Günlük

Günlük, Muzaffer Buyrukçu, Erdem Buyrukçu

Tanımadığı bir odanın içinde buldu kendisini. Odanın duvarları sarının dört rengini taşıyan kareli duvar kağıtlarıyla kaplanmıştı.

Sol tarafta eski ve yılların yorgunluğuyla rengini yitirmiş üstünde biriken toz ve kirlerle yer yer koyulaşarak lekelerle dolmuş elli yıllardan kalma bir duvar sehpasının üzerinde siyah beyaz Cazablanca filmi oynuyordu.

Sol duvarda,  ahşap tahtadan yapılmış kenarları geniş bir tablonun içinde, bir ağaca yaslanmış, memelerinin uçları görülen, uzun siyah saçlarını sarmaşık gibi omuzlarından aşağıya uzatmış mavi gözlü latin amerikalı bir kadın resmi asılıydı yağlı boyayla yapılan. Bakışları aşka davet ediyordu uçurumların arasına kurulan tahtaları çatlak köprülerden geçmeniz gereken. Ağacı tutan sol elinde yüzük yoktu.

Bir metre ilerde ufak bir buzdolabınının açık kapısından dışarıya yayılan ve masanın üstüne çıkması yasaklanmış buz gibi hava ayaklarının dizlerinden aşağısını dondurmuştu. Boyu kadar büyük bir buzdolabının önünde kıpırdamadan duran, üzerindeki beyaz tişörtten memelerini siyah uçları dışarı fırlamış sarışın bir kız duruyordu.

Arkasından birisi itince kırmızı renkli yürüyen merdivene çıktı ve hızlandı. Kapıdan çıkarken sarışın kızın kıçına bir şaplak vurdu. Pencerelerinin önündeki saksılarda fesleğen çiçekleri vardı mis gibi aydınlık ve fakirlik kokan, yumuşacık yapraklarını okşayınca şımaran yavru kediler gibi kendilerini ellerine bırakıyorlardı uysal bakışlarla. Kaldırım taşları dikdörtgen biçimindeydi ve üzerinde tarihin izlerini taşıyan kraterler oluşmuştu.

İki yolun birleştiği köşede yarısı kırmızı yarısı yeşil ışıklı bir bar vardı. Binanın girişindeki cam kapının iki yanındaki duvara afişler yapıştırılmıştı. Bir tanesinde İlhan İrem’in gözlüklü ve uzun saçlı Şebnem Ferah’a ilan-ı aşk eden bir afişi vardı.

Yuvarlak mermer masaların etrafında duran sandalyelerin hepsi hasırdan yapılmıştı ve gökkuşağı renklerine boyanmıştı. Masalardan birinde Jim Hendriks ile Bob Marley marihuanalı sigara içiyorlardı. Yan duvarlarda floranslı lambaların aydınlattığı tablolar asılmıştı. Picasso’nun sergisiymiş.

Masada duran yarım bardak şarabın içinde saklanan İspanyol faşist asker Franco’nun kendisini Picasso’yu öldürmeleri için gönderiklerini söyledi ve beyaz badanalı duvarda  ağlayan kadınların gözyaşlarından etrafa yayılan aşk damlalarının yere düşünce heykelleşen kırık dökük parçacıklarını yan yana dizerek Guernica resmini yapmakta olan Picasso’ya masadaki bardağı fırlatıp, “Komünistler Moskovaya..” diye bağırdı, tekrar şarap bardağının içine girip eridi.

Havada süzülen bardağın içindeki tekila damlalarından süzülen kadın kılığına girmiş çırılçıplak beş Amazon kadını  Picasso’nun etrafını sarıp karanlığın içinde kayboldular... Picasso’nun duvarda sergilenen resimlerinden iki tanesini alıp görünmez battaniyelere sardı. Hangi yöne gideceğini düşünürken arkasından kendisini iten güçlü bir el ile kendini Franco yanlılarının zaferinden sonra, faşist terörden kaçmak için yollara düşen yedi binden fazla İspanyol ile birlikte Mauthausen toplama kampında buldu. Ranzasında yerleşen ve toplama kampından kaçmak isteyen tahtakurularının istilası nedeniyle bütün geceyi uykusuz Eva Brauen’un erotik hayalleri ile geçiren Rudolf Höß kendini çok iyi karşıladı. “Bir sen eksiktin! Çingeneler, homoseksüller, yahudiler, yehova şehitleri, İspanyol komünistlerden sonra bir Türk’ü kampımızda görmekten gurur duyarız..” dedi, yattığı tahtakurulu ranzayı kendisine verdi.

O sırada pencereden içeri süzülen projöktör ışıklarının arasından çıkan Francisco Boix, ”Picasso seni çağırıyor...” dedi ve geldiği gibi gitti. Ranzaya uzanıp gözlerini kapadı başına gelenleri düşündü. O anda ortaya çıkan tahtakurularının şefi, ”Bizim seninle işimiz yok. Sen faşist değilsin. Hemen buradan git yoksa seni öldürürler ama yanındaki resimleri Picasso istedi...” dedi ve kendisini boşluğa doğru itiverdi... Uzun ve siyah bir kaydıraktan yuvarlana yuvarlana düşmeye başladı ve bembeyaz bir yatağın üzerinde buldu kendisini. Canan ile sevişiyordu. Çırılçıplaktılar. Onların seviştiklerini gören Ayla ”Ben de isterim”diyerek üstündekileri çıkartıp çırılçıplak kalmış, aralarına girerek sevişmelerine ortak olmuştu ama Canan ona izin vermemiş ablasını yataktan aşağı atmıştı. Faşistlerin toplama kampından kaçmayı başarabilen tek Türk sadece kendisine aitti. Onun karısı olmuştu. Şehvet çığlıkları atan ablası bir anda ata biner gibi  üstüne oturmuş ve kalın bir iple kendisini belinden bağlamıştı. Şuh kahkahalarına karışan çığlıklar atıp uzun sarı saçlarını savuruyor, saçlarının rüzgarından, lodoslu havalarda salanan bir gemi gibi bir alçalıp bir yükseliyordu. Çaresiz gözlerle Canan’dan yardım istiyordu. Dili tutulmuştu. Konuşamıyordu. O sırada ayağında beyaz donuyla Cansu içeriye girmiş kilimlerin üzerine uzanarak bacaklarını açmış ve kendilerini izlemeye başlamıştı. Cansu’yu görünce  nerden çıkardığını bilemediği bir ekmek bıçağı ile ipleri kesmiş ve kendini kurtardıktan sonra Cansu’nun üzerine yatmıştı... Canan ile Ayla Metin’i kollarından tutup yatağa çekmişler ancak Cansu’yu kollarının arasında saklayarak bir anda kuş olmuş pencereyi açıp gökyüzünde yok oluvermişti. Ter içinde kalmıştı uyandığında...

“Sen neymişsin be korona…” dedi tuvalete gitmek için yatağından kalktı.

Saçlarını taradı, ellerini, yüzünü yıkadıktan sonra mutfağa gidip kendisine bir çay aldı. Pidenin kenarından ufak bir parça kopardı, iki tane de zeytin alıp oturma odasına döndü. Bilgisayarını açtı... Çayına bir şeker atıp karıştırdı, ağzının pasını alması için bir yudum alıp bir süre ağzında bekletti. Bardağın yarısına kadar çabuk çabuk içip ağzındaki tadın gidiş yolunu değiştirdi. Pideyi ve zeytinleri yedikten sonra cep telefonunu kontrol etti.

Kırmızı Kedi’den bir mesaj gönderilmişti. Gülümsedi. Aylar sonra akıllarına gelmişti demek?

Televizyonu açtı. ARD’de Korona salgınının son sıralarda yer aldığı haberler okunuyordu. ZDF’yi açtı. -Notruf Hafenkante- isimli Hamburg’ta geçen polis dizisi oynuyordu. Deniz kenarındaki  tarihi bir karakol ile Elbe hastanesinde çalışan doktorlarının günlük hayatlarının anlatıldığı dizide Serhat Cokgezen isimli bir de Türk oynuyordu.

Bir sigara yaktı. Aklı yayınevinden gelen mesajda kalmıştı.

Yedi yıldır sürüncemede, pamuk ipliğine bağlı yazar-yayınevi ilişkisi zoraki olarak (babasının deyimiyle -sidik zoruyla- ) sürdürülmeye çalışılıyordu. Onk Ajanstan ayrılmasından sonra yayınevinin umarsız tavırlar sergilemeye başlayıp babasının yasal temsilcisi olarak kendisini ciddiye almaması, yazdığı mektuplara, iletilere yanıt vermemesi yaşanan rahatsızlığın boyutunu zirvelere taşımıştı. Güzel başlayıp sonu kötü biten evlilikler gibi yılların süzgecinden damıtarak ardında bıraktığı mutsuzluk filizleri büyümüş hasat edilmeyi bekliyordu.  Yaşanan olumsuzlukları sonlandırmak amacıyla  Haluk Hepkon’a bir mektup yazarak görüşlerini, düşüncelerini ve önerilerini anlatmış ama aylardır hiç bir konuda kendisine yanıt vermek inceliğinde bile bulunmamışlardı. Yayınevinden kendisiyle iletişim kuran Çağlayan Çevik’e yıllardır ayni mektupları yazıyordu ama günler sonra, haftalar sonra verilen yanıtlar bekledikleri olmuyordu bir türlü.  Önerilerini, düşüncelerini ve yeni bir ek sözleşme isteğini kabul etmemiş olabilirlerdi! Ama suskun kalarak değil. Suskunluk olumsuzluğun göstergesi değil miydi? Hayır yanıtınının soğuk ve renksiz anlatımı değil miydi? Türkiye’nin en büyük yayınevinin bu davranışını anlayabilmiş değildi. Hakkını yasal yollardan aramaktan başka bir seçenek bırakmıyorlardı kendisine ama bugüne dek yapamamıştı. Babasının anılarına saygısızlık yapmak istemiyordu. Kısa bir süre önce yazıların arasına karışmış, babası tarafından ADAM yayınlarına yazılan mektubu bulunca düşüncelerindeki kara dehlizlerde yetişen zehirli mantarları güneş ışınlarıyla eritivermişti..

“Sözleşmedeki son maddeyi yerine getirmeyerek dördüncü kitabımı basmadınız... Bu benim size duyduğum güveni ve saygıyı sarstı ama yaptığınızın hesabını mahkemeye başvurarak tazminat, başka şeyler isteyerek sorabilirdim ama yanlış bir tutuma başka bir yanlışlıkla karşılık vermeyi, eleştirdiğim bir duruma düşmeyi bir onursuzluk saydığımdan sormadım ve bur durumun tarafınızdan gündeme getirilmesini, olan bitenin açıklamasını bekledim ama açıklamadım ben de böyle yara almış bir ilişkiyi sürdürmeyi anlamsız buldum. (Aslında ilişkiyi sürdürme konusunu abartıyorum, nalıncı keseri gibi yontuyorum, oysa dördüncü kitabımı basmamakla ilişkimizin kesilmesine zemim hazırlayan ve kesen sizsiniz...)

Bireysel dostlukların dağılmasında, çökmesinde, kopmasında böyle nedenler bulunur. Her zaman  yalnız yayıncı-yazar ilişkisinde bunlar olmamalı çünkü ben sizin sadece yazarınız değil bir arkadaşınızdım, aileden biriydim, içtenlikli bir ortamdaydık demek ki yanılmışım. Yanılma hesapsız kitapsız inananların karşısındaki bağlananların başlarına gelir sık sık böyle hayal kırıklıkları.

Ve bu olguyu geçmişimdeki bir yaşamın mezarına gömdüm ama hiç unutmadım, hep anımsadım, “Adam Yayınevi neden kitaplarını basmıyor sorusunu yönetenlere verecek yanıt bulamadım... Sustum uzaklaştım ya da sözü başka bir mecralara akıttım.

Ayni şey sürmekte hâlâ.

İşte bu sırada kapanan yaralarımı deşen ve kanatan bir olgu, benim aleyhime sorunlar üreten çizgiye yerleşti.

Yayıneviniz kimsenin bilmediği acemi ama kurnaz, yan tutmakta usta ve bilgisi sıfır birine ‘Hikâye Antolojileri’ hazırlattı. Altı kitabıyla edebiyatımızın en önemli ödüllerini kazanan, onaltı hikaye kitabı, bir o kadar da günlük ve roman yayımlayan ben yoktum hiçbirinde. Hadi birinci yanlışlık-bana öyle geliyordu belki de sizin açıklamadığınız ve davranışınızı haklı çıkaran gerekçeleriniz vardı- ama bu tavırda düpedüz kasıt vardı.

Kimbilir nereden kulağından tutarak o çok önemli yapıt seçme görevini yüklediğiniz, saygısız, bilgisiz ama ayni zamanda bazı yazarlara düşman, onları yok sayan kişi beni okuyarak hikayeci olanları antolojiye almış da beni almamış. Almadıklarını niye almış, almadıklarıni niye almamış. Bunları belirtmiyor.

Bu yapılanın bende yarattığı tepkiyi ve üzüntüyü, sevdiğim saydığım Memet Fuat’a bildirdim.

Sudan, doyurucu olmayan bir yanıtla yetindi.

Hazırlayanın kişisel seçimiymiş, ona karışamazmış. Yani böyle bir haksızlığın yaratıcısı kişiyi savunuyor. Şaşırdım, savunduğuna göre o kişiyle ayni şeyleri düşünüyor demektir. Benim hikayelerim antolojiye girecek düzeyde yapıtlar değildir.

Bir kez daha kırıldım...

Tarihsel tanıklık ile öyküsel değer bir araya getirilmişse ve perçinlenme yeni bir özü meydana getirmişse bunlardan birisinin ötekisini geride bırakarak, çelmeleyerek öne geçmesi, olanaksızdır. Çünkü bir gövdenin organlarıdırlar artık.

Ayrıca bir yapıtın bu çağın engellerini aşarak geleceğe uzanması ve bu çağdaki yaşantısını gelecek çağda sürdürmesi yapıtın içerdiği gerçeklerle gelecekteki insanı kavrayan gerçeklerin aynı düzeyde olmasına bağlıdır. Ama dün bugünde yaşamıyorsa ya da çok az bölümleriyle yaşıyorsa, yaşama şansına sahipse, yarınlara sıçrayacak güçte degilse geleceği düşünerek kaygılanmanın bir anlamı yoktur.

Ben de kaygılanmıyorum...

Muzaffer Buyrukçu...”

Tüm kızgınlığına, öfkesine, yenilgi tohumlarının vücudunda yarattığı depremlere karşın hoşgörülü olmaya dikkat ederek, edebiyat dünyasındaki –kol kırılır yen içinde kalır– işleyişini kanıtlayan, gönderip göndermediğini bilmediği mektubu yazmıştı.

Kendisi de yıllardır ayni tutum içindeydi. Milli Piyango’dan zengin olmayı bekleyen fakir insanlar gibi umutlarını yitirmemiş herşeyin düzeleceğine olan inancını korumaya çalışıyor ve  babasının kitaplarının yayımlanmasını, külliyatın tamamlanmasını bekliyordu... Ama kendisi de babası gibi kaygılanmıyordu.  Babasının kitapları bugüne dek Sel  Yayıncılık, Habora, Cem, Adam, Çağdaş, Okar, Kültür Bakanlığı, Koza, Gendaş, Alkım, Bilgi, Dünya, Cumhuriyet, Yılmaz, E, Çan, Milliyet, Telos, Boyut, Yeditepe, Düşün, Ataç, Ve, Yazko, ve Kırmızı Kedi Yayınevinden çıkmıştı. Bir başka yayınevinden çıkardı ama yeni bir yayınevi ile yeni maceralara atılmak istemiyordu.

Bilgisayarını açtı. İnternete girdikten sonra Bild gazetesini açtı... Sigarasından bir nefes çektikten sonra haberleri okumaya başladı.

-ABD istihbaratı: Rusya Ukrayna sınırına 110 bin asker gönderdi

ABD istihbaratına göre Rusya, olası işgal için gerekli askeri birliklerin yüzde 70’ini Ukrayna sınırında konuşlandırmıştı. ABD’li yetkililer Rusya’nın işgali halinde Ukrayna’da 25-50 bin sivilin ölebileceğini, Rusya-Ukrayna sınırında asker konuşlandırmanın bu hızla gitmesi halinde Şubat ortasına kadar 150 bin Rus askerinin işgal için hazır edilebileceğini iddia ediyorlardı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in bütün seçenekleri açık bırakmak istediğini belirten yetkililere göre Ukrayna'nın doğusundaki Rusya yanlısı ayrılıkçıların bulunduğu Donbas bölgesiyle sınırlı kısmi bir işgal olabileceği gibi Rusya'nın ülkeyi kapsamlı bir biçimde işgal etmesi de mümkündü. Bunun yanı sıra olası bir işgalde Rusya'nın 48 saat içinde Ukrayna'nın başkenti Kiev'i ele geçirip Devlet Başkanı Volodoimir Zelenskiy'i devirebileceği tahmin ediliyordu.”

-Almanya’da toplam vaka sayısı 10 milyonu aştı.

Almanya’da salgının başlangıcından bu yana kaydedilen koronavirüs vaka sayısı son 24 saatte tespit edilen 208 bini aşkın yeni vaka ile 10 milyonu aşmıştı. Siyasiler son verilere karşın Almanya’daki tedbirleri gevşetme yönünde talepler ini her fırsatta tekrarlıyorlardı.

Kırmızı Kedi’den Çağlayan Çevik tam saatinde arayınca okumayı bıraktı.

“1976 yılıydı. Babam ve Bahar amca göçmen evimizin ufak oturma odasında rakı bardaklarını tokuştururken dışarda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Bir ara  Bahar amca, "Erdem, koş bana yağmur getir!" demiş, getirdiğim avuç avuç yağmuru kutsal bir suymuş gibi yüzüne sürüp, rakı bardağına koyduktan sonra "Bu yağmur değil, gökyüzüne çıkan gözyaşlarımızdır. Binlerce yıldır ağlıyoruz" demişti. “Erdem, sana vasiyetimdir: Ömrünce hiç durma, Şile kıyılarını yontan denizi kesekağıdına koyup sevdiklerine taşı. Taşı ki, onlar yalnızlıklarını duymasınlar."

"Tamam doktor amca"

"Severek, ama çok çok severek hayatlarımızı berbatlaştıran her şeyden öcümüzü al!"

"Talihsizliklerin, kötülüklerin kaynaklarını kurut!"

"Bu, sana ve gençliğe bizim öğüdümüzdür"

"Bugünün karanlığı; yarının güzelliğini yaratacaktır doktor amca, hiç kaygılanma sen yarını bugüne dönüştürmemek için uğraşacağız." demiştim.

"Bugünden yarına sızan bütün casusları yok edin!"

"Bugünün cesedini kendisine benzeyen günlerin cesetleriyle birlikte gömün!" 

Kendisi de bugünün cesedini kendisine benzeyen gelecek günlerin cesetleriyle birlikte gömüp yeni bir yaşama başlayacaktı bugünden itibaren.

 “Alo ben Çağlayan Çevik...” dedi

“Merhaba. Nasılsınız?”

Çağlayan Çevik, sektörede yaşanan zorluklardan, iki yıldır devam eden ver her sektörde çöküntüler oluşturan depremler yaratan salgının sadece bir sağlık krizi olarak kalmayıp tüm dünyayı etkileyen küresel, ekonomik ve sosyal krize dönüştüğüne. Birçok sektörde üretimin durma noktasına geldiğine, gelir etkisi ile tüketimin büyük kayıplara uğradığını. Koronavirüs salgınının oluşturduğu ekonomik krizin son 40 yılda gerçekleşmiş ekonomik krizlerden ve felaketlerden çok daha büyük olduğuna dikkat çekti... Döviz kurundaki yükselişlerin, zamlanan kağıt ve kağıt ürünlerin yayıncılık sektörünü olumsuz etkilediğini vurguladı. Yayınevinde yaşanan personel değişikliklerinden, değişmelerle yaşanan sorunlardan sözetti.  Yayınevinin eskisi gibi her ay onlarca kitap basamayacağından duyduğu üzüntüyü dile getirdi..

Yeni bir sigara yaktı. “Çok haklısınız. Son iki yıldır yaşananlardan dolayı söylediklerinizin hepsine katılıyorum. Ayni düşüncedeyiz ama bizim aramızda yaşanan anlaşmazlıklar yaklaşık yedi yıldır devam ediyor. Son iki yıldır yaşanmıyor. Kırk kitap ile yola çıkıldı ama geldiğimiz noktada, ikinci bir ek sözleşme yapılmasına karşın basılan kitap sayısı sadece onbir...biraz empati gösterin lütfen...”

“Haklısınız! Sizi anlıyorum...”

“...babamın sözleşmede yer alan ve basılmayı bekleyen otuz kitabı var hadi diyelim yeni bir beş yıllık sözleşme yaptık bana garanti verebilecek misiniz?  Külliyatın bittiğini görebilecek kadar bana yaşam garantisi verebilir misiniz? Onaltı yıldır basılmayı bekleyen günlük, roman ve hikaye kitapları ile ilgili düşünceleriniz nedir? Ben Haluk beye konu ile ilişkin düşüncelerimi, önerilerimi anlatan bir mektup gönderdim ama bugüne kadar bir yanıt alamadım...”

Çağlayan Çevik, sert bir ses tonuyla, ”Siz ne istiyorsunuz?” dedi

“Ben hakkımı istiyorum. Sözleşmeye uyulmasını babamın külliyatının tamamlanmasını istiyorum. İnanın bıktım artık. Yıllardır babamın arşivini toparlamakla, kitaplarının basılıp basılmayacağı endişesiyle korkusuyla, tedirginliğiyle yaşamaktan bıktım artık. Bundan sonra kendi işlerime yoğunlaşmak istiyorum. Kendi hikayelerim üzerine çalışmak istiyorum...”

“O zaman bizden ne istiyorsunuz onu söyleyin ben Haluk beye iletirim konuşup karar verirler...”

“Ben size ne istediğimi söyledim. Ben hakkım olanı istiyorum. Babamın kitaplarının basılmasını istiyorum. Yeni bir sözleşme ve basım takvimi hazırlarsınız, gönderirsiniz... Bakın bir de işin ekonomik boyutu var. Bugüne kadar size bu konuda bir zorluk çıkartmadım. Benim sekiz kitaptan kazanabileceğim telif hakkı ile dört veya üç kitaptan hatta iki kitaptan kazanabileceğim telif hakkı arasında çok büyük farklar var. Ben bu işi para için yapmıyorum. Ben babamın kitaplarından kazandığım telif haklarıyla yaşamıyorum..ama hakkımı da almak isterim tabi…”

Çağlayan Çevik, “Biz günlerdir -Dillerinde Dünya- kitabı üzerine çalıştık arkadaşlarla. Yayına hazır hale getirdik... Mart ayında, olmazsa Haziran ayında basmayı düşünüyoruz... Şimdi onu basamıyacak mıyız?” dedi sert ve sinirli bir ses tonuyla.

“Aylardır iletilerime yanıt vermiyorsunuz, tek taraflı sözleşmenin fesh edilmesine neden oluyorsunuz sonra babamın kitabını yayına hazırladığınızı belirtiyorsunuz bana...”

“Evet biz onu hazırlamak için o kadar emek verdik...”

“İyi de daha ne zaman basılacağını bilmiyorsunuz. Mart diyorsunuz, Haziran diyorsunuz ama bana kesin bir tarih veremiyorsunuz? Ama madem o kadar emek verdiniz o zaman hayır demem...”

“Siz o zaman bana bizden istediklerinizi yazılı olarak gönderin ben size en kısa zamanda haber veririm...” dedi.

İyi günler dileyip telefonu kapattılar. Telefon kapanırken duyduğu mekanik bir ses şüpheler denizine atıverdi kendisini..babası da öyleydi, haksızlığa uğradığı konularda  birden sinirlenir ateş gibi parlar sonra etkisini kaybeder ve eski haline dönüverirdi. Sesini kayıt etmiş olabilirler miydi? Babasının ölümünden sonra yaşadıklarını anımsadı... Hürriyet gazetesinde çıkan, saçma sapan gerçeklerle ilgisi olmayan ve kendisini Cemal Süreya’nın oğlu Memo (babası Memo ile ilgili tüm gerçekleri kendisiyle paylaştığı için yaşananları çok yakından biliyordu)  denen o kişi ile eşdeğerde gösteren haber canını çok acıtmıştı. Dava açmak istemişti ama avukatı –bu davadan bir şey çıkmaz– diyerek karşı çıkmıştı.

Belli mi olurdu? Kırmızı Kedi ile mahkemelik olurlarsa yazarın varisi Kırmızı Kedi’den bu talepleri yerine getirmesini istedi gibi algı yaratan, kendisini suçlu gösteren yalan dolan haberlerle karşılaşmak istemezdi doğrusu...

Umutsuz da olsa Çağlayan Çevik’e kendilerinden haber alana kadar bekleyeceğini söylemişti...

RTL televizyonunu açtı.

-İtalya gece kulüplerini açıyor, İspanya’da maske zorunluluğu açık alanlarda kalkıyor… Hollanda'da kısıtlamalar büyük oranda devre dışı kalacak. Avrupa‘da kısıtlamalar adım adım devre dışı bırakılıyor.

-İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, tutuklu gazeteci Sedef Kabaş hakkında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile iki bakana hakaret ettiği iddiasıyla 1,5 yıldan 8 yıl 8 aya kadar hapis istemiyle iddianame düzenledi.

-Almanya Sağlık Bakanı’ndan iyimser açıklama: Omicron’da zirve geride kaldı

Omicron dalgasında zirvenin aşıldığını belirten Almanya Sağlık Bakanı Lauterbach, korona önlemlerinde ölçülü gevşemeye yeşil ışık yaktı.

Televizyonu kapatıp. Siyah kalın montunu giyip dışarı çıktı. Ilık havalar göçmen papağan sayısını arttırmıştı. Çığlıklar atarak oturduğu semtin üzerinde dolaşıp duruyorlardı. Kilisenin gizemli, koyu kahverengi tuğlalarının arasında kendilerine yaptıkları yuvalarda yaşamaya başlamışlardı. Pazar günleri kilisenin çanları çalmaya başlayınca Papağanlarda çılgın çığlıklarıyla ufak parkın üzerinden füze hızında geçip gidiyorlardı. Alışveriş Merkezinin önündeki düzensiz kahveye oturdu.

“Kahvede ne işimiz var” dedi siyah giyimli şişman, kırmızı yüzlü, ince dudaklı, merak yüklediği gözlerini etrafında dolaştırıp duran bir kadın ittiği tekerlekli sandalyede oturan bakımlı, tırnakları ojeli, gözlerinin üstüne yeşile boyamış, yanakalrında sürdüğü allıkların izi olan yaşlı kadına...

“Canım kahve sitedi ama belki de dondurma yerim...”

“Burası pahalı ekmekçiye gidiyoruz...”

“Ama ekmekçinin kahvesini ben beğenmiyorum. Ayrıca parayı ben veriyorum istediğim yere otururum...” dedi

“Uzatma...” dedi şişman kadın tekerlekli sandalyeyi hızlandırdı.

Onaltı yaşlarında esmer, düz saçlı, vücüdünün tüm hatlarını ortaya çıkaran ve davetkar görüntüleri etrafına saçarak manken gibi yürümeye çalışan siyah gözlerini içinde korkular dolaşan genç kız, ”Anne.. anne.. anne.. anne...” diye tekrarlayarak geçti telaşla. Kendisine kızan annesini yatıştırmaya çalışan acındırıcı bir ses tonuyla.

Yan masaya kahveden tanıdığı arada bir selamlaştığı uzun boylu, başındaki klasik siyah melon şapkadan fışkıran beyaz saçlarını dağınık bırakmış, renkli John Lennon gözlüklü, çok sevdiği İngiliz rock ve blues sanatçısı Joe Cocker’e benzeyen ve kendi kendine konuşmayı seven zayıf Alman oturdu ve bir bira ısmarladı. Bacak bacak üstüne atıp müzik dinler gibi sallanmaya başladı.

Kahvenin önünden kısa kollu, kaynakçı gözlüğü takmış biri ağzındaki sakızı patlatarak geçti. Kendi kendine bir şarkı mırıldanıyordu.

Uzun boylu zenci bir kız geçti kahvenin önünden. Gözlerine kadar uzanan büyük bir maskeyle güzelliğini kimseye göstermek istemiyormuşcasına. Uzun dalgalı saçlarının arasına ufak bir papatya çiçeği takmıştı. Üstünde iki ayrı renkte Meksika pelerini vardı. Kırmızı spor ayakkabılarını yeni aldığı belliydi. Giydiği, vucuduna yapışan ve tüm hatlarını cömertçe sergiliyen siyah kumaş pantolonundan iç çamaşırı belli oluyordu.

İsmi Kış olan ama Sonbahar/İlkbahar karışımı ılık, serin günlerin içinden geçiyorlardı. Geçmiş yılların kış günlerini anımsatıcak hiç bir ayrıntı yaşanmıyordu belleklerinde. Sabah kalktığınızda her yer bembeyaz değil yemyeşildi. Meteroliji uzmanları Mart ayının sıcak geçeceğini müjdeliyorlardı.

Sevindirici bir haberdi. Kalorifer yakmaktan kurtulacaklardı.

Elektrik trafosuna yapıştırılan üzerinde insan resimleri olan afişe baktı. Hanau kurbanları anılıyordu. Almanya'nın Hanau kentinde iki yıl önce düzenlenen ırkçı saldırının dokuz kurbanı Almanya’nın çeşitli şehirlerinde yapılan gösterilerle anılmaya devam ediyordu.

Almanya Adalet Bakanı Buschmann iki yıl önceki Hanau saldırısıyla ilgili yaptığı açıklamasında "Vatandaşlarımızı toplumumuzda boy verebilmiş olan, cani nefret ve hezeyandan koruyamadık" özeleştirisini yapmıştı.

Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier, olayla ilgili her noktanın açığa çıkarılmasının Alman devletinin yükümlülüğü altında olduğunu belirtmiş, "Konunun aydınlatılması ve üzerinde çalışılması keyfe göre yapılacak bir iş değildir. Bu devletimizin kamuoyuna ve özellikle de kurban yakınlarına karşı yükümlülüğüdür. Bu kötü olayın bizi bölmesine izin vermeyin! Toplumun merkezindeki kötü ruhları görmezden gelmeyelim; nefreti, dışlanmayı, umursamazlığı… Ama gelin ülkemizin iyi ruhlarına inanalım, birlikte yaşamanın gücüne, hep beraber –biz- olmaya" açıklamasıyla ülkesinde yaşayan göçmen kökenlileri barışa davet etmişti.

İkinci Dünya savaşından, açlıktan ve evsizlikten kırılan milyonlarca insan ile büyük bir yıkımla çıkan. Fabrikalarının, şehirlerinin çoğu yerle bir olmuş Alman sanayisi altmışlara doğru Türkiye gibi geri kalmış, insanlarını zar zor besleyen, barındıran ülkelerle ilişki kurarak ucuza çalıştıracakları binlerce niteliksiz, kişiye anlaşma imzalatıp, fabrikalarda çalıştırılmak üzere, Beyazların çiftliklerindeki çalıştırmak için esir pazarlarından, seçerek aldıkları zenci köleler gibi kızgın bir demirle damgalanmamışlardı ama onlarca sağlık muayenelerinden geçirelerek  ülkelerine getirilenlerin ismi üzerine- Yabancı- damgası vurulmuş ve çalıştıkları fabrikaların barakalarında yaşamaya mecbur bırakılarak toplumdan soyutlanmışlardı. Ama törenlerle Almanya’ya gelenler yalnız kuru kuru bir işgücü değildi, yiyen, içen, eğlenen, iyiye, güzele, kadına ve kadınla ilgili her şeye gereksinim duyan insanlardı. Almanlara insan olduklarını hissettirince de bir sarsıntı meydana gelmişti. Her geçen gün sayıları çoğalan yabancı işçilerin uyum sağlayamadığı toplum içinde  kendi paralel toplumlarını büyütme çabasına girmesi Almanları rahatsız ve tedirgin etmişti. Gerçekte kimse onlardan yaşadıkları bu ülkeye uyum filan sağlamasını da beklemiyordu. Çünkü onlar işçiydi sadece... Nitekim bir Alman yazarı ”İşçi diye çağırdığınız kalabalıkların  insan olduklarını anlayınca şaşırdık” gibisinden Türkleri varlık olarak nasıl değerlendirdiklerini ve bütün Almanların da kendisi gibi düşündüğünü açıklayan gerçek bir tokat gibi kimsenin yüzüne inmemişti, bir şeyleri değiştirememişti. Bu evrensel gerçeğin fark edilmesiyle sorunlar birbirini izleyerek içinde yaşadıkları günlere kadar ülkedeki sağ popülist partilerin politikaları ve söylemleri ile bugüne kadar – Uyumsuz- bir şekilde taşınmıştı. Irkçılık üstüne baraj kurulamayan bir nehir gibiydi durdurulamıyordu.

Bir sigara yaktı.

Babasına, yaşadığı yalnızlık nedeniyle çektiği acılardan şikayetçi olduğu bir gün, “Yalnız insan yalnız olduğu için, kalabalıkla yaşayan kalabalıkla birlikte bulunmak zorunda olduğu için acı çekecektir. Acı insanın yeryüzündeki varlığının bir nedenidir. Başlangıcında acı verir  kendisini doğurana ve ölürken de çevresine acı saçar. Acı sürekli, sevinç geçicidir. Acı geliştirir, olgunlaştırır, sevinç hayatı sevdirir, hayata bağlar insanı...” söylemini yanına alıp, daha çok gelişip, olgunlaşmak için eve gitmek için insanların arasına karıştı.

Erdem Buyrukçu
Gerçekedebiyat.com