Etnik karmaşa ve suistimal

etnisite, kimlik, kişilik

1789 Fransız Devrimi ile birlikte milliyetçilik, ulus-ulusalcılık kavramları dünya sahnesindeki yerlerini alınca, hemen hemen her coğrafyada herkes, yorucu bir çabayla uluslaşmaya giden patika yollarda iz aramaya koyuldu. Başka bir deyişle ırk bilimciler, dilciler, hatta teologlar bile ortak kültür, ortak değerler vs. üzerinden soy sop araştırmaya, fosil, yazıt, tapınak ve mağaralardan atalarının izini bulmaya çalıştılar.

Bu öylesine hummalı bir çalışma oldu ki bugün dahi etkisini yitirmeden devam ediyor ve köken piramidinin her taşından soyu kutsayan embriyolojik nüveler arayacak kadar çığırından çıkmış durumda…

Konu bilimsellikten uzak, birilerinin çıkarları doğrultusunda kullanabileceği enstrümana dönüştü. Günlük hayatta ise siyasilerin, ırkçıların, etnisite temelli ideologların elinde aşağıya sıraladığım bakış açılarının oluşmasına neden oldu:

  1. Egemen konumdaki millet üstündür, ötekisi aşağıdadır.
  2. Aynı şekilde zayıf gruplar, çocuklar ve kadınlar da aşağıdadır ve alt konumdakinin baskı altında tutulması gerekir. Gelişmelerine yavaş yavaş izin verilmeli, maymunsu özelliklerinden sıyrılıp yükselmeleri engellenmelidir veya şekillendirilerek bütünün parçası yapılmalıdırlar. (Tanık olduğumuz kadarıyla milliyet, milliyetçilik ideolojisi eril ve ayrıştırıcı yüzünü daha ilk günden göstermiş, ruha ve akla, bedene dahi eril özellikler kazandırmıştır.)
  3. İktidar ya da egemen grup dışında herkes potansiyel tehlikedir ve çatışma asla göz ardı edilmemelidir.
  4. Alt grupların, dağlıların ya da tropik halkların gelişmesi sınırlıdır. Dolayısıyla yönetim terk edilemez, gelecek belirsizliğe bırakılamaz.  

Ve ne gariptir ki yukarıdaki ırkçı bakış açıları yüzyıl önce Avrupa’nın zihin yapısını inşa edenlerden biri tarafından (Benjamin Kidd) yenilenme teorisi olarak şöyle formüle edilmişti:  “…Biz ırkların evrim tarihindeki  aşamasından, çok geri aşamadaki halklardan söz ediyoruz. Bu nedenle tropikal bölgeler yerliler tarafından asla geliştirilemez…” (B. Kidd’e göre yerliler kendini yönetmekten aciz ırktır ve yetişkin bir yerlinin zeka düzeyi beyaz bir çocuğun zekası düzeyindedir.)

MİLLİYETÇİLİK

Milliyetçilik basit ve sığ bir ideolojidir. Ayrıştırıcı, kışkırtıcı niteliğe sahiptir ve umut verici değildir. Sömürge amaçlı emperyal yayılmacılar tarafından birinci sırada kullanılır, çünkü milli ve dini duyguları kamçılamak insanlığın evrimi aşamasında her zaman önde olmuştur. Dışarıdan bakıldığında aktif gibi görünür ama aslında pasiftir. Pasif yöntemleri yeğler…

Sözgelimi ulus-milliyet duygularıyla sarmal biri, kahramanı ya da taptığı değerler için kendini yüksekten aşağıya tereddütsüz şekilde ölüme bırakabilir.  (Ölümün her koşulda pasif nitelik taşıdığını belirtelim)  Mantık çok defa yerini coşkun duygulara bırakır. Ürkeklik, düzeni düzensizliğe üstün kılar, çünkü sürekli bir korku iklimi egemendir. (İktidarı kaybetme, elindekinden olma, yok olma vs. gibi…) Böyle olunca da daha bağnaz, daha tutucu, daha ayrıştırıcı, değişmez alışkanlıklar, adetler, inanç ve düşünce tarzları benimsenir.

Hemen hemen hepimiz ilkokul sıralarındaki çocukluğumuzu anımsarız. Çalınan bir marştan, duygularımızı kabartan bir kahramanlık menkıbesinden etkilendiğimiz geçiş dönemlerimiz çok olmuştur. Göğsümüz kabarmış, gözlerimiz yaşarmıştır… İşte bu kaba milliyetçiliğin ilk evresidir ve gelişim bakımından ilkel davranışlarımıza denk düşen ilk işarettir. İşin feci yanı bir ezgi, türkü, bir ağıt veya destan ile çığlıklar saçan kişilikler de ortaya çıkarabiliyor. Ruhu okşayan milli bir sözden, slogandan etkilenip şoven bakış açıları geliştiren sayısız gruplar sayabilirim size.

Herkes geçmişini bilme hakkına sahiptir. Herkes atalarıyla onur duymak ister ama üstün ırk, üstün millet gibi nazist hezeyanlarla güne başlamak, ayrıştırıcı ve kışkırtıcı, güvensiz ve kompleksli bir yapıyı ısrarla sürdürmenin karşılığı doğada yoktur. Doğa bizi tür olarak tanır… Hepimiz insan türü olarak dünyaya gözlerimizi açıyoruz ama gelin görün ki birdenbire kendimizi bir anda herhangi bir grup, millet, din veya öbek adıyla yaftalanmış buluyoruz.

KİMLİK ve ETNİSİTE SAPLANTISI

Kimlik veya etnisite saplantısı, sorunlu ve hastalıklı kişi ve gruplar yaratır. Alt-üst, ileri-geri, kusurlu-kusursuz gibi ayrışmalar oluşturur. Üstünlük iddiasındaki bir savunucu, çok zaman yaşadığı yetersizlik, beceri ve yetenek eksikliğine rağmen kaba ve öğretilmiş kompleksle grubunu yüksekte, diğerini aşağıda görür. Sözgelimi kuzeyli güneyli gibi… Kuzeyliler çok, güneyliler az akıllıdır… Kuzeyli gelişmiş bir kafatasına sahipken güneyli kaba bir burun ve sakaldan ibarettir… Kuzeyli uygar, barışsever ve demokrasi aşığı sayılırken, güneyli garip bir şekilde vahşidir… Herhangi bir dağlının estetik duyguları pek fazla gelişmiş değildir; renklerin genel olarak parlak olanından hoşlanır ve bu da çok zaman kırmızıdır.

Yukarıdaki saplantıların listesi uzayabilir ama sorun burada değildir. Bu tür bayat öyküler ve bakış açıları her yerde görülür. Çünkü milliyetçilik, milliyet, ulus ve etnisitenin kaynak noktası ırk ve ırkçılıktır. Başka bir şekilde söylersek, sözü edilen kavramlar ırk temelli türevlerdir. Ve bu türevlerden birini benimsemiş biri, yaşamının bütününde ya da geri kalan kısmında önce körelir, sonra boyun eğer, sonra özerkliğini ve olgunluğunu yitirir ve zaman içinde ne kendi başına düşünebilir ne de efendisiz yapabilir hale gelir. Kendiyle iletişimini kaybeder, gerçek olmaktan çıkar ve otomat niteliğine bürünür.

BİREY OLMAK

Birey olmak, birey bilincine sahip olabilmek adına ileriyi görmek zorundayız.

Yabancılaşma, yalnızlık ve bu ikiliyi tamamlayan anlamsızlık kader değildir. Alışılmış ön yargıları kırmak zordur ama bizler biliyoruz ki yayılmacıların üzerinde koşturdukları tahtlar mutlak şekilde kırılacaktır ve gelişmenin ilkesi gereği yeni formlar, yeni keşifler olacaktır.

Yenilenme devam edecek, herkes birinin bir diğerinden üstün olmadığını, yaşamın içindeki her bireyin özel bir öneme, özel bir göreve sahip olduğunu öğrenecek ve bizler de beyinlerinin ancak üçte birini kullanan mankurtlar olmayı bırakarak, zihinsel yetenekleriyle harika işler çıkaran Yunus Emre ve Galileo’yu okumaya devam edeceğiz.

Haydar Uzunyayla
Gerçekedebiyat.com