Edebiyatta esinlenme ve aşırma

Edebiyat, esin, aşırma

ÇEK DİLİNİ!

Birer öykü yazmalarını istemişti öğretmen; dil konulu. Okurken bir tümcesini çizdi. Yerine bir şeyler yazdı. “Şöyle olsa…” “Olmaz!” dedi öğrenci. “Tümcen bozuktu” dedi öğretmen, “üstelik yazdığımı okumadın bile.” “Ama o senin dilin” dedi öğrenci. (ÇATLAK NAR kitabımdan)

Bilim ve edebiyatta aşırma, başka deyişlerle intihal, (ç)alma, tartışmasız hırsızlık, suç ve etik (ahlak) dışı sayılırken, her alanda, eski dilde iham (alma) denen esin(lenme), özüne uygun kullanıldığında olağan ama sınırları belirsiz olduğunda(n) tartışmalı bir eylem olarak değerlendirilir. Edebiyatta esinlenme, “etkilenme” olarak olağan hatta kaçınılmazdır.

Edebiyatçıların çok okumasının şart olması bu bağlamdadır. Doğru esinlenme veya etki fiziksel değil, kimyasaldır; bu durumda daha önce yazılanlar yazılacakların mayası sayılabilir. Bu nedenle örneğin iyi öykü ve şiiri, “öykü veya şiir yazdıran” olarak tanımlayanlar vardır. Esin ve etki çoğu zaman ayırdında bile olmadan yazanın metnine sızar. İşlenen konu ve/ya izlek de aynı olabilir. Böylesi, “aşırma” (intihal) sayılamaz.

Eskiden özellikle şiirde yaygın uygulanan nazireler örnektir. Firdevsi’nin Şehnamesi, Sofokles’in Kral Oidipus’unun “tersten okunuşu” sayılsa da “ana fikir” olarak aynı. Ayrıca Firdevsi’nin başka “esin kaynaklarından” da yararlandığı öne sürülmektedir.

Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın’ı ise her ikisinden “esinlenilmiş” kanımca başarısız bir uyarlama. Aşağıda başka örneklere değineceğim.  

Doğrudan ve dolaylı hırsızlık, insanlık tarihi denli eskidir, hiç değişmeyen özü ise sömürü, başkalarının emeğini çalmak, el koymak ve haksız ün ve/ya kazanç sağlamaktır. Dostoyevski, Budala romanında “…bir şey sorabilir miyim size prens, dünyada hırsız olmayanlardan çok hırsız olduğunu, bir kez olsun çalmayan dürüst bir insanın olmadığını düşünürken yanılıyor muyum?” diye sordurarak bu yaygın ve süreğen soruna değinmesi boşuna değildir.

Yüzyıllardır (açık) hırsızlık, günah, suç sayılıp cezalandırılır ve kınanırken, çok daha yaygın olan ve günümüzde daha bir çeşitlenip karmaşıklaşan, dolaylı, örtük, gizli hırsızlık bunun dışında bırakılmış hatta yer yer yasalarla meşrulaştırılıp korunmuş, özendirilmiştir.

Ulusal ve uluslararası alanda yaygın olan bilim, teknoloji ve sanayi hırsızlığı, sanat, edebiyat alanında da ola gelmiştir. Bir ayrımla ki, plastik sanatlar alanında ürünün kendisinin tümüyle veya bir bölümüyle çalınması veya taklit edilmesi, sahtelerinin üretilmesi söz konusudur.

Sanatseverlikle değil para hırsıyla yapılan bu çalma türü konumuz dışı, bayağı hırsızlıktır.

Bunların ünlü marka ürünleri gibi benzeri (taklidi) yapılabilir, özgün sanılmadığı ve hakiki diye yutturulmadığı sürece değeri ana üründen çok daha düşük olacaktır.

Yine de taklit, yetenek ve emek içerdiği için “aşırma” (intihal) dan daha masum sayılabilir. Mimaride proje, müzikte nota, giyim ve takıda model hırsızlığı da unutulmamalı.

Bilim, edebiyat, müzik gibi alanlarda ise “intihalciler” içeridendir, herkesten çok “bilim insanı”, edebiyatsever ve müzikseverdirler; “kibar hırsızlardır” ve bazen geldikleri toplumsal konum nedeniyle ünlü, saygın, hatta dokunulmazdırlar. O noktadan sonra sistem de onları destekler ve korur, bu da ardıllarını özendirir ve “çürüme zinciri” yeni halkaların eklemlenmesiyle uzar gider.

Edebiyattaki “alıntı”nın “çalıntıya” dönüşmesi diğer alanlardan daha kolay ve olasıdır. İlk adım, kaynak göstermeden alıntı yaparak kendine mal etmek, sonrası, alıntıda ölçüyü kaçırmak, (ç)alıntıyı işlemeden, geliştirmeden olduğu gibi sahiplenmek, bazı sözcük oynamalarıyla bir metni kendi imzasıyla yayımlamak, özellikle çeviri metinleri, yapıtları “aslına uygun” biçimde kendi ürünüymüş gibi okura sunmak, aslında piyasaya sürüp haksız kazanç sağlamak…

Bunun gibi, çevrilmiş bir yapıtta bazı sözcük, tümce oynamalarıyla ve uydurma bir çevirmen adıyla yayımlamak, böylece çevirmenin emeğini çalmak. Özellikle, ölümleri üzerinden yasal süre geçen ünlü yazarların, şairlerin teliften düşen yapıtları, neredeyse tüm yayınevlerince basılırken bu yöntemin uygulandığı ve daha önce çevirisini yapanların haklarının yendiği savı yaygındır.

Örnekler verilerek aşırma (intihal) ile suçlanan ünlü, ödüllü pek çok yazarlar ve çeviri hırsızlığı yaptığı öne sürülen yayıncılar hep vardır.

Yaygın olarak uygulanan, alıntı ve göndermelerle oluşturulan “Metinlerarasılık” konusunda Tahir Abacı şöyle demektedir: Metinlerarasılık. Etki, alıntı, çalıntı, tip anonimleştirme, polemik ne varsa, hepsini doldur torbaya gitsin. En çok da hırsızlar sevdi bu kavramı, çalıntılarına sözüm ona "meşruiyet" sağladığını sandıkları için.” (Kanımca her metinlerarası işlem böyle bir suçlamayı hak etmez. A. G.)

Birbirinden ve geçmişten gelen ortak birikimlerden esinlenmek ve öğrenmek, başından beri insanların yaptığı, yararlı ve ilerlemeye, gelişmeye katkısı olan edimlerdendir.

Nasıl ki birçok bilim insanı aynı alana (örneğin Covid-19 aşısını bulmaya) yoğunlaşır, yarışırlar ve iki ya da daha fazlası farklı yöntemle aynı anda geliştirirlerse, aynı izlekte birçok yazar da kendi dili, anlatımı, biçemi, kurgusuyla özgün yapıt sunabilir.

Biraz daraltarak konuyu sürdürürsek, sanat ve edebiyatta herkesin kullanımına açık, ortak esin kaynakları ve konular/izlekler vardır: doğa, doğum, yaşam, aşk, varoluş, hastalıklar, ölüm, savaş, doğal afetler… gibi. Bunlar ve benzeri ortak konuları işlemek herkesin doğal hakkıdır.

Diyelim ki, aynı kadının, örneğin Hz. Meryem’in resmini, Venüs’ün heykelini, yağmurun müziğini yapmak, deniz dibi belgeseli, savaş filmi, çiçek fotoğrafları çekmek…

Bu alanda aşırmak, günümüzün teknik olanaklarını kullanarak sanal ortamda olanaklı ama anlamsız, gerçekte ise olanaksızdır.

Bunun gibi aynı konu ya da izlek kullanılarak roman, öykü, şiir, deneme, oyun… yazılabilir. Bunlar işin “ne” yanına düşer ki, bazıları esinlenme de olabilir ama “aşırma” sayılamaz. İşin diğer yanı olan “nasıl” ise, ortak olandan ayıran ve özgün olandır; edebiyatta dil, anlatım ve biçem (üslup) diye söz edilendir. Biçim ve kurgu da bu alandadır.

Bunlar, her yazarın, şairin kendine özgü yeteneklerini, bilgisini, yaşanmışlıklarını, gözlemlerini, algısını, düş gücünü, yaratıcılığını… zaman ve emek harcayarak, özgün dili, anlatımı, biçemi ve kurgusuyla yansıtması, kâğıda, kitaba dökmesi, ortaya bir yapıt koymasıdır.

Kısaca “ne” (konu, izlek) herkesin seçimine ve kullanımına açık alanlardan oluşurken ve esinlenmeye açıkken, “nasıl” kişiseldir, bir tür “meslek sırrı”dır ve ölçülü alıntılar dışında başkalarının kullanımına kapalıdır; alıntıyı aşan (ç)almalar, aşırmadır, intihaldir, hırsızlıktır; suç olduğu gibi ayıptır da…

Asıl değinmek istediğim “esin(lenme)” konusuna dönersek, esinlendiğim bir yazıdan birkaç “alıntı” yapacağım; sınırı aşmadığımı ve “çalıntı” yapmadığımı umarak…

Cumhuriyet Kitap Eki’nde (23 Aralık 2021, Sayı: 1662) Cevat Çapan, Ernest Hemingway’ı konu ettiği yazısında, Çehov’dan söz ettiğinde sözü Raymond Carver’a getirdiğini, Carver için “Çehovvari öyküye yeni açılımlar getirmiştir” demeyi uygun gördüğünü belirtiyor.

Çapan şöyle yazıyor: Ferit Edgü okuyorsam Demir Özlü’yü hatırlarım, Bilge Karasu’da geziniyorsam Vüs’at O. Bener mutlaka yanı başımdadır. (…) Ernest Hemingway dendiğinde bizim Tarık Dursun K. İle William Saroyan’ı yan yana getiririm. (…) ‘Lüzumsuz Adam’ biraz Sait Faik’tir.”

Bunlar ne intihal savı ne de esinlenme anıştırması, tersine, yazarlar arasında izlek, anlatım (biçim, biçem) anlayış, kurgu… gibi alanlarda benzerlikler olabileceğinin imlenmesidir. Bence sınırlı alıntı ve başka yazılara yerinde göndermeler de edebiyatta gerekli, açılım ve boyut katıcı, varsıllaştırıcı işlemlerdendir.

Bunları da esinlenmeyi de aşan, yine de aşırma kapsamında değerlendirilemeyecek uygulamalar da var. Örneğin ölümsüz yapıtlardan “Deliliğe Övgü”nün yazarı Erasmus’un, kitabını evinde yazdığı dostu Thomas More’un kişiliğinden esinlendiği ve deli/dahi sınır çizgisinin öte yanında onu anlattığı, delilik kavramını soyadından türettiği bilinmektedir.

William Golding’in önemli yapıtı “Sineklerin Tanrısı”, R.M. Ballantyne’ın “Mercan Adası” kitabının bir uyarlaması olarak görülmüş, Golding bu “esinlenmeyi” yalanlamaz, hatta iki roman kişisine Mercan Adası’ndaki çocukların adını verir. Ancak macerayı adeta tersine çevirir. Mercan Adası ne denli duygusal ve iyimser bir ütopya ise, Sineklerin Tanrısı o denli gerilimli ve acımasız şiddet yüklü ama ilgiyle, coşkuyla okunabilen bir distopyadır.

Anthony Burgess’in “Otomatik Portakal” ile Ken Kesey’in “Guguk Kuşu” kitapları arasında konu benzerliği açıktır. Öğrencilerin çılgın şiddeti ve onlarla savaşan öğretmenlerini konu eden, Türkçe “İnsan Değildiler” adlı film ile gençlerin başlarda uyguladıkları acımasızlık, bencillik ve şiddeti konu eden Otomatik Portakal arasında da benzerlik söz konusudur.

Bunların hiçbiri için aşırma iddiası yok, olamaz da. Esinlenmeden söz edilebilse de her biri kendi özgün dili, kurgusu, anlatımı ile özgün yapıtlardır, kendi tarihlerindeki yerleri de bunu kanıtlamaktadır. Bu ve benzeri yapıtlar esinlenme ile intihal arasındaki ayrıma da örnektir.

Bir bilimsel çalışmayı diline çevir(t)ip akademik kariyeri için tez olarak sunmak neyse, bir düşünsel ürünü, romanı, öyküyü, şiiri… aşırmak da odur. Çok bilinmez ama, bu ülkede, başbakan eşi bir “iş adamı”, Amerikalı ünlü yazar Dale Carnegie’nin kitaplarını “kendi eseri olarak” Türkçe bastırıp “kişisel gelişim serisi” olarak yayımlatmıştı!

Son söz: Aşırma, başkasının düşüncesini, emeğini ama özellikle dilini çalmaktır!

(Deliler Teknesi Sayı 92)

 

Ali Günay
Gerçekedebiyat.com