İki ters bir düz

-  Tresko, sevgili dostum, hoş geldin...

- Hah hah ha... Hoş... Hah ha… Hoş bulduk şefim.

- Gülme Tresko, şaka maka ölümden döndün.

- Büyüksün şefim. Bakana suikast ha? Hah hah ha...

- Gel dostum, oturup tadını çıkaralım şunun.

- Şefim, sana minnettarım. Belki de canımı kurtardın. Doğrusu, o evden çıkabildiğime de o ülkeden ayrılabildiğime de inanamıyorum. Hava sahamıza mesafe ne ki? Ama bir de bana sor, bitmek bilmedi. Her an geri çevrilip indirilme endişesi, piste ayak bastığımda bile…

- Abartma dostum, sen deneyimli bir casussun.

 - Öyle de şefim, her deneyim ayrı yaşanıyormuş meğer. Ne tehlikeler atlattım şimdiye dek. Deşifre oldum endişesine kapıldığım da oldu, izlendiğim de. Ama bu kez…

- Artık ülkendesin Tresko. Bak, havaalanında kafedeyiz, güzel bacaklı kızlar fır dönüyor, buzlu viskin de seni bekliyor. Haydi, başarımıza! -     Daha birkaç saat önce komşu başkentte, o evdeydim. Her zamanki gibi, çıkmadan önce perdeyi aralayıp yola baktım ve Azrail’i gördüm. Oradaydı. Apartmanın önünde beni bekliyordu sivil bir aracın içinde. O albay, yanında biriyle. Elçilik resepsiyonlarında tanışmış, birkaç kez ayaküstü laflamıştık. Ben ona ‘senden asker değil, iyi diplomat olurdu’ diye, o da bana ‘senden diplomat değil, iyi asker olurdu’ diye anıştırmalarda bulunmuştuk. Bildiğin casusluk-karşı casusluk muhabbetleri. Diyeceğim, beni teslim etmez, öldürürdü. Etrafta tek bir asker veya polis aracı yoktu.

- Haklısın dostum. Tipik kaldırma, sorgulayıp yok etme durumu...

- Eşime son iletimi yazıp gönderdim. Hangi belgeleri yok etmem gerektiğini düşünürken, sokakta kıyamet koptu. Cama koştum ki ne göreyim; çakar lambalı polis araçları, sivil polis arabaları, ambulans... Anlam veremedim önce. Beni yakalamaya karar verdiler diye sevindim adeta. Fakat o da ne? Albay ve yardımcısını, eller havada araçtan indirdiler. Üst baş aramasından sonra bir sivil araca atıp götürdüler. Sessizlik çökünce kendime gelemedim bir süre. Öldüm sandım.

 -  Sonrası, bildik şeyler. Toparlanıp doğru havaalanına...

- Sonrası, senin için bildik şeyler. Ben uçakta öğrendim olup biteni. Bakana suikast ihbarı alınmış meğer. Aziz dostum, bunu senin yaptığını biliyorum. Bakanın o yörede oturduğunu bildirmiştim sana...

 - Bunu da nereden çıkardın Tresko? İhbar Amerika’dan yapılmış... Askerin kozmik odasına girilmiş, aranıyormuş sen ona bak, hah hah ha...

-  Bir taşla kaç kuş, hah hah ha...

- Sen çantadaki kuştan söz et dostum.

- Kuştan mı kuşlardan mı?

- Hah hah ha!..

   ***

- Bana İçişleri Bakanı’nı bulun. Hemen!

- Telefonda efendim, o da sizi arı...

- Bu ne iştir? Bu nasıl bir zafiyettir?

- Zafiyet yok efendim...

- Nasıl yok? Bölgede ne bir sivil, ne bir resmi… Daha ne olsun!

- Arz edeyim efendim, müsaade ederseniz...

- Devletin bakanı hedef alınmış, neyini arz edeceksin?

- Bakan tatilde. Beş dakikaya yanınızdayım efendim.

***

- Beyefendi, izah etmeme izin verin. Güvenlik zafiyeti de ihmal de yok. Hain bir plan, bir aldatma var orta yerde.

- Siz de biliyorsunuz ki efendim, bakan arkadaşımız en üst düzeyde korunmaktaydı. Birkaç ay önce, oturduğu apartmana, komşu bir ülkenin büyükelçiliğinde çalışan bir vatandaş, ailesiyle taşındı. Geçmişi elbette bilinen biri. On yıl önce büyükelçilikte işe başladığında araştırması yapılmış. O günden bu yana attığı her adım takip edilmiş. Uluslararası numaradır bilirsiniz, adam evrak memuru ama istihbaratçıdır. Türk adı taşıyor ama kod adının “Tresko” olduğunu dostlar bizim istihbarata bildirmiş.

- Bir ay kadar önce askeri istihbarata Amerika’dan bilgi gelmiş, Tresko yasa dışı örgütlerle işbirliğine girdi diye. Tabii ki bu bilgi milli istihbarata da iletilmiş.

- Uzatmayayım, efendim, askeri istihbarat, dostlarla görüş alışverişinden sonra bunu kaldırmaya karar vermiş. Bir albay ve bir yarbay görevlendirilmiş. Sivil tabii. Araç da sivil plaka. Emniyete “gizli operasyon” olarak bildirilmiş. Bölge boşaltılmış. Kendi görevlendirdikleri dışında kimse kalmamış. Milli istihbaratın haberi var elbet. Ama bu şekilde. Hedefin bakan olduğu kimsenin aklına gelmemiş. Soruşturma derinleştirilerek sürdürülüyor efendim. Rapor halinde...

- Anlaşıldı. Yakalandılar mı bari?

- Maalesef o ikisi yurtdışına kaçmış...

- Ya Tresko?

- Sorgulandı, tüm bilgiler sahte...

- Faili meçhul mü yani?

- Gözaltılar var efendim, aydınlatmaya çalışıyoruz.

- Ne gerekiyorsa yapın.

- Baş üstüne! Yargı da devreye girdi efendim. Kozmik odada arama başlatmış.

***

- Kaç gün sen yok. Sen manyak?

- Anlatacağım dur, içeri girip bir soluklanayım.

- Sen telefon da kapalı...

- Ya kızım, senin dünyadan haberin yok.

- Var. O gün çok polis. Ben korktu. Ne olmuş, yakalamış?

- Yakalamış ya! Lan, polis, jandarma... Memleket birbirine girdi be! Duymadın mı? Hiç mi televizyon açmıyorsun?

- Ben izdivaç seyretti. Bir de...

-  Dinle. Geçen hafta iki müşteri getireceğim demiştim ya, hani bir albay, bir de yarbay. Herifler belalı çıktı kız.

- Devamlı müşterilerimizden biri tanıştırmıştı, bir barda. Karıları turla geziye çıkacakmış da, bir kaçamak filan, şöyle akça pakça iki kuzeyli karı... Olga’yı al bizi bekleyin demiştim sana. Heriflere adresi verdim. Bir de kroki çizdim ki, gece vakti kolay bulsunlar. Kroki meselesi çok komik, anlatacağım. Neyse, sizi bekliyorlar deyip ayrıldım. Geldiklerini sen haber verirdin nasıl olsa.

-Barda bir şeyler içerken kafamı bir kaldırdım, bizimkiler ekranda değil mi! Polis bölgeyi kuşatmış, sirenler, ışıklar, kıyamet... Alıp götürdüler herifleri. Ödüm patladı. İki kere görüşmüş, birçok kez telefonlaşmıştım onlarla. Telefon kartını çıkardım hemen, gidip İvan’a sığındım korkudan. Herifler, suikastçıymış, bakanı öldüreceklermiş lan. Casus, köstebek, bir şeylerin peşinde olduklarını söylemişler ya, polis yutmamış.

- Ama biri yutmaya çalışmış; krokiyi be! Hem de polisten su istemiş, yutmaya çalışırken ağzından almışlar. Allahtan krokide bakanın evine odaklanmışlar. Sizi bulup sınır dışı edecekler diye ödüm patladı. Çıkın demeye de korktum.

- Telefon etmedi sen, niye?

- Salak! Numaram saptandıysa, seni de mi bulaştırsaydım?

- Şimdi bitti?

- Bitti de neler oldu neler. Askeriyenin kozmik odası basıldı.

- Kozmetik? Asker makyaj...

- Tabii. Hani filmlerde yüzlerini gözlerini boyarlar ya! Ulan bu kozmik. Sır odası, sır!

- Sir?

- Neyse, arama yapan hâkimi takip eden araç da yakalanmış. İçinden ne çıkmış biliyor musun?

- Ruj!

- Safi salak! Ne ruju? Patates, soğan. Bir de aşçı.

- Patates maske yapacak?

- He, soğanı da sürünecek, parfüm niyetine...

- Püfff...

- Neyse, çaktın mı şimdi heriflerin kozmiğini?

- Kozmetik?

- Sırrını be! Herifler doğruyu konuşsa sır mır kalmayacak da, karıları gebertecek bu kez. Anladın mı şimdi, kroki yutturan korkuyu?

- Kroki var bakan. Yok biz... Niye?

- Tövbe, tövbe. Hadi kızım, giyin çıkalım. Şöyle krokisiz, polissiz bir müşteri bakalım.

- Kozmiksiiiz?..

 Ali Günay

Gerçekedebiyat.com