/fikir/inanç/din/ideoloji… ile bir çatı örülmüştür.

Zamanla renk, dil, ırk, milliyet, din, mezhep, sınıf, cinsiyet… ayrılığı ve ayrımcılığı gibi ötekileştirmeyi ve öteki karşısında “birlik ve bütünlüğü” besleyip pekiştiren unsurlar ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte çıkar çatışmalarının ötekileştirmenin özünü oluşturduğu gerçeği değişmemiştir. Değişmemiştir ancak bu özü örten kabuk giderek kalınlaşmış, derine gömülmüş ve gözden kaçırılması kolaylaşmıştır.

Sözgelimi din, millet, ideoloji gibi “yüksek idealler” için savaşan insanların bireysel her türlü özveriye katlanmaları bunun örneklerinden biridir. Ancak, bireyleri canlarını ortaya koyacak ölçüde özverili olmaya gönüllü duruma getirse de “yüksek idealler” uğruna savaşlar da özünde “çıkar savaşları”dır. Burada bireyin, ait olduğu topluluğun/toplumun çıkarları için bireysel çıkarlarından hatta öz varlığından vazgeçmesidir söz konusu olan.

Kişiyi bu noktaya getiren “kendi” toplumuna bağlılık bilinci kadar “öteki”ye (karşıta, düşmana) kini, hıncı, öfkesi…dir. Toplumu için göstereceği cesaret, yiğitlik ve özverinin beğeni ile karşılanacağını, kahramanlık olarak değerlendirileceğini, ona toplumda olumlu bir ayrıcalık kazandıracağını; canını vermesi durumunda da “şehit” sayılacağını, böylece öbür dünyada da ödüllendirileceğini, bununla birlikte toplum yaşamında saygı ve minnetle anılmaya ve kahraman olarak yaşatılmaya devam edeceğini bilmek de bireyleri toplumu için canını ortaya koymaya özendiren unsurlardır.

Alt ve üst yapısı oluşan/oluşturulan ortak değerler etrafında örgütlenen toplulukların/toplumların varlığını koruyup sürdürmesi ve kendi aralarında birlik ve dayanışmanın oluşup pekişmesinde “ötekileşme/ötekileştirme”nin olumlu katkısından söz edilebilir. Olasılıkla ötekileştirmeye ilişkin tek “olumlu” görüntü budur ve ne yazık ki bu da yanıltıcıdır.

ÖTEKİLEŞTİREN ÖTEKİLEŞMEYE MAHKÛMDUR

Ötekileştirme, farklılık ve karşıtlıkların çıkış noktası olarak ele alınması ve öne çıkarılması, giderek belirleyici konuma getirilmesi ve böylece “öteki”nin aşağılanması, suçlanması, dışlanması, giderek “yok edilmesi gereken bir hedef” durumuna getirilmesi olarak tanımlanabilir. Ancak ötekileştirmenin tek yolu farklı olanı hedef almak olmayabilir. Yukarıda sözünü ettiğimiz olumlu ancak yanıltıcı görüntüyü yaratan yaklaşım da ötekileştirme ile sonuçlanabilir.

Bir örgütlü topluluğun, bir toplumsal kesimin, din veya mezhep yandaşlarının, bir ulus veya uluslar topluluğunun kendi ideallerini ve/ya değerlerini “iyi niyetle” de olsa aşırı yüceltmelerinin, kendi içlerinde fanatik, şoven ve giderek baskıcı, saldırgan tutum ve davranışların uç vermesine yol açması kaçınılmazdır.

Aşırı yüceltme başlı başına kendi dışındakilerce kendilerine yöneltilmiş bir aşağılama ve tehdit olarak algılanacak ve onları, korunma kaygısıyla benzer karşı söylem ve eylemlere yöneltecektir. Böylece ötekileştiren de ötekileştirdiğinin gözünde ötekileşecektir.

Genel olarak ötekileştirmede en belirgin özelliklerden biri, çoğunluğun görüş, inanış, davranış ve yargılarını “mutlak doğru” kabul edilmesi, bunun dışındaki her türlü farklılık, aykırılık ve karşı çıkışın “ihanet” olarak değerlendirilmesidir.

Böylece, herkesin “doğru”da toplanarak toplumun “tek tip”leştirilmesi, bunun için karşıtların, aykırıların ve farklılık gösteren her türlü azınlığın gerekirse zorla yola getirilmesi veya yok edilmesi çoğunluğun bilinçaltında meşruluk kazanır.

Kışkırtılabilir, azgın çoğunluklar ortama egemen olur. Bu tür çoğunlukların köktenci, gözü kara liderler çıkarması ve peşinde kanlı maceralara sürüklenmesi kaçınılmazdır.

Bunun kurbanı, bilimsel bir doğruyu ilk dile getiren bir aydın veya bilim adamı, cinsel, siyasi, dinsel, etnik… farklılıklar taşıyan bir grup, bir ulus veya 2. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi milyonlarca insan olabilir. Ne acıdır ki ötekileştiren ve ötekileştirdiğini yok etme eğiliminde olan çoğunluklar da kurbanlardan biri olmaktan kurtulamaz. Ödeyeceği olası bedel, gerginlikler, korkular, iç çatışmalar, bölünmeler, savaşlar ve bazen “öteki”nin boyunduruğu altına girmek olacaktır.   

ÖTEKİLEŞTİRME ÖNYARGININ HEM NEDENİ HEM SONUCUDUR.

Ötekileştirme, önyargılarla başlayıp düşmanlığa uzanan bir süreçtir. Bu süreçte önyargı ve ötekileştirme birbirini besler. Giderek, hangisinin diğerine kuluçkalık yaptığını saptamak güçleşir.

Ötekileştirmenin yarattığı gerilim ve şiddet ikliminde yeni yeni önyargılar ürer ve bu iklimi daha da zehirler. Bu tür gidişlerin önüne geçilmez, hele hele etkin çevrelerce bir takım çıkar hesaplarıyla desteklenirse, karşıtlığın düşmanlığa dönüşmesi ve gerilimin tırmanması kaçınılmaz olur. Böylesi ortamlar “bulanık havayı seven” kışkırtıcılara ve bazı durumlarda dış aktörlere davetiyedir.

Önyargı ve karşıtlıklar bunlarca maniple edilir, beslenir, çeşitli savlar ve söylentilerle yeni önyargılar yaratılarak taraflar kışkırtılır, düşmanlıklar körüklenir.

Bir noktadan sonra önyargılar tarafların birbirine bakışına egemen olur. Artık gözler kör, kulaklar sağırdır. Akıl, mantık devre dışıdır.

Karşılıklı kuşku, güvensizlik ve korku ilişkileri belirlemeye başlar. Her birinin sorgusuz inandığı “kendi doğruları” oluşur. Karşı tarafın her söylediği, her yaptığı tartışmasız “yanlış, yalan ve maksatlı” olarak algılanmaya başlanır. Birinin “ak” dediğine diğeri “kara” deme noktasına gelir. Taraflar, kendi değer ve ideallerini kutsarken ötekinin ideallerini aşağılamayı ve kutsalına saldırmayı tatmin aracı yapar.

Böyle bir ortamda yazılan ve söylenenler “kimin yazıp söylediğine” göre değerlendirilip algılanır. Nesnellik her anlamda yerini öznelliğe bırakır. Varsa gerçeği haykıran sesler, ya cılız çıkar veya taraflar arasındaki kavga gürültüsünde boğulur.

ÖTEKİLEŞTİRME ŞİDDETİN MAYASIDIR

Önyargılarla beslenen, kışkırtmalarla körüklenen ve provokasyonlarla tırmandırılan ötekileştirme kaçınılmaz olara şiddete ve/ya çatışmaya dönüşür. Çatışmanın boyutları önyargı ve düşmanlıkların derinliği ve karşıtlar arasındaki güç dengesine göre değişebilir.

Savaşlar, soykırımlar ve kronik iç çatışmalara yol açabileceği gibi, daha küçük çaplı ancak bir o kadar acı verici saldırı ve katliamlara neden olabilir.

Ötekileştirmede her zaman iki taraf olmakla birlikte çoğu zaman hedef, etnik, dinsel, mezhepsel, ideolojik, cinsel… farklılık gösteren azınlıklardır. Ötekileştirilen bu azınlıklar “doğru duruşta ve doğru yolda olduğu varsayılan” çoğunlukça “yanlış”ı temsil eden topluluklar olarak algılanır.

Onlara ilişkin önyargılar çoğunluğun gözlüğü durumundadır. Bunların “ıslah edilmesi” ve “doğru”ya çekilip çoğunluğa katılması amaçlanır. Bu nedenle sürekli baskı altında tutulur; horlanır, dışlanır, aşağılanır, saldırıya uğrar.

Direnenlerse yok edilmek istenir. Önyargılarla gübrelenmiş uygun topraklarda saldırı ve yok etme eylemini, kışkırtmalarla gözü dönmüş kişi veya kalabalıklar gerçekleştirir. Ancak onlara bu cesareti veren arkalarında olduğuna inandıkları çoğunluktur.

Çoğunluk gizli veya açık destek verir, en azından tepkisiz kalarak onaylarsa onların “kahramanı” olmaya aday yeni eylemciler ortaya çıkar. Böylece şiddet yaygınlaşıp tırmanır. Linç psikolojisi toplumu sarar. Ötekileştirme şiddetin mayasıdır.

K. MARAŞ’LAR SİVAS’LAR…

 Bireysel saldırı ve cinayetlerin, K. Maraş ve Sivas katliamlarının temelinde şiddeti mayalayan “ötekileştirme”nin büyük payı vardır. Kuşkusuz, ortamdan yararlanarak, insanların inanç ve değer yargılarını da, önyargılarını da kullanan iç ve dış odakların kışkırtmaları da etkin olmuştur.

Önyargı ve kışkırtmalarla, ötekine bakışı şekillendirilen ve onu bir insan olarak değil, yok edilmesi gereken bir “zararlı” veya kutsalını tehdit eden bir “hain” veya “şeytan” olarak algılayan kitleler patlamaya hazır konumundadır. 6-7 Eylül olaylarında, K.Maraş katliamında olduğu gibi bir asılsız söylenti dinamitin fitilini ateşlemeye yetebilmektedir.

Kışkırtılmış, cahil ve önyargılı topluluklar başıboş güruhlardır; akıl tutulması yaşayan insanlar topluluğudur. Kitle psikolojisiyle gözü kör, vicdanı kapalıdır. K. Maraş’ta yaşlıların gözleri oyulabilmişse, kadınların karnı deşilerek bebekleri öldürülebilmişse, 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta, Madımak Oteli’nde sanatçı ve aydınlar diri diri yakılıp 37’si öldürülmüşse uygun ortam yaratıldığından ve elverişli kişiler kışkırtılıp, örgütlenip saldırtıldığı içindir. Bunun bir tepki, bir kendiliğinden eyleme geçme olmadığını görmek için önyargılarla köreltilmemiş gözlere sahip olmak yeterlidir.

İlkel topluluklardan bu yana insanlar birbirleriyle karışma, ayrışma ve yeni harmanlanmalarla yeni ve daha üst örgütlenmeye sahip toplumlar yaratmaktadır. Bu bağlamda yeryüzünde tek tip insandan oluşan toplum kalmadığı gibi, Hitler faşizminin, böyle bir toplum yaratma çabasının insanlığa neye patladığı hatırlardadır. Irk, din, mezhep, dil, cinsiyet; görüş, inanç, düşünce… farklılıklarının öne çıkarılması, bu tür farklılıkların derinleşip keskinleştirilerek “ötekiler” yaratılması, ötekilerin hedef alınması veya karşı karşıya getirilmesi toplumsal bağları çökertir, dağılmanın ve giderek yok olmanın yolunu açar. Toplumsal ilerlemenin, çağdaş uygarlığa erişmenin öncülüğünü yapan aydınlarını “yavrularını yiyen kedi gibi” yok eden toplumlar geri kalmaya, ayrışmaya, birbirine düşerek dağılmaya yakın ve elverişli konumdadır. Toplumlararası yarışta bu durumdan yararlanmak isteyenlerin bulunması ve bunların her yolla ayrılık ve karşıtlıkları kaşıyıp kışkırtması kaçınılmazdır.

Son söz olarak, farklılıkları içselleştirememiş, bir zenginlik değil bir karşıtlık, bir “tehdit unsuru” olarak algılayan, onu yok edilmesi gereken bir hedef haline getiren, “çözümü” baskı, şiddet ve saldırganlıkta arayan topluluklar insanlaşma sürecinin henüz geri bir aşamasındadır. Bu sürece, eğitimi, bilgi birikimi ve bilinciyle ayak uyduramayanlar ayıklanmaya mahkûmdur. Unutmamalı ki, geçici geri dönüşler olsa da evrim ileriye doğru yol almaktadır.

Ali Güney
Gerçek Edebiyat