Değerler ve gerçek / Haydar Uzunyayla

Değerler, gerçek, Haydar Uzunyayla

Gerçekler üzerinde düşünmek ilgimi çeker. Sözgelimi gerçek nedir sorusunu her fırsatta sorarım kendime… Gözlerimin takıldığı bir nesne, bir olay, olgu; elimle dokunduğum, duyumsadığım şeyler ilgimi çeker ve bunlar beni düşünmeye sevk eder. Ancak bunu yaparken aklın süzgecini, bilimin yolunu kullanırım. Benim için düşünmek ilk basamak, bilimsel bakış açısı ise başarıya ve gerçeğe götüren ikinci basamaktır.

İnsanlık tarihi boyunca  -özelikle karanlık ortaçağ döneminde- kendini bağlayan, hatta zaman içinde uyuşturan kavramlar türetmiş ve inanmıştır. İşin feci yanı inanmakla yetinmediği gibi, bunları yaşamının olmazsa olmazları haline getirmiştir.

Değerlerden söz ediyorum… Doğada var olmayan, koşullara göre varlık kazanan, insan aklının soyut tasarımlarından; hem dün hem bugün, belki gelecekte de bizi etkileyecek, gerçek olandan hayli uzak kurgulardan söz ediyorum. Yani inançlar, güçler, ilahi kavramlar, sözleşmeler, bayrak, flama, mezhep ve tarikatlar, futbol ve oyunlar, partiler ve seçimler, bankalar ve para, marka, reklamlar vs. vs. Ulus millet, cennet cehennem, egemenlik, sınırlar, kutsanan yöneticiler… Liste uzayıp gidebilir.

DOĞAL İHTİYAÇLARIMIZIN BÜTÜNÜ: DEĞERLER

Yukarıda sözünü ettiğimiz değerler ve diğerleri, yaşamın gerçekleri olmamasına rağmen hayatımızda gerekli ve zorunlu kültürler olarak yerlerini almış durumdalar. Oysa gerçek, doğal ihtiyaçlarımızın bütünüdür… Bu cümlenin altını çizerek devam edelim: Açlık, sefalet, acı gerçektir. Dünyanın her hangi bir yerinde, her hangi bir savaşta –niteliği ne olursa olsun– çocuğunu yitiren her annenin gözyaşları gerçektir. Kuraklık, sıcak-soğuk, susuzluk, adaletsizlik ve eşitsizlik, yoksulluğumuz, kopan kolumuz, tutmayan elimiz, aldatılmamız gerçektir. Bizi işimizden aşımızdan, yerimizden etmek gerçektir… Ormanlar ve zeytin ağaçları gerçektir… Bir kez daha söylemeliyim ki gerçek doğal ihtiyaçlarımızdan oluşur ve birimizin ya da hepimizin ortak yararlarına yöneliktir. Tıpkı havamız ve suyumuz gibi.

KURGU DEĞERLER

Kurgu değerler ise gerçeklerin dışında oluşur. Masallarla, inançlarla, ideolojilerle, gelenek göreneklerle anlamlandırılırlar ve bunların hepsi insan olma gerçeğimizin gelişme yönünü engelleyen tutsaklığa hizmet ederler. Şan, şöhret, konfor bize bir şeyler anlatabilir ama yaşamın gerçekliğini veremez. Harikalar sunan, rahatımızı sağlayan teknolojiler övüncümüz olabilir ama insanı işlevsiz kılan, hayaletlere çeviren, bizi yönetmeye aday veri ya da genetik kodlar oluşturmak yeni kölelikler yaratır. İnsanı yalnızlaştıran, ayrıştıran ve kendine dahi yabancılaştıran tüketime yönelik soyut yönelticiler gerçek değildir. Değerler ve kültürel birikimler dediğimiz şeyin önemli kısmı piyasaya yöneliktir. Daha çok bu işten kazanç elde etmek isteyene hizmet eder. Doğru olana hitap etmeyen, yalan ve yarar sağlama eylemi üzerinde inşa edilmişlerdir ve insanın bu kadar uydurmayı bir araya getirip inanması da başka bir gerçek… Peki neden inanıyoruz? Muhtemelen birey, görünmeyen, elle tutulmayan oluşumların etkisine maruz bırakıldığında görmesi bulanıklaşır, akli melekeleri pürüzlü hale gelir.  Kurgular, yapıları gereği gizem barındırır. Zaten sözcüğün kendisi de gerçek ötesi hayal gücünün eseri olan oluşumlar yaratma anlamına gelir. Sözgelimi, Nazi oluşumu gerçekti ama ari ırkının dünyaya üstünlük savı kurguydu ve bu kurgu onların düşlerine hizmet etti. İsa peygamber gerçekti ama bir dokunuşla onlarca körün gözlerinin bir anda görür hale gelmesi kurguydu ve bu ona fazlaca taraftar kazandırdı... Hasan Sabbah’ın müritlerinin eğitimi için hayata geçirdiği cennet, cennetteki mutluluk, huriler, billur ırmaklar birer kurguydu ama bu eğitim, fedailerinin ona koşulsuz bağlılığına neden oldu.

KURGU DEĞERLER İNSANLARI DÜŞMANLAŞTIRIR

Kurgu değerler aynı zamanda insanları düşmanlaştırır. Bireyler ya da topluluklar yalıtılır, din dine, tarikat tarikata, ulus ulusa, komşu komşuya, gerekirse kardeş kardeşe kışkırtılır. Çünkü bir ideolojinin ya da inancın rüzgârında kalmak zaman içinde oksit etki yaratır. Nem ne kadar fazlaysa, paslanma da aynı oranda artar. Birey kendi yaşamının koşullarını kontrol edemediği zaman, değiştirme ve dönüştürme işlevini de yapamaz hale gelir. Ağır yaptırımlar altında ne olduğunun, kim olduğunun farkına bile varamadan, her yöne, her koşulda kolayca savrulabilir.

MİLLİ MANEVİ YEREL ve KAPALI DEĞERLER

Savrulmanın hızı ve şiddetiyle coşkuya kapılan biri kendini kaybeder. Milli, manevi, yerel ve kapalı değerler, insan kimliği üzerinde önü alınamaz etkiler yaratırlar. Bir futbol maçında taraftarlardan birinin tepkilerine bakın. Rakibin kalesine giden topla birlikte her yer bir anda alevleniyor;  ortalık gürültü, uğultu, toz duman… Heyecan, coşku, anlamsızlık vs. ne varsa… Aynı durum savaş dahil birçok toplumsal eylemde görülebilir.

Şimdi birden yukarıdaki futbol örneğinden edindiğim gözlem ve deneyimlerimden aklıma bir fikir geldi. Kusursuz bir beyin, kusursuz düşünce ve bunları izleyen aydınlanmayı yaratabilecek miyiz? Aklımızı alan, kulaklarımızı sağırlaştıran, bizi göremez hale getiren oksitlenmeyi giderecek gerçek oluşumlara ulaşabilecek miyiz?  Emir almış ya da kafalarına akım geçirilmiş balıklar gibi yan mı yatacağız, yoksa yaşam her şeyden önce gerçekler üzerinde yürür deyip, zorluklar içinde de olsa ayaklarımızla yürümeyi mi seçeceğiz?

Bir atasözüyle konuyu bitirmek istiyorum: Boş çuval dik durmaz.

Haydar Uzunyayla
Gerçekedebiyat.com