Deli Leylek

Deli Leylek

Ben, göçmen kuşlardan leylek. “Hacı Leylek”. Uzun bacaklı, uzun gagalı, görünüşte her leylek gibi. Ama bir de içime bakın, diğer tüm kuşlardan farklı; ben acılı bir kuşum.

Niye mi? Niyesini anlatayım:  

Siz içinde yaşadığınız kentin cayır cayır yanışına tanık oldunuz mu hiç? Umarım hiçbir zaman olmazsınız.

Ben oldum. Daha acısı, kentimin yakılışına, binlerce canlının diri diri yanışına tanık oldum. Üstelik katili de gördüm.

Benim kentim şu karşıdaki sivri dağın çıplak eteklerinde uzanıyordu. Kısalı uzunlu, çeşit çeşit, renk renk ağaçlar, çalılar ve otlardan oluşan dev bir ormandı. Ben sizin kentinizi evlerden oluşan bir ormana benzetirim hep, bizim ormanı da ağaçlardan oluşan bir kente. Ağaç gövdelerindeki oyuklar, dallar, çalılar, otlar da bizim evlerimiz çünkü.

Bizim kentin binlerce yerlisi vardı; kurtlar, çakallar, geyikler, tavşanlar, sincaplar, köstebekler... Yılandan kertenkeleye, çekirgeden kelebeğe çeşitli sürüngenler, böcekler... Boy boy, renk renk, cıvıl cıvıl kuşlar. Çığlık çığlık, kıvıl kıvıl devinip duran başka canlılar.

Bir de bizim gibi konukları vardı bu kentin; göçmen kuşlar. Güneşin ardından dünyayı dolanıp duran gezginler. Bir leylek olarak ben de onlardan biriyim. Ben de bu kentte doğdum, anam babam gibi, atalarım gibi. Doğduğum ve denizler aşan uzaklıklara uçacak kadar büyüdüğüm bu kente her yıl gelirdik. Diğer tüm göçmen kuşlar da bizim gibi yapıyordu. Bu kentte geçireceğimiz mevsim başında sevinçle gelir, mevsim sonu üzüntülü ayrılırdık. Daha doğrusu ayrıldıklarımızın özlemi ile gideceğimiz yerdeki dostlara kavuşmanın coşkusu karışırdı birbirine, içimiz bir tuhaf olurdu. Ama tekrar gelecek olmanın avuntusuyla rahatlardık. Her ayrılıştan önce ormanın üzerinde birkaç tur atar, tüm dostlarımıza son bir kez bakar, sevgi ve iyi dileklerimizi iletir sonra öncümüzün peşine sıralanarak uzaklaşırdık. Bilirdik ki ağacından kuşuna, hayvanından böceğine tüm ormanın en iyi dilekleri uzun yolculuğumuz boyunca bizimledir. Ve bilirdik ki bazılarımızın ormana bu son gelişidir. Ayrıldığımız dostlarımızdan bazılarını bir dahaki gelişimizde bulamayacağımızı bildiğimiz gibi. Ama olabildiğince bu karamsar düşünceleri usumuza getirmemeğe çalışırdık.

Benim doğduğum ev diğer kuşlarınki gibi ağaçta değildi. Yine bu elektrik direğinin tepesindeydi. Burası kasabanın sınırında, o zamansa ormanın başlangıcındaydı. Bu nedenle bizim ev bir gözetleme kulesi gibiydi. Bize görünmeden ormana girmek, dolaşmak, çıkmak neredeyse olanaksızdı. Tepeden baktığımız için orman hep gözümüzün önündeydi. Avlanmaya geleni de ağaç keseni de, yoldan geçeni de ilk biz görürdük. Tek ayak üstünde uyurken bile bir gözümüz kapalıysa öteki gözümüz açıktır bizim.

Geçen yıl sonbaharda ormandan ayrılırken kanatları güçlü, gövdesi diri genç bir leylek idim. Dağları, denizleri aşmak gizemli bir serüvendi benim için. Bu ilkbaharda ormana dönüşün ise heyecan verici ayrı bir özelliği vardı; yuva kurma sırası bendeydi. Gittiğim yerden genç eşimle birlikte dönüyordum. Ona evimiz olacak “gözetleme kulesi”nden söz etmiştim. İkimiz de yuvamıza kavuşmanın sabırsızlığıyla yorgunluk duymadan geldik. Orman her zamanki canlılığı ve konukseverliği ile bizi bekliyordu. Coşkulu bir koşuşturmayla taşıdığımız kuru dal, ot ve çöplerle yuvamızı kurmaya giriştik. Dinlenirken de mutluluktan “lak lak lak lak” diye geleneksel şarkımızı söylüyorduk.

Sonunda yuva tamamlandı. Yumurtalarımı içine bıraktım ve üzerlerine kuluçkaya yattım. Eşim de -yiyecek bulmaya gittiği zamanlar dışında- beni hiç yalnız bırakmıyor, yanı başıma tünüyordu. Ben kendime yiyecek bir şeyler bulmak amacıyla yuvadan ayrıldığımda kuluçkaya yatma nöbetini derhal alıyordu. Yavrularımızın doğmasını sabırsızlık ve heyecanla bekliyorduk. Mutluluğun doruğundaydık. Ormandaki pek çok kuş ve başka canlı da bizimle benzer durumdaydı.

İşte katil böyle bir zamanda bir şafak vakti çıkageldi.

Sabahın ilk ışıkları, başka günlere göre farklı esen bir rüzgârla gelmişti. Orman dalgalı bir deniz gibi çalkalanıyordu. Diğer birçok kuş gibi eşim de karnını doyurmak için bu çalkantılı denize dalmıştı. Onun ardından bakarken aşağıda bir karaltı ilişti gözüme. Elinde bidonla bir “insan” ormana giriyordu. Kötü bir amaç taşıdığı içime doğmuştu sanki. Bu nedenle gözümü ondan ayıramaz olmuştum. Ormanın içine doğru ilerledi. Etrafı kolaçan ettikten sonra bidonun kapağını açtı ve içindeki sıvıyı otların üzerine dökmeye başladı. Dökerken dolanıp bir daire çizdi. Sıvısı tükenen bidonu bir kenara fırlattı. Şalvarının cebinden bir şey aldı eline ve yere eğildi. Kısa bir süre sonra doğrulup evlere doğru koşmaya başladı ve bir evin arkasında gözden yitiverdi. Kafamı çevirip ormana baktığımda dehşete kapıldım. Adamın sıvıyı döktüğü yerden kapkara dumanlar ve yılan dilli alevler yükseliyordu. Rüzgâr estikçe alevler kuru otları yutarak ilerlemeğe, ağaçlara tırmanarak yükselmeğe devam etti. Çam ağaçları yangının şokuyla akıllarını yitirmişlerdi sanki; aralarında “yakar top” oynuyorlardı. Tutuşan her ağaç kor halindeki kozalaklarını dört bir yanındakilere fırlatıyordu. Kozalaklar el bombası gibi düştükleri ağaları tutuşturuyorlardı. Yeni tutuşan ağaçların aynı şekilde, ateşten onlarca kozalakla yanıtı gecikmiyordu. Birkaç dakikada orman cehenneme dönüvermişti. Dehşete kapılmış, yumurtaları unutarak uzun bacaklarımın üzerine dikilmiş, sonuna kadar açılmış gözlerimle bu can pazarını izliyordum. Dumanlar ve onları izleyen alevler giderek yayılıp yükseliyordu. Yangın büyüdükçe ormandaki canlıların çığlıkları ve korkulu çırpınışları artıyordu. Yüzlerce kuş, bir hortumun havaya püskürttüğü kuru yapraklar gibi dumanlı havada dolanıyordu. Bazıları içinde yumurtalarının ya da henüz kanatlanmamış çaresiz yavrularının bulunduğu yuvalarından havalanmışlardı. Bunlar diğerlerinden daha çok acı çığlıklar attılar, çırpındılar ve daha geç ormandan uzaklaştılar. Talihsiz yavruları, kanatsız veya kanatları yetersiz böceklerle birlikte piştiler; yanan ağaçlardan aşağı patlamış mısır gibi döküldüler. Geyik, tavşan, tilki, çakal gibi hızlı koşabilen hayvanlar kaçıp canlarını kurtarmışlardı. Bir Buna karşılık kaplumbağalar, evleri yanmadan, evlerinin içinde yanarak kömüre ilk dönüşenlerdi. Bir süre bir yılan takıldı gözüme; yarışan kayakçılar gibi kıvrıla kıvrıla yol almaya çalışıyordu. Bir süre sonra alevler dört bir yanını sardı. Sağa sola dönendi. Çaresizdi. Ürkmüş bir yağız at gibi kuyruğu üzerinde şaha kalktı. Aşamadığı alev dilleriyle bir ölüm dansına girişmişti sanki. Onlarla birlikte bir süre havada kıvırdı gövdesini, gücü bittiğinde kendini ateşe teslim etti. Birçok sincap daldan dala, ağaçtan ağaca atlarken alevlerin acımasız kollarına düştüler. Şaşkınlıkla havalanan kelebekler o güzelim renklerdeki kanatlarını çırpamadan alevlere kaptırdılar. Otların nemli kucağı, o güne kadar içinde mutlu yaşayan sürüngenlere, böceklere cehennem oldu. Zamanında kendini suya atma çevikliğini gösteremeyen, dere kenarındaki kurbağalar bile kavrulup gittiler. Binlerce cırcır böceğinin oluşturduğu orman korosu, uyumsuz bir son çığlıktan sonra sonsuza dek sustu. Yangına, toprak altındaki evlerinde uykuda yakalanan tarla fareleri, köstebek, karınca ve diğer canlılar kıpırdayamadan toplu olarak can verdiler. Kim bilir kaç yıllardır bunca canlıya kucak açan bir yeşil kent, bir zümrüt orman birkaç saatte yok olmuş, koca bir mezarlığa dönüşmüştü. Görüntü dayanılır, katlanılır gibi değildi. Tüm bunlara bir cahil kafa, bir taştan yürek, bir zalim el yol açmıştı. Bunların sahibi de bir insandı; görünüşte, canını hiçe sayarak yangını söndürmeye uğraşanlardan bir farkı yoktu. Onun tek başına birkaç dakikada başlattığı yangınla onlarca kişi saatlerce çabaladıkları halde baş edemediler. Yeterli donanımları yoktu. Güçlü esen rüzgâr da yangının yayılmasına yardımcı oluyordu. Özveriyle uğraştılar, aralarında yaralananlar oldu. Ancak akşam yağan sağanak yağmurun gecikmiş yardımıyla yangın tamamen söndü. Kentlerinin akciğeri, bizim ise kentimiz, yaşam alanımız olan orman tümden kavrulmuştu. Onunla birlikte içleri yanarak evlerine döndüler. Arkalarında gecenin karanlığıyla bütünleşen bir kalıntı uzanıyordu; yere uzatılmış kapkara bir devin cesedi gibi. Son anda yanmaktan kurtulabilen birkaç ağaç cesedin başucunda dikili kalmıştı. Rüzgâr estikçe ağıt yakıp dövünür gibi başlarını sallayarak acıklı sesler çıkarıyor, yağmur damlaları gözyaşı olup yapraklarından kayarak toprağa akıyordu.

Bana gelince; canımı kurtarmasına kurtardım. Bu nedenle çok şanslı olduğumu düşünebilirsiniz. Bense bunca acıyla yaşamaktansa diğer canlılarla birlikte ölüp gitmediğime yakınır, ağlar dururum. Ölmedim ama yangından payımı almadım sanmayın. Gözlerim ardına kadar açık yangını dehşetle izlerken bir bomba da benim evime düştü. Kor halindeki kozalaklardan biri ok gibi üzerime gelirken son anda havalandım. Birkaç tur atıp korkuyu atlatınca geri döndüm. Yuvamın yerinde, yanan çöplerden artakalan bir kül tabakasından başka bir şey yoktu. Belli ki ateşten kozalak yuvama düşmüştü.

Yuvamı bir daha kurmayı hiç düşünmedim; buradan çekip gitmeyi de. Yıllardır bu “gözetleme kulesi”nde tünüyorum. Bir gözümle ormanın yeniden oluşmasını, diğer gözümle de eşimin ufuktan gözükmesini bekliyorum. Bunun umutsuz bir bekleyiş olduğunu biliyorum ama umudumu yitirdiğim günün yaşamımın son günü olacağından hiç kuşkum yok.

Çok uzak diyarlar gezdiğim için insanlar Hac’a da gittiğimi varsayarak bana “hacı leylek” derler, saygı gösterirlerdi. Yanılmış da değillerdi. Ama şimdi, yıllardır bir elektrik direğinin tepesinden ayrılmadığımı görüp “deli leylek” diyorlar. Özellikle çocuklar “deli deli tepeli” tempolarıyla beni taşlayıp duruyorlar. Bense hiç umursamıyorum. Belki de gerçekten delirdim. Öyle olsa da haksız sayılmam, öyle değil mi?

Ali Günay

Ali Günay
(DİLİNİ YİTİREN KUŞ Kitabından) 
Gerçekedebiyat.com