Doğal olan barıştır

barış, savaş, 1 eylül

Ünlü İngiliz devlet adamı Winston Churchill’in yaptığı, geçerliliğini günümüzde de koruyan ve daha bir hayli zaman korumaya aday tanıma göre “barış, iki savaş arasındaki -yeni bir savaşa- hazırlık dönemidir.”

Bu tanım, barışın, karşıtı da olsa savaşla anılmaktan kurtulamadığını gösterdiği gibi, insanlığın geçmekte olduğu aşamanın trajikliğini de sergilemektedir. Gerçekten insanoğlunun yaşamında 21. yüzyılda bile savaş “esas olan” konumundadır. Barış ise savaşlar arasında sürekliliği olmayan bir mola, bir toparlanma, yeni bir savaşa hazırlık dönemi niteliğini korumaktadır. Ne yazık ki bu tanım ve açılımı gerçek durumu bire bir yansıtmaktadır. Günümüze değin çapı, yoğunluğu, süresi; karşı karşıya getirdiği insan sayısı, yol açtığı kayıplar değişmekle birlikte dünya hiç savaşsız kalmamıştır. Karşıtı bir deyişle bir an olsun insanlık barışın tüm dünyaya egemen olduğunu bugüne dek görememiş, rahat bir soluk alamamıştır. Bu acı hatta utanç verici durum insanın milyonlarca yıldır süren evriminin henüz istenen noktanın çok gerisinde olduğunu göstermektedir. İnsanlık evrimin hala ilkel sayılabilecek bir aşamasındadır ve insan olmak için aşması gereken çok uzun bir yol bulunmaktadır önünde.

DOĞAL OLAN BARIŞTIR

İnsanın -özellikli de olsa- doğadaki canlılardan “biri” ve doğanın bir parçası olduğu gerçeğinden yola çıkarsak “ideal insan”ın barışçı olması gerektiği sonucuna varırız. Çünkü doğanın dengesi ancak barış üzerinde sağlanabilir, yani “doğal denge” özünde barışçıdır. “Denge”nin kendisi zaten barışı içeren bir durumdur.

Ünlü Alman filozof Immanuel Kant “Sürekli Barış Üstüne Felsefi Bir Taslak” adlı çalışmasında buna “uyum” demekte, sürekli barış için yapılması gerekenin “barışın olanaklarını aramak ve gerçekleştirmek”, bunun için “bakılacak yerin doğanın işleyişi ve onun içindeki insanın konumunu anlamak” olduğunu belirtmektedir. Ona göre “doğa sürekli barışın garantisini verir; çünkü doğanın mekanik işleyişi hep bir uyuma yöneliktir.”

Peki, doğada insan dışındaki canlılar arasında çatışma, kavga yok mudur? Şöyle de sorabiliriz: doğal denge “büyüğün küçüğü, güçlünün zayıfı yutması” üzerine kurulu değil midir? İnsan doğanın bir parçası olduğuna göre savaş da bu kapsamda değerlendirilemez mi?

Kant “insanın doğa içindeki konumunun, tıpkı doğanın kendisinde olduğu gibi, hep bir uyuma gittiğine”, savaşın “doğal uyuma gidişin ilkesi” olduğuna ve doğanın savaşı, insanları bu doğal uyuma (yani sürekli barışa) zorlamanın aracı olarak kullandığına inanmaktadır.

Doğanın “uyum”u veya dengesi canlılar arası kavga ve çatışmaları; doğal evrim ayıklanmayı da içerir. Ancak gözden kaçırılmamalıdır ki çatışma, kavga bireyseldir; savaş değildir. Canlılar arasındaki, her birinin kendi yaşamını sürdürmesini amaçlayan çatışmalar ölümcül de olsa, bazılarının yok olmasıyla da sonuçlansa savaş değildir. Bu çatışmalar sürü halinde olsa bile!

Savaş ise insana özgüdür; örgütlü, planlı, programlı bir eylemdir. Ancak ve yalnız insanlar savaş için özel güç oluşturur, eğitir, silahlandırır ve savaşa hazır tutar. Yine, yalnızca insanlar savaş planları yapar; örgütlü ve bilinçli olarak bir başka insan topluluğuna, onu yok etme veya egemenliği altına alma amacıyla saldırır.

Öyleyse doğal uyum veya dengenin “sürekli barış”ın olmazsa olmaz koşulu olduğunu, savaşların bunu bozduğunu söyleyebiliriz. Ne acıdır ki, “us dışı” bir eylem olan savaş, “us sahibi” tek canlı olan insana özgüdür. Kant’a göre “bütün ahlaksal yasaların yüce mahkemesi olan akıl, savaşı hukuksal bir yol olarak kullanmayı şiddetle lanetler; barış halini de saltık (mutlak) bir yükümlülük olarak tanır.”

SAVAŞ ÖRGÜTLÜ BİR EYLEMDİR

Buraya kadarki saptamalar ışığında insan evriminin bir “doğaya uyum” süreci olduğunu; evriminin henüz geri bir aşamasında olan, doğadan korkmaya devam eden insanın doğayla ve bir parçası olarak kendi kendisiyle savaşmayı sürdürdüğünü söyleyebiliriz.

Doğa korkusunun, evriminin başlangıcında genlerine işlediği insan bu korkuyu yenebilmek için birbirine sığınmış, varlığını koruyup sürdürmek ve gücünü arttırmak amacıyla toplu yaşama ve çoğalmaya yönelmiştir. Bir arada yaşama ve çoğalma arzulanan güç ve güveni sağlarken istenmeyen bir sonuç da yaratmıştır: savaşların giderek daha büyük topluluklar arasında geçmesi ve buna bağlı olarak etkilenen insan sayısının aynı oranda artması, yıkımın giderek büyümesi. Kuşkusuz savaşlarda can kaybını ve yıkımı büyüten yalnızca savaşa katılan insan sayısındaki artış değildir. Sürekli gelişen teknolojinin, savaş araçlarının çeşitliliğini, etkinliğini ve kitlesel yok etme özelliklerini de aynı ölçüde arttırması savaş yıkımlarının da çapını geometrik olarak büyütmüştür, büyütmektedir. Bununla birlikte hedef olan nüfusun büyüklüğü, savaşlarda yitirilen can sayısının artmasında önemli bir etken olma özelliğini korumaktadır.

Bu bağlamda nüfus artışının yol açtığı tek sonuç bu değildir. Çoğalmaya paralel olarak insan topluluklarının örgütlenmesi klandan başlayarak çeşitli aşamalardan geçip büyüklü küçüklü uluslara uzanmış, günümüzde ulusları da aşan üst örgütlenmelere yönelmiştir. Bu uzun yol geçilirken artan nüfusu barındırıp besleyecek toprak gereksinimi topluluklar arası paylaşım savaşlarının başat nedeni olmuştur. Birbirinin topraklarına, yer altı ve üstü zenginliklerine, birikim ve değerlerine el koyma, ötekine egemen olup işgücü ve üretme yeteneklerini sömürme; geçmişteki bir yenilginin öcünü veya kaptırılan değerleri geri alma gibi nedenlerle insan toplulukları hep “savaş durumunda” yaşayagelmiştir.

Bireysel olarak, neredeyse her insan barışseverdir, barıştan yanadır ama yeryüzünde savaşlar hiç eksik olmaz. Bu çelişkinin kaynağında savaşın “örgütlü bir eylem” olması yatmaktadır. Toplulukların nüfus olarak büyüklüğü, devlet anlamında örgütlenme şekli, göreceli olarak gelişmişlik düzeyi, topluluk (veya ulus) çıkarlarının bireysel çıkarların önüne çıkarılması gibi nedenlerle savaş bireylerin iradesini aşan “örgütlü bir eylem” haline gelmiştir.

HAKLI “SAVAŞ” YOKTUR

Böyle bir sav ilk bakışta oldukça aykırı, hatta saçma gelebilir; “saldırganlığa, istilacılığa, işgale, sömürgeciliğe, emperyalizme… karşı savaşlar da mı haklı değildir?” diye sordurabilir. Bu saydıklarımız ve benzeri “karşı koyuşlar” savaş olarak nitelendirilirse eğer, o zaman “haklı savaşlar”dan söz etmek doğru olur elbette. Ancak bu durumda, savaşan tüm tarafların yalnızca “kendi savaşlarını” haklı göstermeye kalkışması ve neredeyse “tüm savaşlar haklıdır” dedirtecek bir kavram kargaşasına yol açılması da kaçınılmaz olacaktır. Bunu önlemek amacıyla “saldırıya uğrayan halkların ve/ya ulusların saldırgana karşı koyuşu, başkaldırısı, direnişi, bu kavramlarla ifade edilebilecek haklı eylemlerdir ve ‘savaş’ olarak nitelendirilmemelidir” demek yanlış olmaz düşüncesindeyim. Bağımsızlık ve özgürlük savaşımları, örneğin “Kurtuluş Savaşı” Avrupalı emperyalistlerin saldırı ve istilasına Anadolu halklarının “karşı koyuşu” olarak nitelendirilebilir ve haklıdır. Tıpkı Vietnam halkının Amerika Birleşik Devletleri’nin emperyalist işgaline direnişi gibi. Gerçek “savaş”, kendi içinde saldırıları ve karşı koyuşları içerse de sömürgeciler veya emperyalistler arası çıkar ve paylaşım çatışmalarının; egemenlik ve sömürü alanlarını genişletme ve bu alanları birbirlerinden kapma kavgalarının adıdır. Bu kapsamdaki savaşların genelde de tek tek taraflar bakımından da haklı sayılması olanaksızdır. Emperyalist paylaşım savaşlarının en çirkin yanlarından biri, paylaşılması için savaşılan alanlardaki halkların, egemenliği altında bulundukları emperyalist güçlerin saflarında savaşa sürülmeleri ve birbirlerine kırdırılmalarıdır. Bu tür savaşlar ezilen halklar bakımından özde bir değişikliğe, örneğin ulusal bağımsızlık ve özgürlük gibi sonuçlara yol açmadığı sürece ancak “sahibin belirlenmesi” savaşlarıdır. Hangi kılıfa sokulursa sokulsun egemen sınıfların kendi çıkarları için çıkardığı savaşlar da haklı olamaz ve kutsanamaz. Irkçı savaşlar, din ve mezhep savaşları “yüce ülküler” veya “kutsal amaçlar” gibi kılıflara sokulsa da özünde çıkar savaşlarıdır ve lanetlenecek haksız çatışmalardır.

Derecesi değişse de tüm savaşlar kirlidir. Zaten “temiz savaş” diye bir kavram yoktur.         

BARIŞ DA ÖRGÜTLÜ OLMALIDIR

Savaş örgütlü bir eylem olduğuna göre, sürekli barış ancak örgütlü çalışma, eylem ve etkinliklerle sağlanabilir. Bu saptamadan yola çıkarak savaşların önüne geçilmesi ve sürekli barışın sağlanmasında bireysel çabaların etkisi olamayacağı sonucu çıkarılmamalıdır. Ancak bireysel çaba ve girişimlerin etkisinin sınırlı olacağını söylemek yanlış olmaz. Açıktır ki savaşların önlenmesi ve kalıcı barışın yeryüzüne egemen kılınması gibi bir görev, bireysel çabaları aşan bir güç birliği, yaygın ve etkin bir örgütlenme gerektirir. Bu örgütlenme, barış hedefiyle uyumlu ve orantılı olmalıdır. İç barış ulusal, dünya barışı uluslararası ölçekte örgütlenmeyle olanaklıdır. Kuşkusuz bu örgütlenmeleri birbirinden bağımsız olarak düşünmemek gerekir. Ulusal örgütlenme olmadan uluslararası örgütlerin etkisinin sınırlı kalacağı, ulusal örgütlerin başka alanlardaki girişimlerinin “iç işlere karışma” gibi algılanacağı açıktır.

Kalıcı barış sağlamanın, savaş çıkarmaktan çok daha güç olduğu açıktır. Öncelikle savaşın, binlerce yıllık geçmişte topluluklar, halklar ve uluslar arasında yaşanan çatışma, birbirinden toprak kapma, birbirine egemen olma, ötekini ezme, sömürme… gibi ögelerden oluşan güçlü genleri vardır ve bu genler kuşaktan kuşağa aktarılmaktadır. İkinci olarak, savaşların altyapısı hep vardır. Bu altyapı, savaşın genleriyle birlikte savaş potansiyelini güçlü ve kalıcı kılmaktadır.  O halde barışın her insanda var olan ancak toplu yaşamın zayıflattığı genleri de güçlendirilmelidir. Kalıcı, sürekli barış için halklar, toplumlar ve uluslar arasındaki sorunların çözümünde savaş seçeneği adım adım alt sıralara geriletilmeli ve giderek seçenek olmaktan tümüyle çıkarılmalıdır. Bu da ancak uluslararası çapta örgütlenme, iş birliği, dayanışma; uzun soluklu, sürekli ve kararlı çaba ve de yüksek bilinçle olanaklıdır.

BARIŞ ve YAZIN

Yazın (edebiyat), tarihsel olarak -varlığını ve gelişimini- barışa borçludur; savaşları çokça konu edinse bile.

Evet, tarih boyunca aşktan sonra yazının en fazla işlediği konuların başında ne yazık ki savaş gelmektedir. Savaş ve yazının tarihsel köklerinde bir “birbirine dolanma, birbirini besleme” olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. Bu kuşkusuz öznel bir seçimin değil, nesnel koşulların sonucudur. Yazın, toplumsal yaşamın bir yansımasıdır ve yeniden şekillenmesinin mayalarından biridir. Başka bir söyleyişle yazın, toplumların tarihsel evrim sürecinden ve serüveninden bağımsız değildir ve karşılıklı etkileşim içinde süregelmiştir.

Bu bağlamda tarihin ilk(el) çağlarında filizlenen sözlü edebiyatın ağırlıklı konusu vahşi doğayla savaşım ve bu uğurda gösterilen yiğitlik, gözü peklik ve yararlılıktır. Değişik klan, kabile ve toplulukların birbirleriyle karşılaşmaları, sözgelimi av alanlarının veya toprağın paylaşımı; birbirinin mallarını, hayvanlarını hatta kadınlarını ele geçirme, birbirini köleleştirme… aralarında çatışmalara kaynaklık etmiştir. Gençleri yüreklendirmek, savaşçılığa özendirmek ve gelecek kuşakları “çekirdekten savaşçı” olarak yetiştirmek amacıyla bu çatışmalarda gösterilen (ve/ya gösterildiği düşlenen) kahramanlıklar sözlü edebiyatın konusu olmakla kalmamış, dilden dile dolaşırken abartılıp şişirilerek destanlaştırılmıştır. Bunun yanında bir topluluğun destanlaşan kahramanına başka toplulukların “el koyduğu”, kendine uygun ad, olay ve ortamla içselleştirdiği; kendi savaşçılarını yüreklendirmek ve düşmanları ürkütüp caydırmak amacıyla düşsel kahramanlar yaratıldığı anlaşılmaktadır. Yazıyla birlikte bu edebiyat türünün sürdürüldüğü, bu türden anlatıların kitabe ve tabletlere, papirüslere ve giderek el yazmalara döküldüğü görülmektedir.

Topluluklar arası çatışmalardan dünya savaşlarına dek alınan binlerce yıllık yolda insanlar birbirinin daha çok kanını dökmek, daha çok canını almak için savaş araçlarını, savaşma yetkinliklerini, bilgi ve becerilerini sürekli değiştirip geliştirirken “savaş edebiyatı” başlıca moral kaynaklarından biri olagelmiştir. Savaşlarda en az bir “karşı taraf” bulunduğu, her büyük utkunun karşı tarafında bir büyük yenilginin; her zafer coşkusunun karşı tarafında yenilmişliğin acı ve yıkımının bulunduğu unutulmamalıdır. Modern çağda savaşların kazananı yitireni yoktur; savaşlar, güçlü, zayıf; galip, mağlup ayırmadan tüm taraflara kan, ölüm, acı, gözyaşı ve yıkım getirmektedir.

Bu bağlamda çağdaş yazın yaşamın bir gerçeği olarak savaşları konu etmekten kaçınamaz, kaçınmamalıdır. Tersine insanlığın kanayan yarası, kitlesel acı kaynağı olan savaşlar üzerine yoğunlaşmalı, ancak, savaşı özendirici, kışkırtıcı, kutsayıcı yaklaşımlardan uzak durmalıdır. Bunun için geçerli ve yeterli nedenleri vardır yazının. Öncelikle, yazın ancak ve yalnızca barış ortamında gelişip yaşam bulabilir. Savaş ortamı yazının -ölüm değilse de- can çekişme ortamıdır. Bu ortam yazının barışta küllerinden yeniden doğmak için “malzeme toplama alanı” olsa bile, W. Churchill’in barış tanımına göndermede bulunarak diyebiliriz ki yazın yaşamı için savaş “iki barış arasındaki” ağır hastalık, hatta “bitkisel hayat” dönemidir.x

İkincisi, savaşın acımasızlığı, kabalığı, kirliliği, kısaca “insanlık dışılığı”, duyguların dili olan yazının estetik, etik ve hümanist yapısıyla bağdaşmaz; aralarında doğal bir “kan uyuşmazlığı” vardır.

Ölüm tarlalarında yetişmez yazın, yetişse de çiçek açmaz. Yazının yeşermesi, serpilip gelişmesi ve çiçeklenmesi için barış ortamına gereksinimi vardır.

Yazın, öz olarak barışçıdır, barışseverdir. Bir savaşı olacaksa eğer, bu “savaşla savaş” olmalıdır. Daha önce belirttiğimiz gibi barış bir “doğal denge’ye erişme”, bir “doğaya uyum” süreci ise, kendi yaşam ortamı da olan barışın sürekli ve kalıcı olması doğrultusunda “insanı ehlileştirmek” ve yeni insanı yaratmaya katkıda bulunmak yazının başat ödevlerinden ve işlevlerindendir demek yanlış olmaz.

Barış ve yazın birbirinden beslenir, birbirine hayat verir. “Hayatı daha yaşanası” kılmak ortak işlevlerindendir. Bu bağlamda “ortak düşman” olan savaşı yeryüzünden silmek ve barışı egemen kılmak yazın’ın ereklerinden biri olmalıdır.

Ali Günay
Gerçekedebiyat.com