Devletin doğasına ilişkin birkaç söz

Devletin doğasına ilişkin birkaç söz

Gözlemci ve sorgulayıcı aktif bir beyin kusursuzdur bana göre…

Uzun zamandır üzerinde düşündüğüm, ancak bu iş benim harcım değildir diyerek sürekli ertelediğim bir konuyu yazmak istiyorum bugün. Çünkü dayanılmaz oldu artık…

Ertelemek, yok saymak ya da görmezden gelmek omuzlarımdaki ağırlığı azaltmadığı gibi yalnızlığımı daha da derinleştirdi…

Sözün kısası, hayatımızın yönünü, hızını ve sınırlarını belirleyen, adımıza karar veren, bizi kendi ekseni doğrultusunda çekip çeviren kasnaktan -yani şu devlet denilen- öğütücü dişli çarktan söz etmek istiyorum. Daha ilk başta belirtmeliyim ki açıklamalarımın sınırlarında, orada burada herhangi bir devlet değil, her yerde her coğrafyada adına devlet dediğimiz bütün oluşumlar yer alacaktır.

DEVLETİN TEMELİNDE HAYDUTLUK VARDIR

Önceleri devletin iyi olduğunu, kendisi ve kurumları olmadan düzenin sağlanamayacağını düşünürdüm. Artık böyle düşünmüyorum…

Devletin yapısına ve işleyişine ait gözlem ve sorgulamalarım artıkça kanaatim temelden değişti. Devlet düzensizliktir. Düzeni bozulmamış yapıyı bozarak düzensizlik yaratan aygıttır.

Bireye, topluma ve onun haklarına müdahale ederek, kaos ve karmaşa yaratarak yoluna devam eder. Yeni sorunlar, yeni kurumlar, bürokrasi, memurlar, devasa bütçeler, yasalar, ordular ve görevlileriyle birlikte eşitsizliğin ve uyumsuzluğun ana kaynaklarından biri olma becerisiyle yol alır.

Sömürüyü meşrulaştıran, talanı ve yağmayı yasalarla koruma altına alan ceberut bir yapıdır ve temelinde haydutluk vardır.

Çok sevimsiz yankılandığından emin olduğum bu -haydut- sözcüğünü tekrarlarsam: Devlet, tarihin sahnesine haydutvari yöntemlerle çıkmıştır ve oluşumunu zorbalıkla tamamlamıştır.

DEVLET ZEBANİDİR

-İran-Susa’da otlakların kullanımı ya da Nil vadisinde tarımın yapılabilmesi için suyun paylaşım hakkı üzerine başvurulan şiddetten beri devlet, güçlü olanın eşitliği bozma temelinde geliştirdiği bir yapıdır. Bir yandan mülkiyet kavramı, diğer yandan kan bağına dayalı kalabalık ailelerin tahakkümüyle ilerleyen ve ta ilk günden beri zayıfı, uyum gösteremeyeni ezen zebanidir devlet.

Kısacası devleti zorbanın çıkarını gözeten, işgalcinin kendi zaferini, yendiği karşı tarafa kabul ettirdiği baskı ve egemenlik aracı olarak görebiliriz…

Ve niteliği ne olursa olsun –ister teokratik aristokratik, ister monarşik, üniter veya karma, laik demokratik, ister modern– ne derseniz deyin, hepsinde öncelik devlettir. Birey öncel değildir; devlete itaat etmek zorundadır. Tıpkı Tanrı ve dinlerin öğretilerinde olduğu gibi…

BİR DEVLET DİĞERİNDEN İYİ DEĞİLDİR

Bir devletin diğerinden iyi olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur. Yüzlerce yıllık gözlemler bize göstermiştir ki şimdiye kadar kaydedilmiş devlet biçimleri belli bir gruba egemenlik yaratırken, öteki tarafta yer alan büyük yığınları zapturapt altına alma işlevinden başka bir şey olmamıştır. Ve egemenlik işlevini yürürlüğe hazırlarken, bunu kimi zaman yeknesak şekilde kimi zaman da açık ya da gizli çeşitli yollarla sisli puslu, bireyi ve toplumu etkileyen karartılar örerek yapar.

Örneklersek eğer, sözgelimi güneş her pencereye aynı anda doğar ve içeriyi aydınlatmaya başlar. Ancak süslü pancurlara sahip ev ötekiler kadar şanslı değildir. Ötekiler ışıkla hemen buluştuğu halde pancurlu ev yoksunluk yaşar. Çünkü pancurlar engeldir. Bu da doğal olarak ışığın kararmasına, ayrışmasına neden olmaktadır.

Devlet de aynı şekilde gözde, beyinde, duyu organlarında pancur görevini üstlenerek, bireyi kendi olmaktan tekrar tekrar çıkarır, ilkel ve kaba egemenliği içinde öğütüp bünyesine katar… Bu görevi yaparken gayet sessiz, çok kimsenin farkında dahi olmadığı maharetle yürür.

Devleti bu davranışa yönlendiren şey, muhtemelen köklerinde var olan alt edilme korkusu ve kaygısıdır. Bu yüzden çeşitli zenginlikte renklerin, ışığın, seslerin ve güzelliklerin yükselmesine engel olur.

Devlet, eğri büğrü, düzensiz, duyularımızda hasara neden olacak titreşimleri seçme yoluna gider. Çünkü devlet gölgeli ortamdan yayılır.

Gölgenin boyutunu, sınırlarını kendi çıkarları doğrultusunda uzatabilir, kısaltabilir; yeni kırılma ve yarılma açıları yaratarak, kitleyi istediği şekilde domine edebilir… 

Devlete karşı suç işlemek ya da suçlanmak da bu yapının bir parçası olarak yer bulur. Yani devlet bizi düzeni bozduğumuz için suçlu bulup yargılamayı esas neden olarak görürken, aslında korumak istediği düzen değil, düzensizliğe karşı çıktığımız için bizi suçlayıp kafese tıkmak ister. Ne ala!..

DEVLETİN ÖZELLİĞİ HER YERDE AYNIDIR

Açıkça görülüyor ki, devletin özelliği her yerde aynıdır. Ufak çaplı ayrılıklar dışında yapıyı oluşturan taşlar benzerdir. Daha çok itaat, daha çok uyum, daha fazla bağlılık, artan olumsuz etkilerle bireyi ve onun sosyal ilişkilerini karmaşık hale getirme vs. vs… Günümüzde teknolojik gelişmelerle birlikte sosyal ilişkiler daha da girift hale gelmiştir. Eşitsizlik artıyor, adaletsizlik yükseliyor, bireyin kendine alan açması ya da yer bulması giderek zorlaşıyor… İletişim araçları, bilgi ve bilgiye kolayca ulaşmayı sağlayan veri zenginliğine rağmen, insanlar kendi aralarında eskisi kadar sağlıklı iletişimde bulunamıyorlar. Resmi ve geleneksel ideolojiler ise çözüm olarak daha fazla baskı, daha fazla karmaşa, daha fazla hegemonya uygulayarak işin üstesinden gelmeye çalışıyorlar…

DEVLETİN SONU NE ZAMAN

Peki devletin sonuna yakın mıyız?..  Henüz değil. Çünkü bütün karmaşaya ve olumsuz etkilere rağmen, insanın şu andaki bilinç ve zihin yapısı mevcut durumu değiştirme inancına ve kararına sahip gibi görünmüyor. Neden böyle anlamış değilim, ama belki de var olanın yerine konulabilecek eşit ve adil bir sistem bulunamadığı için… -Eğer elimizde eskinin yerine koyabilecek bir şeyimiz yoksa, sonuç beyhude çabalardan öteye geçmez- .

Belki de herkese aynı uzaklıkta veya yakınlıkta bir oluşum yaratılmadığı için… Bugün ötede beride, yanımızda onlarca devletimiz var, ama hepimize eşit ölçüde yakın veya uzak tek bir devletimiz bile yok. Burası önemlidir…

Çözüm, Gordion’un düğümünün kılıçsız çözümündedir belki de…

YENİ FİKİRLER GEREKİYOR

Bize yeni oluşumlar, yeni fikirler gerekiyor. Bildiğim kadarıyla değişemeyecek hiçbir şey, ulaşılmayacak zirve yoktur. Yeter ki görmek istediğimizi görebileceğimize inanalım. Eğer amacımız daha iyi bir dünya, daha iyi yaşam, barış ve eşitlik aramak ise düğümü çözebilecek gizi bulmak zorundayız.

Konuyu yazının girişindeki cümlenin tekrarıyla bitirelim: Gözlemci ve sorgulayıcı aktif bir beyin kusursuzdur.

Haydar Uzunyayla
Gerçekedebiyat.com