Düzenin sağı solu ve biz

Düzenin sağı solu ve biz

Atilla Özsever, Duvar adlı internet sitesinde “Sosyalist Sol Ne Yapmalı?” başlığıyla yayımlanan yazısında, kendince, önce Altılı Masa’nın ideolojik-politik yanlışlarını sıraladı, sonrasında iki diğer muhalif blok için (Emek ve Özgürlük İttifakı - Sosyalist Güç Birliği) şöyle bir tespit yaptı: “Her iki oluşumda da, emeğin talepleri ağırlıklı bulunuyor. Ancak önemli olan bu talepleri, daha somuta indirgeyerek emekçi kitlelerle buluşturmak, sahada bilfiil örgütlü çalışma yapabilmektir.” Ve şunu ekledi: “Buradaki diğer önemli bir konu da, sosyalist solun bu talepleri bizzat örgütsel yapılarla, direnişteki işçilerle dayanışma içinde ortaya koyabilmesidir.”

Yazar, aynı mecradaki bir önceki yazısında da işçi sınıfının, ülkemizdeki başkanlık sistemine (biz AKP tipi başkanlık diyelim) ilişkin tutumuyla ilgili bilgiler aktarmıştı.

Şöyle:  “DİSK-AR’ın son araştırmasına göre, işçilerin ancak yüzde 45’i başkanlık sistemini olumsuz buluyor. İşçiler, başkanlık rejimi ile yaşadıkları sorunlar arasında doğrudan bir bağlantı kuramıyor. Siyasal ve sınıfsal bilinç düzeyleri düşük.”

Özsever’in yazısının devamında, işçilerin sınıfsal aidiyetlerinin farkında olmadıklarıyla ilgili veriler de var. Metin şöyle bağlanmış: “Tüm bu olgu ve bulgular, işçilerin başkanlık sistemine bakışı, sendikalar ve muhalif siyasi partiler tarafından iyice değerlendirilmelidir. İşçilerin siyasal ve sınıf bilincinin yükseltilmesi, sol, sosyalist partilerle mücadeleci sendikalar açısından ciddi biçimde ele alınmalı, 2023 seçimleri için özenli bir çalışma yürütülmelidir.”

Güzel ama her ikisi de nitelikli yazılarda doğru ve yanlış tespitler iç içe. Bu yüzden sonuç kısmı ister istemez hatalı.

Şuradan başlayalım: Ülkemizde işçilerin ve daha genel olarak ücretli çalışanların, emeklilerin yaşadıkları sorunların kaynağı, doğrudan başkanlık sistemi değil.

Dünyada örneği olmayan bu tuhaf sistem, öncelikle AKP’nin 2015 sonrası politik manevra alanının daralmasıyla ilgili.

Zira AKP, ilk üç döneminde tek başına iktidar olabilecek gücü 7 Haziran seçimlerinde kaybetti. Öte yandan, demokratikleşme vb. lafızlarla iktidarca kendisine alan açılan legal Kürt siyasetinin, AKP-PKK pazarlığının çizdiği sınırlara hapsolmayıp Tayyip Erdoğan’a yönelik “Seni başkan yaptırtmayacağız” düzlemine gelmesi; ayrıca, paralel yürünen yılların sonunda Fethullahçı çeteyle yolların ayrılması, hatta işin darbe teşebbüsüne kadar varması, AKP’yi zora soktu. Kemalistler, ulusalcılar, sosyalistler, Aleviler, Kürtler, milliyetçiler, hatta bir kısım muhafazakârla bile aynı anda kavgalı olan AKP’nin bir kez daha sadece kendi tabanına dayanarak seçim kazanma şansı ortadan kalktı.

Burada işte, AKP, iktidarlardan bağımsız geleneksel devlet politikasına, yani Kürt sorunuyla ilgili güvenlikçi yaklaşıma mecburen sarılmak zorunda kaldı.

Bugün, hâlâ ve hâlâ, MHP’nin, BBP’nin ve Vatan Partisi’nin neden AKP’nin yanında olduğunu, AKP’nin de neden bunlara kucak açtığını idrak edemeyenler var. Sebep budur.

Diğer husus ise, 2015 sonrası dünyadaki ve Türkiye’deki ekonomik dengelerdir. Cumhuriyet tarihi boyunca yapılan özelleştirmelerin %90’ı AKP dönemindedir. AKP, ülke kaynaklarını ve devletin iktisadî teşebbüslerini büyük sermayeye peşkeş çekti. Buradan elde ettiği gelirle, çok övünülen yolları, köprüleri, barajları yaptırdı. Kaynağı belirsiz dış girdiler ve dolaşıma sokulan sıcak parayla, yurtdışından bulunan kredilerle kendi meşrebince piyasayı canlı tuttu. Bu arada insanlar zaten tüketim ideolojisinin tutsağı olmuştu. Herkes parası olsa da olmasa da alıp vermeye devam ediyordu… Ancak 2015 sonrası işler değişti.

Ucuz emekle var edilen ihracat modeli, TL’nin değerliliği nedeniyle tıkanmaya başlıyor; ayrıca turizm, inşaat üzerinden büyütülen hizmet sektörü, mecburen, daralıyordu. Paradigma değişmek zorundaydı ve Osmanlı’da olduğu gibi AKP’de de oyun bitmezdi. İktidar sahipleri bu kez de altının, dövizin hızla yükselmesini fırsat bilecekler; salgının da etkisiyle pek çok ülkede çarklar durmuşken, TL’yi devalüe ederek, enflasyonun, hayat pahalığının artmasına aldırmadan ihracatı fazlalaştırmaya çalışacaklardı. Bu yeni dönemde de, zaten cılız olan muhalefetin hiç olmaması lazımdı.

Nitekim AKP’nin genel başkanının, iki yıl süren anlamsız OHAL sürecinde ve üçüncü yılına yaklaşan salgın döneminde, işçi eylemlerine, grevlerine nasıl izin vermediklerini övüne övüne anlatması her şeyi özetliyor.

Yani, başkanlık sistemine geçildiği için işler kötüye gitmedi; işler kötüye gideceği için, buna uygun politik düzen arayışları neticesinde başkanlık sistemi halka dayatıldı.

Özsever, Altılı Masa’yı eleştiriyor ama bu konuda onların tezini tekrarlamış oluyor. Tek sorun tek adamlık. Tek çareyse parlamenter sistem. Altı partiyi bir araya getiren bu saçma tez, maalesef, Altılı Masa dışındaki muhalefeti de hayli etkilemiş görünüyor. Bu yüzden de AKP’ye karşı etkili, nitelikli bir mücadele hattı örmek giderek zorlaşıyor.

Yazarın iyi niyetinden zerrece şüphe duymuyoruz ama sosyalistlere ve onlara sunduğu önerilere bakınca da yanlışlar görüyoruz. Bir; evet, adı geçen iki ittifaktaki partiler emek, emekçi, sol… sözcüklerini ağızlarından düşürmüyor, yazılarından eksik etmiyorlar fakat bu hiçbir şeyin göstergesi değil.

HDP’yle ittifak yapılabilir, kimse hiçbir partiye bu konuda rezerv koyamaz ama HDP’nin kanatları altında siyaset yapanların sol söylemlerinin maalesef toplumda bir karşılığı yok. Gençler başta olmak üzere bazı kesimlerden, büyük şehirlerde birkaç vekil çıkartmak için yeterli oyu bu sayede alabilirsiniz ama işçi sınıfı adına politika yapmak, daha başka bir şeydir.

İşçiler, Kürtler, LGBT bireyler… diye başlayıp, sosyal medyada ilgi çekecek cümleler düzmek kolaydır ama kategorik olarak yan yana anılamayacak grupları peş peşe sıralamak tutarsızlıktır. Tüm kimlikler önemli, değerlidir ama kimliklerle sınıf eşitlenemez. Sınıf siyaseti yaparsanız ve güçlenirseniz; kimliklere de ancak o zaman layıkıyla sahip çıkabilirsiniz. İşçiler içinde, arasında örgütlenebilir, onlar için bir odak yaratabilirseniz işçilere o kimliklerin önemini ancak o zaman anlatabilirsiniz. Ama işte konu da bu…

Gerçekten sınıfla hemhal olmak, kaynaşmak isteyen sol yapılar mı bu HDP’nin müttefiki partiler?

Diğer oluşum, yani Sosyalist Güç Birliği; bunlar için ne söylenebilir? Evet, buradaki dört yapı, az evvelki bahiste, aşağı yukarı bizimle aynı şeyleri söylüyor; fakat mesele sadece bunları söylemek mi? İddiaları temellendirmek de gerekir.

Sosyalist bir partinin hedefi işçileri örgütlemek, onları politik mücadeleye dâhil etmektir. Bu ise kuru lakırdıyla olacak iş değil. İşçilerin yaşam koşullarından, onların kültüründen, hayat gailelerinden bihaber bir aydın-akademisyen-öğrenci toplamından ibaret bu partiler ve ittifakları, bu “elitist” yapılarıyla ancak ve ancak Zülâl Kalkandelen’i örgütlerler. Ötesini yapamazlar.

CHP’nin anlamsız politik manevralarına, giderek sağa kaymasına kızıp küsecek kentli orta sınıfları tavlamak için sabahtan akşama kadar laiklik, cumhuriyet diye konuşmanın kime ne faydası var?

Bu sayede alacakları birkaç yüz bin oyla övünecek kadar geri bir noktada olan bu ittifak bileşenleri, asıl hedef kitlelerinin sağ partilerin seçmeni olduğunu, onları örgütlemeleri gerektiğini görmezden gelerek, siyaset falan yapmıyor, sadece tarihsel sorumluluklarından kaçıyorlar.

Bir kez daha not etmiş olalım: Tarihin en devrimci sınıfı hâlâ işçi sınıfı.

Dünyayı felakete sürükleyen kapitalizmden kurtulmamızın biricik yolu da devrim ve sosyalizm.

Ama bu, kendiliğinden olmayacak. Proletaryaya devrimci bir özne, daha önemlisi devrimin öznesi olduğunu anlatacak devrimcilere ihtiyaç var. Düzenin nimetlerini elinin tersiyle iten, ülke ve insan sevgisiyle dolu, fedakâr, özverili, cesur devrimcilere…

Evet 2023 yaklaşıyor, evet kritik bir kavşaktayız ama her şey seçimlerden ibaret değil.

Bırakalım müesses nizamın sahipleri, sağcıları ve maalesef bunun mütemmim cüzü solcular konuşup dursunlar.

Bize tek laf ettirmesinler. Biz kendi yolumuza bakalım. Onların vasatına teslim olmayalım.

Yeni bir ülkeyi, yeni bir solu nasıl var edebiliriz, buna kafa yoralım.

Alper Erdik
Gerçekedebiyat.com