Çapulcu kuşağına mektup  

Çapulcu kuşağına mektup  

Sevgili Gençler,

Taksim Gezi Parkı’nın ve “Her yer Taksim, her yer direniş” diyerek destek eylemleri yapan tüm Türkiye’nin sevgili çapulcuları!

Önce selam eder, teker teker gözlerinizden öperim.

Sizler twitterleriniz, feysbuklarınız, instagramlarınızla bilişim devrimi yaparken size neden “mektup” yazdığımı hemen anlayacak cinlikte olduğunuzu biliyorum. Evet, bildiniz; belki de “dinozor” olarak gördüğünüz, “68’liler” olarak tanımlanan eski bir kuşağın son yıllarına yetişenlerdenim.

Büyüklerin hep “cennet vatan” dedikleri, ancak cehenneme çevirmek için ellerinden geleni artlarına koymadıkları bir ülkenin “bu zaman dilimindeki” gençleri sizsiniz.

Neredeyse yoktan var edilmiş bu ülkeyi, kurucu önderi “gençliğe” emanet etmişti ama büyükler hiçbir zaman emaneti sahiplerine vermediler. Tersine ona öyle sülük gibi yapıştılar ki, ellerinden almasından korktukları gençleri hep düşman olarak gördüler, onları ezmek, sindirmek ve gençliklerini yaşamadan yaşlandırıp kendi saflarına katmak için ellerinden gelenin ötesini de yaptılar. Örneğin, ülkenin kurtarıldığı emperyalist güçlerle el ele verdiler. Onlarla ittifak kurmak uğruna yüzlerce genci, asker olarak anayurtlarından binlerce kilometre uzaktaki bir savaşta kırdırmaktan çekinmediler. Karşı çıkan aydınları ezmekten de.

“Olur mu, böyle olur mu, kardeş kardeşi vurur mu?” diye yürüyen ve demokrasi, özürlük isteyen üniversiteli gençleri, “bozguncu, hain” diye damgalayıp polisi, askeri üzerlerine süren iktidar partisinin adı “demokrat” idi.  Sizin dilinizle, “şaka gibi!” Değil mi?

Sonraki yirmi yıl boyunca, çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu, solcular, sosyalistler, devrimciler günah keçisi ilan edildiler. Halk, komünizm öcüsü ile korkutularak gençliğe karşı kışkırtıldı. Askeri darbelerde gençlik ilk hedef seçildi. Önderleri asıldı. Operasyonlarla, tutuklamalarla, işkencelerle, zindanlarda çürütmelerle bir kuşak “solkırım”dan geçirildi, ezildi. Toplum sindirildi, hukuk iğdiş edildi, özgürlükler kuşa çevrildi.

Sevgili gençler,

Her gençlik kuşağının daha sonra “bizim zamanımızda” diye söz edeceği bir dönem ve o dönemin kendine özgü özellikleri var. Farklı dönemleri karşılaştırırken olay ve olguları “zamanı ve ortamı” bağlamında değerlendirmek önemli. Buna “zamanın ruhu” diyenler de var. Bu çerçevede, bizim dönem sizinkinden ne çok daha iyi ne de çok daha kötü. Yalnızca birbirlerinden çok farklı. Benzerlik, çağının yanında yer almada, egemenlerin baskılarına, haksızlıklarına karşı çıkmada, daha fazla özgürlük arayışında. Farklılık “zamanın ruhu”nda, toplumsal iklimde.

Doğal olarak farklılıklar daha çok. Bizim zamanımızda toplumsallık, sizinkinde bireysellik önde. Bizim hedefimizde düzeni değiştirme vardı, sizinkinde uygulamaları. Bunlara uygun olarak, bizim için ideoloji, ortak inanç, ortak görüş, örgüt ve toplu hareket can alıcı önemdeydi. Parçalanmışlık en büyük güç kaybıydı. Neredeyse tek tip -balıkçı yaka kazak, kot veya kadife pantolon, parka-postal- giyinir, aynı sigarayı -birinci- içerdik. Ortak yaşam ve paylaşım esastı. Bireysellik kınanacak bir özellikti. O dönemde, başka türlüsü olamazdı.

Sizin zamanınızda durum tam tersi. Belirli bir ideolojiye, örgüte, partiye bağlı olmama, çeşitlilik, bireysel veya en fazla, küçük bir arkadaş grubuyla birlikte hareket etme ve zincir gibi, ağ gibi halka halka birbirine bağlanma Gezi Direnişi’nde öne çıkan özelliklerinizden.

Dıştan bakıldığında yaşam tarzınız, giyinişiniz, davranışlarınız, tepkileriniz, saç modelleriniz, zevkleriniz, espri anlayışınız… benzer görünür ama yakından bakıldığında -takım forması dışında- her şeyin farklı olduğu görülür. Sizin döneminizde de başka türlüsü olamazdı.    

Bizim zamanımızda da, örgütlere, eylemlere sızan polis ajanları, provokatörler vardı. Tabii ki, istemeyerek onların işini yapan, bilmeyerek kendini kullandıran, heyecanlı, keskin söylemli, sert eylemli kişi ve gruplar da. Devlet en sert onlara davranır ama en çok onları severdi. Çoğu zaman tuzak” örgütlerini ajanlar kurar ve/ya yönetirdi.

Kambersiz düğün olmaz. Bir de “güvenlik güçlerinin gönüllü yardımcıları” vardı, polisin arkasına saklanıp çivili sopalarlar, balta ve nacaklarla, daha sonra silahla saldıran, vuran, kıran, öldüren. Bugünkülerin dedeleri, babaları…

Tarih bir gün herkesi yerli yerine koyar elbet.

Sevgili Çapulcular, Sevgili Ayyaşlar,

Aşk olsun size çocuklar, aşk olsun. Nasıl da yanılttınız, nasıl da ters köşeye yatırdınız bizi. Sizi hiç mi hiç tanımıyormuşuz meğer.

Biz, dünün duyarlı, sorumlu, dünyanın tüm dertlerini sırtlamış çocukları, sizi duyarsız, sinik, toplumsal sorunlara ilgisiz, bencil, tüketmekten ve eğlenmekten başka bir şey düşünmeyen “anı yaşa”cı, vurdumduymaz, okumaz, düşünmez, dolayısıyla güvenilmez bir kuşağın gençleri olarak algılıyor, gelecek için kaygı duyuyorduk. “Sobe!” diye aniden çıktınız karşımıza. Bizi şaşırttınız, sarstınız, utandırdınız.

Gerçi, bazı konularda bizi yanıltmadınız:

Yıkıcısınız! Birkaç günde, önyargılarımızı, kalıplaşmış, pas tutmuş düşüncelerimizi, korku duvarlarımızı yıktınız, paramparça ettiniz. Bu arada, iletişim yönteminizle klasik medyanın saltanatını da yıktınız.

Kırcısınız! İleti atma, sivil eyleme katılma ve uzun süre direnme rekoru kırdınız. Toplum mühendisliği ile tek tip insan yaratmak isteyenlerin ümitlerini kırdınız. Biraz da, sizi “faiz lobisi”nin kuklası sananların ‘evinize gidin’ ricasına uymayıp hatırlarını kırdınız.

Bencilsiniz! Bir tek ağacınız, bir “eski binanız”, bir kedi veya köpeğiniz, “keyfe keder” bir özgürlük alanınız için bile başkaldırabileceğinizi, her türlü şiddete direnebileceğinizi, kimseye ödün vermeyeceğinizi gösterdiniz. Özel yaşamınıza dokundurtmayacağınızı ilan ettiniz.

Vurdumduymazsınız! Ne devletin yatağını bulmuş gibi cömertçe kullandığı gaza pabuç bıraktınız, ne plastik mermiye, basınçlı suya, çivili sopaya… 

Tüketiciniz! Dünyanın biber gazını, kentin suyunu, devletin polisini, egemenlerin tahammülünü tükettiniz.

Eğlence düşkünüsünüz! Devlet ciddiyeti başta olmak üzere her şeyle dalga geçtiniz. Etkili, yetkili herkesi sarakaya aldınız. Size “çapulcu” dendi, “every day ı’m çapuling” diye şarkılar ürettiniz. “Ayyaş” dendi, “şerefe” şişe, kutu kaldırdınız. Yetmedi, kandilde mevlit okutup simit dağıttınız. Parkınızın kışladan çok çektiğini öne sürenlerce kışlaya çevrilmesine karşı çıkarken, parkta Cuma namazı kılarak onların dindarlık tekelini açığa düşürdünüz. Geleneklerden kopmadan değişimcilikle yeni bir sentez yarattınız.

“Anı yaşa”cısınız! Ama iyisiyle, kötüsüyle her anı… Sevişmeyi, direnmeyi, eğlenmeyi, gazlanmayı, dans etmeyi, ıslanmayı…

   

Çok zeki ve şakacıymışsınız! Sevgili devletiniz ve devlet sopasını elinde tutan sayın büyükleriniz polisiyle size orantısız güç kullanırken, yazar Ayfer Tunç’un deyişiyle siz “orantısız güce, orantısız zekâ” uyguladınız. (Cumhuriyet, 8 Haziran)

Nasrettin Hoca’nın torunları olduğunuzu gösterdiniz. Devletin güvenlik güçleri sizi gaza boğarken siz ülkeyi espriye ve kahkahaya boğdunuz; hem de en olumsuz koşullarda…

Hani hizmette sınır yoktur” diye bir reklâm vardı ya, siz onu slogan yazmada, espri ve fıkra üretmede, şarkı ve şiir uyarlamada… “yaratıcılıkta sınır yoktur”a çevirdiniz.

Sizi sinik, korkak sandık. Anladık ki, dibe vurmamızı sessizce beklediniz. Ne denli cesur olduğunuzu bireysel kahramanlık yapmadan kolektif duruşunuzla kanıtladınız. Hem de barışçılığı, güler yüzlülüğü, sevecenliği elden bırakmadan…

Sandığımızdan çok daha duyarlıymışsınız meğer! Problemi çözüm amacımız aynı, yol farklıymış. Yönteminizin bizimkinin tam tersi olması şaşırttı bizi, anlayamadık. Biz “tümdengelim”, siz “tümevarım” yöntemi kullandınız. Ortak amaç “yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” idi. Zamanımızda kaçınılmaz olarak biz, “bir orman gibi kardeşçesine” yaşamaya çalıştık ama ya “bir ağaç gibi tek ve hür” olmaya?

Daha doğrusunu siz yaptınız çocuklar, şiirdeki sırayı izlediniz, (belki günümüzde) tek ve hür olmanın “orman gibi kardeşçe” yaşamaya engel olmadığını kanıtladınız.

Çoğulculuğu, halkların kardeşliğini, çeşitliliği, çok renkliliği, zıtların birliğini, “barış içinde bir arada yaşamayı”, dayanışmayı, paylaşmayı… örneklediniz.

Zekânızla, eğitiminizle, inceliğinizle “direnmenin estetiği”ne örnekler sergilediniz. Direnişinizin sonucu ne olursa olsun bu sınavdan alnınızın akıyla çıktınız ve özgün bir kuşak olarak tarihe geçtiniz. Deneyle kanıtlıdır ki, eylemlerinizden uzak duran, özellikle karşı çıkan kuşakdaşlarınız bu tutumlarının pişmanlığını ve utancını ileride yaşayacaklar.

Size küçük bir bilgi notu:

Sanmayın ki otoriteye karşı başını dik tuttuğu için hakarete uğrayan ilk gençlik kuşağı sizsiniz. Üniversitelerde boykot, yürüyüş, protesto gibi eylemleri yoğunlaştıran 68’li gençlere, ana muhalefet partisinin tarihsel kişiliğe sahip o dönemki lideri “serseriler, haytalar” demişti.

Dönemin başbakanı da onları anarşist ilan etmiş, hak ve özgürlük gösterilerini “yürümekle yollar aşınmaz” diyerek göz ardı etmişti. Gençler yıllarca “anarşist, terörist, vatan haini” suçlamalarından kurtulamazken, 12 Eylül’ün devlet başkanı “onları asmayalım da besleyelim mi?” diyebilmişti. Bir sonraki “liberal” cumhurbaşkanı da ağır baskı ve işkencelere başkaldırıp ilk silahlı eylemi yapan gençleri “bir avuç eşkıya” diye nitelemişti.

Eh, size de çapulcu, ayyaş denmiş, o da bir şey mi!

Maden arama, yol, köprü, havaalanı yapımı diye milyonlarca ağaca kıyanlar, rant uğruna tarihi yağmalatanlar size “Vandallık” yakıştırırken biraz da aynaya bakmalılar, öyle değil mi?

Sevgili gençler,   

Herkesin “bizim zamanımızda” diyebileceği bir zaman dilimi var. Belki de sizinki, yaşadığınız bu günlerdir. Kişisel tarihinizi yazdığınız, çocuklarınıza, torunlarınıza anlatacak anılar biriktirdiğiniz, önemli deneyimler kazandığınız bu günler…

Zaman hızlı, gençlik geçici, büyümek ve nöbeti gelenlere devretmek kaçınılmaz. Yarının büyükleri olurken, yaşadıklarından gereken dersleri çıkaracak zekâya sahip sizlerin, bugünün büyüklerine benzemeyeceğinize inanıyorum. Amacınızın kendiniz olmak ve kendiniz kalmak olduğunu, kendinizden başka kimseye benzemek istemediğinizi de biliyorum.

Siz de biliyorsunuz ki, gençlerin büyüdükçe anne-babalarını anlaması, onlara benzemesi ve onlar gibi davranır olması pek de gelişme sayılamaz. Gerçek gelişme, uygarlaşma, çağdaşlaşma büyüklerin gençleri anlaması ve seçimlerine saygı göstermesi olsa gerek.

Güzel günler göreceksiniz çocuklar, sevgiyle kalın!

İmza: Alamca

(*) Deliler Teknesi dergisi, Temmuz-Ağustos 2013, Sayı:40

Ali Günay
Gerçekedebiyat.com