Fragmanlar

 

I

İlk not: Buradaki “ben” bir başkasıdır.

İnsanlar nasıl sınıflanır? Hammaddeler ve kraliçeler şeklinde ikiye mi?Nasıl olur da aynı anda bir başkası oluverir insan, “gerçekten inanılması güç” diye bir şey yok bu çağda ama yine de gerçekten inanılması güç.

Ve bir diğeri:

Dostoyevski’yle birlikte 200 yıl geçti.

Ya da Dostoyevski’yle 200 yılı devirdik. Hangisi?

İlki Dostoyevski’yle geçen zorunlu ve sıkıcı bir 200 yıl olur ki insan yaşadığı her andan nefret eder.

Eğer ikincisiyse sizin için hayat çok güzel demektir. Gururla anlatacağınız bir 200 yılınız olur, çünkü bu güzelliğin parıltısında gözleriniz kamaşır. Hayatınızın belki yüzde 1’ine bile tekabül etmeyen bu anlar bütün hayatınız oluverir birden.

Çünkü göz sınırlıdır, bilinç yalnız önünden geçeni bilir. Oysa hareket bundan daha fazlasıdır.

İki yüzyılda nereye geldi insan kahramanı, Raskolnikov’a mı dönüştü yoksa Oblomov’a mı?

Pazar günü seçim olsa kime oy verirsiniz Rasko’ya mı, Oblomov’a mı, Marmeladov’a mı yoksa diğer kısmında yer alan Rimbaud’a ve seçeneklerin hiçbirinde olmayan, barajı geçmesi de pek mümkün olmayan bizim miskin Yunus’a mı?Ya Dante neresinde olurdu bu işin?Seçimleri adil bir şekilkde yönetme görevi düşerdi ona. Ne de olsa Romalı!

Ya Rasko’dan sonra?

“Yel değirmenleri”nin üzerine koşmayı bıraktık anlıyorum, mitralyözlere de avlanmıyoruz artık onu da anlıyorum, peki ya balta?Madem Raskolnikov’a dönüştük kimin başını uçurup, boğulacağız kanlı yalnızlıklar içinde? Üstelik bunu yaparken vicdana teslim olup, penance ya da kefaret denilen, yani dünyada işlenen günahın bedelinin dünyada ödemek var mı artık?

Kalabalıkları sevmeyen bir anti kahramana dönüşmek hep bu kadar sorgusuzdu.

Yüksek tavanları boşvermek, gümüş şamdanları çalmaya yeltenmemek için çatı katlarında kalmak. Gençliğin heveslerine rağmen yoksul kıyafetler giymek, her şeyi reddetmenin bir tezahüründen başka bir şey değildi.

Mekânsızlık, sınırsızlık demek bir yerde.

Ne diyordu Marmeladov:

“Anlıyor musunuz, anlıyor musunuz sayın bayım, bir insanın artık gidebileceği hiçbir yerinin olmaması ne demektir, anlıyor musunuz?

Çünkü her insanın gidebileceği hiç değilse bir yerin olması gerekmez mi?”

“Hayır gerekmez!”

II

“Kim çalacak evimin kapısını

Kapı açıktır girilir

Kapı kapalıdır korkulur

Kapının dışında atar yaşamın kalbi”

Kapının dışında atar Pierre Albert Birot’un kalbi. Artık kapının dışına çıkmasına gerek kalmayacak ama!

Her şey gibi mekânlar da siliniyor. Önce evler, mesela Türk evleri, ya da balkonlar, dışarıya açılan, hayatı içine alan ne varsa siliniyor.

Somut hayatın içindeki sınırsızlık alınıyor elimizden. Haklı çıktı Mayakovski, mermiler müze duvarlarında patladı, mermiler deldi kapının dışında atan yaşamın kalbini.

Yüksek tavanlar alçaldı önce, balkonlar kesildi atıldı, odalar küçüldü. Mesela birbirinin bakışını kesiyor, ufkunu karartıyor bu yeni evler. Genişliği kaldırıyor ortadan. Haklı çıktı Mayakovski insan çok ekonomik şimdi. Ama bilmedi Mayakovski fırtına kuşlarının rüzgârının bu evler yüzünden kesileceğini…

Bilse yine de sıkardı bu kurşunu eminim.

Mekânlar, sahteleşiyor, tıpkı porselen gülüşlerimiz, plastik bakışlarımız gibi. Yapay ışıkların altında, kutsal yazılımların eşliğinde sahteleşiyor.

Nasıl mı?

Mesela siz Anadolu’nun ücra bir yerindesiniz veya kutuplarda veya Sibirya’da sürgünde. Hiç önemli değil. Siz şu an Buckingham sarayında 5 çayında dedikodu yapabilirsiniz. Hem de İngiltere’ye gitmeden. Hiçbir engel yok buna artık.Alırsınız birkaç yüz dolara bir arka plan bir de o sahte yapay gözlüklerden tamamdır.

Soyut mekânların gerçek olacağına hiç inanmazdım. Gerçeklik duygusunu bu kadar yitireceğime de inanmazdım. Mekânlar, uğruna yüzbinlerin kanına girilen mekânlar, her bir duvarına kan ter dökülen mekânlar….

Artık bilginin çokluğu gezmekle ölçülmeyecek.

Şiirin temsil ettiği o mutlak gerçek karışacak günahlara!

Öyleyse kimdir günahkâr. Neo bir anti kahraman dönüşen kimdir? Ruhunu şeytana veren Faust değilse Candide’nin kafasını uçuracak yerde, yaşlı kocakarıyı öldüren Rasko değilse, Robinson Crusoe mu?

Vicdan ne kadar zorbalığa karşı?

Zorbalığı kaldırmayan vicdanı nedeniyle dünyayı terk eden Zweig tanıştırdı beni Castellio ile. Sonra Bruno ve diğerleri…

Kim günhakar, işkence aletleri geliştiren, atom bombaları üreten yaratıcı akıl mı?

Madem ki gerçekle sahte bu kadar yakın birbirine, mutlak gerçeği temsil eden şiir bundan sırtlan payını almalıdır.Şiir kendisini yaratan her şeye kefaretini ödemelidir. Şiire için mutlak gerçeğin yıkılışı Wall Street’in yıkılışı demektir.

İnsan için sözün intiharıdır.

Evet söz bitmiştir ve eylem ve devinim sözü yeniden diriltemeyecektir! Sözün olmadığı yerde eylemlilik ancak batmayı hızlandırır.

Buyruğu yerine geliyordu Yehova’nın!

III

Gılgamış’tan Bezos’a geldi insan. Kenan çobanlarından, uzaya… bu yolculuktan kalan tek bir şey var: Güdülme duygusu. Mutluluğun sırrını güdülmekte, cehalette sananların sayısı hiç de az değil. Kader var bir de, her şeyin üstünde tutulan kader. Parçalanması mümkün olmayan atom parçalarından oluşan kader. Cilveli ve cilvesiz diye ikiye ayrılıyorsa parçalanabilir demek ki.

Bir insanın tek başına mutlu olması utanılacak şey midir? Bir insan, her şeye muktedir bir insan bütün dünyaya, bütün kuzey rüzgârlarına neden karşı koyamayacakmış. Ne diye her gün, her saat sarmalanmalıymış. Bir insan, tek başına bir bütün olarak ama ne diye bu hayatın bütün güzelliklerini keşfedemeyecekmiş? Mümkünü yok. İnsan mutlu olma şeklinden dolayı utanmamalıdır artık.

“Dünyanın merkezinde insan var….

Dünyanın merkezinde “bencillik”

IV

Kenan Çobanları ve zavallı ağıtlar…. Nereden gelip nereye gider bu göç, bilinmez değil. Yığın yığın insan bir kaderi yenmek ya da bir kaderi kurtarmak uğruna aç, susuz, çıplak geçiyor çölleri.

Yalnız Musalar ve Kenan çobanları değil. Soğdlar, Asyalılar. Bu sefer Hunlar gibi dört nala değil, ağır ağır, deve çanlarını kaybetmeden, dalmadan gaflet uykusuna geliyorlar.

Ağıtlarıyla geliyorlar, bayramlarıyla, davullarıyla, silahlarıyla, nefretleriyle, bu dünyadan alacaklarıyla ve günahlarıyla geliyorlar.

Geceleriyle geliyorlar, çamurlarıyla, gizli mücevherleriyle, yoksulluklarıyla, meraklarıyla, gözleriyle, korkularıyla geliyorlar.

Yetmez hiçbir duvar.

“Mafsal yerinden oynadı

dünya kendine gelecek”

Hayır, “Mafsal yerinden oynadı

dünya tersine dönecek”

Gözen Esmer
Gerçekedebiyat.com