Kader ve insan

Coğrafya kadar tarih de kaderdir. Daha doğrusu her ikisi de kaderin başat bileşenlerindendir. (Söz Uçar adlı kitabımdan)

Kader veya yazgı: İnsan yaşamını belirlediğine inanılan en azından çokça etkili olduğu varsayılan başat etmenlerden biri. Öyle olunca da, yaşam boyu insanların dilinden düşmeyen büyülü/gizemli bir sözcük olması şaşırtıcı değil. “Herkes kaderini yaşar” diyenler de var “kaderden kaçılmaz” “kaderimse çekerim” diye film çekenler de. Yakınsalar da, kaderine razı olan, boyun eğenler çok ama memnun olsa da durumundan, kadere övgü düzen pek yok; sitem edense çok fazla. Birkaç örnek: Zalim kader, kadere bak, kahpe kader, kader utansın… Ben ne yaptım kader sana, kader kime şikâyet edeyim seni, hep ağlattı beni kaderim, kaderin böylesine yazıklar olsun, diye şarkı çığıranlar da var, kaderine küsen, lanet okuyan da. Bu arada klişe deyimle, “kader ağlarını örüyor” durmadan; çalışkan bir örümcek gibi…

İnsanın aklını, becerisini, seçimlerini, toplumsal ve çevresel etkileri yok sayan, insanların, alınlarına yazılmış senaryoyu oynayan figüranlar olduğunu öne süren anlamdaki kader ve buna dayalı kadercilik değil yazımın konusu. Zaten böylesi bir kader konusunda düşünmeye, sorgulamaya, yazmaya gerek de yok; her şey belli! “Alınyazısı” ve “yazgı” sözcüklerini de kullanmak gelmedi içimden; dar, aklı ve iradeyi yok sayan sözcükler gibi geliyorlar bana. Tabii dileyen, dinsel öğretilerdeki gibi kaderin, tanrı tarafından belirlenmiş ve alna yazılmış, kaçınılamaz ve değiştirilemez olduğuna iman edebilir. Böylece, kendini ve insanları programlanmış robotlar, kaderin esirleri veya yazgının kuklaları olarak tanımlamış olur bence.

Sözünü edeceğim kader, “ulusların kendi kaderini belirleme hakkı” ilkesindeki “kader” kavramının içeriği ile örtüşebilecek türdendir, bireye de uygulanmışı denebilir. Ulusunlar için kader, kendi istenci ve onayı ile anayasasına, nasıl yaşayacağına, nasıl yönetileceğine, başka uluslarla nasıl ilişkiler kuracağına… karar verme hak ve özgürlüğüdür. Benzer biçimde kişinin kaderi de, kendiyle ilgili her şeyi başkalarına zarar vermeden, kendi istenciyle seçme, düzenleme, etkileme ve değiştirme özgürlüğüdür ve bunu belirleme hak ve yetisi olmalıdır. Hem uluslar, hem de kişilerin kaderini belirlemede “dış güçler” ve “dış etmenler” şu veya bu oranda etkili olabilir. Etkilenmek, onaylamak, teslim olmak da, karşı koymak, direnmek, hatta dış koşulları değişmeye zorlamak da iki zıt kaderin belirlenmesine katkı sağlar.         

Günümüzden 700 yıl önce yaşamış bilge İbn-i Haldun’un “Coğrafya kaderdir” sözü çağlar aşarak güncelliğini ve geçerliliğini koruyorsa, kuşkusuz doğru bir saptamayı dile getirdiği içindir. Bundan yola çıkarak “tarih (de) kaderdir” diyen de var. Öyle ya coğrafya, yani yaşanılan yer kader ise, tarih, yani yaşanılan dönem de kader sayılmaz mı? Başka deyişle mekân ve zaman eşdeğerde kader belirleyici etmenler arasında değil midir? Kısaca, aynı coğrafyada (sözgelimi Afganistan’da, Yemen’de, Irak ve Suriye’de…) farklı zaman dilimlerinde yaşayanların aynı kaderi paylaştıkları, “aynı sefayı sürüp aynı cefayı çektikleri” söylenebilir mi? Aynı soru, büyük savaşlar yaşayan ile bugünün Avrupalısı için veya herhangi bir yerde bir büyük depreme denk gelenlerle önceki ve sonrakiler için sorulamaz mı?

İbn-i Haldun’un, kaderi tek boyut olarak coğrafyaya indirgemediğini, “coğrafya kaderdir” sözüyle, kaderin güçlü bir ayağına vurgu yaptığını düşünüyorum. Tarih de bir diğer ayak, yani bileşenlerden bir diğeridir. Ancak, kader iki değil, çok ayaklı, çok bileşenlidir bence.

Kaderi oluşturan bileşenler arasında neler yok ki…

En başta kişinin içine doğduğu ve yaşadığı ev, mahalle, kent, ülke, dünya ve zaman… Ve yaşam sürecinde bu alanlarda egemen olan yapı ve zamanla nasıl bir değişimden geçtiği… “Ağzında ak kaşıkla doğmak” diye bir deyim var örneğin “Allah’ım bu dünyaya ben niye geldim” diye söyleten koşullar da… Olumlu veya olumsuz sonuçlar yaratan değişimler de…

Bir de, son yıllarda yapısı, işlevi ve gizemi çözülen gen etmeni; eskiden irsi, sonra kalıtsal, şimdi ise genetik denen özellikleri -kişi ailesini seçemeyeceği için- kimileri “kaderin ta kendisi” olarak tanımlama eğiliminde. O ölçüde olmasa da, genetik kalıt kişi kaderinin etkili bir bileşeni. Soyağacının köklerinden tomurcuklarına, yapraklarına, çiçeklerine, meyve ve tohumlarına soyun özelliklerini taşıyan genler, haritası çıkarıldığından ve değiştirilebilir duruma getirildiğinden beri daha özel bir önem kazanmıştır. Bilimin genlerle oynama, düzenleme, değiştirme düzeyine erişmesi, genlerin insan kaderindeki etki payını artırmış görünüyor. Bir anlamda insanların kaderiyle oynama, hatta belirleme olanağı yaratan bu gelişme başlı başına tartışma, değerlendirme ve yazma konusu. Hele ki, henüz yolun başında olunduğu ama artan bir hızla yol alındığı göz önüne alınırsa…

Bazılarına göre yaşam, sürekli seçimlerin kaçınılmaz olduğu bir yolculuk, her kavşakta tercih gerektiren bir labirent, “yolları çatallanan (bir) bahçe” gibidir. Aslında kader kimse için ağlarını örmez. Sorumluluktan kaçmak için, nasip, kısmet, baht, şans, tesadüf dense de, yaşam yürüyüşü boyunca (arkadaş, okul, bölüm, iş, eş, … gibi pek çok alanda) yapmak zorunda kaldığı seçimler, aldığı kararlar, kabul veya retlerle insan kendi kaderinin ağlarını kendi örer. Sonuç olarak, sözünü ettiklerim de kaderi oluşturan/belirleyen bileşenlerdendir. Herkes “bu okul yerine şu okulu, bu bölüm yerine şu bölümü, bu meslek yerine şu mesleği seçseydim veya diyelim ki memur yerine esnaf, tamirci yerine memur, mühendis yerine doktor, doktor yerine müzisyen, bakkal yerine berber, öğretmen yerine modacı… olsaydım yaşamım nasıl değişirdi, nasıl olurdu diye sorgulamalar yapabilir. Bunlar elbette “seçme olanağı varsa” geçerlidir; olmadığı yerde seçim yerini bir tür sürüklenmeye, rastlantıya bırakır. Nedenleri anlaşılmadığı, göz ardı edildiği veya belirgin olmadığından bilinmediği için “rastlantı” denen olay ve durumların elbette yaşamda ve “kaderde” payı vardır; ancak, belirleyicilik payı çok yüksek olmasa gerektir; onlara sığınmak istenilmiyorsa tabii…

Yeğleme veya zorunda kalma bağlamında unutmamak gerekir ki, insan seçme ve sonrası uygulamada en çok istediğini ne denli elde etmiş olursa olsun, başka seçeneklerde gözü kalır; elde ettiğinin iç yüzünü bilir ama diğeri dıştan göründüğü gibi sanır. (Oysa hiçbir şeyin dışarıdan göründüğü gibi olmadığını herkes bilir.)  Buna karşın, tümünü seçemeyeceği veya deneyemeyeceği için bulunduğu konumu sorgulamak neredeyse herkes için kaçınılmazdır.

Ülke ekonomisi, dış ilişkileri, toplumsal ve siyasal yapısı, yönetim biçimi, eğitim, çevre, iklim, kültür, sanat gibi, kişinin, doğrudan ve hemen etkileyemeyeceği dış etmenler de kaderin birer bileşenini oluşturmaktadır. Bunlar uzun erimli etkilenen ve etkilenilen bileşenlerden. Kısaca örneklemek gerekirse, doğa ve çevre yıkımı, kirliliği; su yatakları ve fay çizgileri üzerine yerleşim, çarpık kentleşme, kötü ekonomi yönetimi ve açgözlü kaynak tüketimi, belki yakın gelecekte, belki sonraki kuşakların ceremesini çekeceği bir “kötü kaderi” örer; belirler veya etkiler. Bunların, sel, kuraklık, yıkım, yoksulluk, sayrılık, geri kalmışlık, cahillik olarak dönüşü kaçınılmazdır. Nedenleri, bilerek veya bilmeyerek, görünür veya görünmez biçimde önceden yaratıldığından, gerçekleşmesi kesin olan olumsuzlukları “kadere” bağlamak, sorunların üstünü örtmek, sorumluluktan kaçmak olduğu ölçüde yinelenmelerine baştan razı olmak, hatta katkıda bulunmak demektir.   

Demek ki, yukarıda belirtilen tüm etmenlerin birbirlerini etkileyerek rol oynadığı, insanların olanakları ve bilinçleri ölçüsünde kendini koruyabileceği doğal afet, (dış ve iç) savaş, kaza, salgın hastalık ve bunlarla bağlantılı nedenlerle bozulabilen sağlık durumu ve olabilecek can yitikleri, kader deyip geçilecek şeyler değildir. “Savaş bir halk sağlığı sorunudur” sözü boş ve yanlış sayılamaz. Hava, deniz, akarsu, çevre kirliliği, kötü yaşam ve kötü sağaltma koşulları da aynı biçimde halk sağlığı sorunudur. Toplumları yönetenler ve yön verenler, diğer birçok şey gibi, bunların da birinci dereceden sorumluluğunu taşır, taşımalıdır.

Kader, yaşama ilişkin, nesnel temelli birçok bileşenden oluşan bir olgu olarak ele alındıkta, her birey kendinin ve toplumun, toplum da kendinin ve her bireyinin kaderine ve iyi veya kötü çizilmesinin sorumluluğuna ortaktır. *    

*(Deliler Teknesi, Mayıs-Haziran 2021, Sayı: 87)

Ali Günay
gerçekedebiyat.com