Doğa bunun hesabını soracak

Birbirinize anlattığınız masalları, yutturmacaları bize anlatmayın. Espri yapacak durumda olsam “yemezler” derdim. Ne yazık ki tadım yok.

Bana kulak verin! Dinlerinizden, inançlarınızdan, hatta sizden çok önce de biz vardık, bu dünyada. Barış içinde bir arada…

"Orman kanunu uyguluyorsunuz; birbirinizi yiyorsunuz, büyük balık küçük balığı yutar” türü lakırdılar ettiğinizi duyar gibiyim. Düz mantıkla doğru! Ama dediğiniz anlamda değil. Biz birbirimizden besleniyoruz, birbirimizi tüketmiyoruz; birbirimize dönüşerek yaşamı sonsuza doğru devindiriyoruz; belki de dünya dönmeye başlayalı beri… Ya siz? Elbette tümünüz değil; yeryüzündeki, yeraltındaki, denizlerdeki hatta uzaydaki her şeyin sizin için yaratıldığı masalları anlatan ve buna inanan insanlar, sorum size: fosillerini bulduğunuz, küçük türler bir yana, yüz milyonlarca yıl önce yaşamış dev dinozorlar çağında neredeydiniz? Cennette mi? Başımıza bela olmak üzere, kovulup yeryüzüne fırlatılmamış mıydınız henüz?

İster evrim, ister yaratılış yoluyla evrenin oluştuğuna inanın her durumda sizden önce biz burada var idik. Demem o ki, biz sizin için yaratılmadık! Çok gerilere gitmeye gerek yok; sizin zaman ölçülerinizle birkaç yüz yıl önceye değin, belki birkaç avcı ve/ya yolunu şaşırmış gezgin dışında evimize insan ayağı basmamıştı. Şimdi istilacı barbarlar gibi, evimizi talan ediyor, kentten gelip ormandakini kovuyorsunuz. Evimiz derken dağlardan, özellikle ormanlardan söz ettiğimi biliyorsunuz.

Çok azınız dışında hepinizin evi vardır. Niçin? Yalnızca soğuktan, yağmurdan, kardan korunmak için mi? Evet, korunmak; kanımca, öncelikle birbirinizden ve vahşi dediğiniz orman komşularımızdan! Elbette bunun yanında başka tehlikelerden de. Kendinizi savunmak hakkınızdır, tamam. Peki, bit, pire, sinek gibi “haşereler” bir yana, evinize evciller dışında bir canlı girdiğinde nasıl karşılıyorsunuz? Örneğin bir fareyi, bir yılanı? Veya evinize yaklaşan bir ayıyı, kurdu? Öldürmeye, en azından uzak tutmaya çalışmıyor musunuz? Ö halde, en küçük bir çıkar için bizim evleri neden yakıp yıkıyorsunuz? Üstüne yetkilileriniz, -ölen insan yoksa- “can kaybı yok” diye açıklamalar yapmıyor mu, deliresimiz geliyor. Yani sizinki can da, bizimki patlıcan mı?   

Geçmişinizi en iyi siz biliyorsunuz: var olduğunuz andan başlayarak, korunmak, beslenmek, örtünmek gibi bencil duygularla hayvan avlamaya, bitkilerin tohumlarını,  köklerini, yapraklarını, çiçeklerini kemirmeye, ısınmak ve pişirmek için kesip gövdelerini yakmaya başladınız. On binlerce yıldır da bu sömürünüzü ve doğaya zararınızı artırarak, sorumsuzca ve acımasızca sürdürüyorsunuz.

Telaşlanmayın, amacım binlerce yıldır doğaya ve bize yaptıklarınızı sorgulamak değil. Zaten suçlarınızı, günahlarınızı yazmaya kalksam sayfalar yetmez. Bunların öcünü alacak gücümüz de yok. Son yıllarda saldırılarınız iyice arttı, varoluşumuzu tehdit etmeye başladı. Konut, yol, çıkar için bilerek veya özensizlikten, binlerce canlısıyla orman yakıyor, sizin dışınızda kimse için değer taşımayan madenler, taşlar, yakıtlar için ormanı yok ediyor, toprağı zehirliyorsunuz.  Soyu tükenen türler de giderek çoğalıyor. Doğayı tüketirseniz kendiniz de tükeneceksiniz; bunun bilincinde değil gibisiniz.

Hey insanlar! Her orman başlı başına bir dünyadır, bunu bilesiniz. Bilgisizleriniz, ağaçları başka yere taşıdık, kesilenin, yananın yerine ağaç diktik, gibi, ağlar mısın, güler misin, türü açıklamalar yapıyor. Büyüğünden küçüğüne milyonlarca bitki ve hayvandan, uzun yıllarda oluşan, kendine özgü ilişkileri, iletişimleri, dengeleri olan bir dünya, bilmem kaç ağaç taşımakla, dikmekle kurulabilir mi? Bir boş alana binlerce yüksek yapı kurulsa bir kent oluşmuş olu mu? İnsanlar yerleşse bile… Kent olabilmesi için, ortak bir tarihe, kültüre, ruha; özgün bir dokuya, yaşam tarzına, ilişkiler ağına gereksinimi yok mu? Kendine özgü bir dünya olmayan yerleşimler çağdaş anlamda kent sayılabilir mi?

Demem o ki, taşıma ağaçları bir araya dikerek orman olmayacağı gibi, ormandan kesilen, yakılan ağaçların yerine dikilenler de o ormanı kurtarmaz. Hele ki boşalan yerlere beton binalar, beton yollar yapılırsa…

Beni değil, sizi ilgilendirir ama bir kenti kent yapan yapıların, dönüşüm diye, bakım, yenileme diye yok edilmesi, değiştirilmesi veya taşınması, orman gibi o kente özgün niteliklerini kaybettirir, ruhunu, dünyasını yıkar.

Gelin, evimizi yakmayın, dünyamızı yıkmayın, felaketten ganimet çıkarmayın. Size karşı duracak, sizi engelleyebilecek durumda değiliz. Ama unutmayı ki aynı yeryüzünün, aynı doğanın parçalarıyız; doğada yaptığınız yıkım bizi doğrudan etkiliyor, denge bozuluyor. Bozulan dengenin size de türlü biçimlerde yıkım ve yok oluş olarak döneceğine kuşkunuz olmasın. Zaten dönmeye başladı bile… Biliyorsunuz ki önünde sonunda doğa öcünü alır!

Dağlardan, ormanlardan, akarsulardan, denizlerden yükselen ve ancak duyarlı kulakların işitebileceği canhıraş sesli, sessiz çığlıklar bizimdir, ağaçlarındır, otlarındır, toprağındır: Zamansız ve toplu ölmek istemiyoruz! İnsanlığınızı yitirmediyseniz sizi, uyaran, insafa, yardıma çağıran bu çığlıklara kulak vermeye çağırıyorum iş işten geçmeden.       

Kim olduğumu, ne olduğumu merak mı ettiniz? Aslında hiç önemi yok. Ben ormanda yaşayan bir canlı idim. Bir kuş, bir böcek, bir sürüngen; kaplumbağa, kelebek, sincap, ayı, tilki, bukalemun, köstebek…

Dilerseniz, adımı siz koyun.

Ali Günay  
(Deliler Teknesi, Eylül-Ekim 2019)
Gerçekedebiyat.com