Bir yalnız ağaç

Bir yalnız ağaç

Çocuklar, hoş geldiniz!

Aslında bana gelmediğinizi biliyorum. Bu uçsuz bucaksız bozkırda tek kalmış bir ağacı kim neylesin ki? Hem de bu cehennem sıcağında!

Uzun yıllardır burada bir başınayım; yapayalnızım. Çölde susuz kalmak gibidir yalnızlık. Ara sıra bir göçmen kuşun dallarımda, bir yolcunun gölgemde bir süre konaklaması bana sunulmuş bir tas su gibi gelir. Susuzluğumu gidermese de içimi serinletir, can katar canıma. Yalnızlığımı -geçici de olsa- unutturur. Sizin konukluğunuz gibi.

Biliyorum sizinki de bir kısa mola, ormana giden yol üzerindeki tek gölgede bir soluklanma; yolu buralara düşen herkes gibi. Asıl konukluğunuz şu ilerideki boz tepenin ardındaki cennet ormana. Boynumu ne kadar uzatsam da görmeyi başaramadığım güzelim ormana. Yaramı deşen, özlemimi kabartan ormana.

Çok talihli biri olduğumu düşünebilirsiniz, Ceviz ağacı olduğum için. Ceviz ağaçları en uzun ömürlü bitki türlerinden biridir çünkü. Ağaçların büyükleri, devlerinden biri sayılırım. Üstelik tohumum uçsuz bucaksız bir ormanın içinde, bir göletin ortasındaki minik bir adacığa düşmüş. Topraktan kafamı çıkarıp ilk yapraklarımı gün ışığına burada uzattım. Çocukluğum ve ilk gençliğim mutluluk içinde geçti. Ormandaki diğer ağaçlar “kökleri suda, dalları güneş ışığında yüzüyor” diyerek kıskanırlardı beni. Köklerim güçlü, boyum uzun, gövdem iri, kollarım yaygın, yapraklarım kocamandı. Güneş ışınlarının yapraklarına en fazla vurduğu, kuşların, böceklerin ve diğer birçok hayvanın, dallarında en çok oynaştığı, yuvalanıp ürediği ağaç benmişim gibi gelirdi. Mutlu ve gururluydum. Öteki ağaçların çoğuna tepeden bakıyordum. Mutluluğun gerçek kaynağının diğer ağaçlarla bir arada yaşamak olduğunu henüz bilmiyordum.

Yaşam cetvelle çizilmiş bir çizgi gibi dümdüz değildir, inişleri çıkışları vardır. Sevinçler gibi üzüntüler, mutlulukların kadar acılar olağandır; hele bu yaşam süresi başka birkaç yaşamın toplamı kadar uzunsa! Bu durumda başkalarından daha çok, olumlu ya da olumsuz olayla karşılaşmak olası. Öyle değil mi?

Ben de başka birçok ağaçtan daha çok şey gördüm, daha çok olay yaşadım, tatlısıyla acısıyla. Ama yaşadığım bir felaket var ki onu size mutlaka anlatmalıyım.

O felaket yaşanmamış olsaydı ormana gitmek için bunca yol yürümeniz gerekmeyecekti, hem de bu kavurucu sıcakta, güneşin alnında. Çok değil, dedeleriniz sizin yaşta iken bu bozkırın tümü ağaçlarla kaplıydı. Burası dev bir ormandı. Daha doğrusu gideceğiniz orman okulunuzun bahçe duvarına kadar uzanıyordu. Anlayacağınız ben o koca ormanın göbeğinde onun binlerce ağacından biriydim.

Kasabanız az sayıda evden oluşan bir köydü o zamanlar. Okulunuz ormanın kıyısına ilk kurulduğunda bahçe duvarı yoktu. Sonu belirsiz orman, okulun bahçesi gibi uzanıyordu. Okulun öğrencileri ders aralarında bile ormanın tatlı serinliğinde oyun oynarlardı.

Köylüler geçimlerini ormandan sağlarlardı. Kurumuş yaşlı ağaçları odun yapar, hayvanlarını ormanda otlatırlardı. Ormandan elde ettikleri odun ve çeşitli ürünleri kente götürüp satarlardı. Kestikleri ağaçların yerine yenilerini diker, onları besleyen ormanı yaşatıp korumaya özen gösterirlerdi. Onlar da ormanda yaşayan çok sayıda canlının bir türü gibiydiler. Ormanla kaynaşmış, onunla yazgı birliği etmişlerdi. Biz de ormanda yaşayan diğer canlıların olduğu kadar insanların da acılarını, sevinçlerini paylaşır gibiydik.

Nitekim kentten başlayıp köye ulaşan yol açıldığında köylünün davul zurnalı şenliği bizi de coşturmuştu. Oyunlarına, halaylarına rüzgârın da yardımıyla katılmıştık; hep birlikte, kimimiz gövdesini, kimimiz başını ya da dallarını sallayarak. Oysa o kocaman keskin dişli iş makinaları yolu açarken birçok kardeşimizi öldürmüşlerdi. Koca gövdeli ağaçlar onların darbeleriyle devrilip gidiyordu. Buna karşın bizden saydığımız köylülerin sevincine katılıyorduk. Bayram sevinci yaratan bu olayın sonun başlangıcı olduğunu, onlar gibi biz de düşünememiştik. O yolun “piknikçiler”i, onların da ölümü getireceğini düşünemediğimiz gibi.

Yolun açılmasını izleyen ilk hafta sonu gelmeye başladılar. İlkinde tek bir araba yanaştı ormanın yamacına. İçinden kadın erkek, çoluk çocuk, küçük bir topluluk indi. Kimi hasır kilim, kimi mangal kömür kimi kap kacak aldı eline. Birinin elinde piknik tüpü, çocukların elinde yiyecek torbaları, su kapları içeri daldılar. Aramızdan dolanarak akıp giden derenin kıyısındaki koyu gölgelikte konakladılar.

Bu ilk konukları köylüler gibi biz de merak ve şaşkınlıkla izledik. Ateş yakıp yemek pişirdiler, yediler içtiler. Büyükler yüksek sesle konuşup kahkahalar atarken, çocuklar çığlık çığlığa oyunlar oynadılar. Derede birbirlerine sular atıp eğlenerek çimdiler. Dallarımıza kurulan salıncaklarda sallandılar. Bebeler gövdelerimiz arasındaki hamaklarda uyudular. Doğrusu onları kucağımızda, bağrımızda duyumsadık, hoşlandık. Onlar aramızda mutlu bir gün geçirdiler, biz de onların varlığından tat aldık, mutluluklarını paylaştık.

Akşam güneşinin son parıltıları kıvıl kıvıl yapraklarımızda yansırken toparlanıp arabalarına doluştular. Korna çalıp el sallayarak kaldırdıkları toz bulutunun arkasında yittiler. Belli belirsiz tüter bıraktıkları ateşi söndürmek köylülere kaldı. Yaşlı bir köylü dereden doldurduğu abdest ibriğini söylenerek ateşin üzerine ağır ağır döktü. Tümüyle söndüğünden emin olana kadar baston olarak taşıdığı sopanın ucuyla çamurlaşan külleri karıştırdı. Piknikçilerin arabasını köy dışına kadar kovalayıp toz toprak içinde dönen köylü çocuklara sigara izmaritlerini toplattı. Etrafa gelişigüzel atılan izmaritlerin bazıları yanmaya devam ediyordu. Yaşlı köylü tümünü dereye attırdı. Etrafı son bir kez gözden geçirdikten sonra evine yöneldi. Çocuklar da birbirlerini kovalayarak gürültüleriyle birlikte uzaklaştılar. Tehlikeli olduğunu çok sonra anladığım bir günü kazasız belasız atlatmıştık.

İzleyen haftalarda durum hızla değişti. Her hafta sonu gelen arabalar çeşitlenip çoğalıyor, piknikçi sayısı katlanarak artıyordu. Arabalarına sığışanı, kamyonete, kamyona doluşanı, minibüs, otobüs tutanı akmaya başladı ormana. İlk gelenleri şaşkınlıkla izleyen köylüler de uyandı. Durumdan yararlanmakta gecikmediler. Araba parkına dönüşen orman kıyısını Pazar yerine çevirdiler. Sebze, meyve; kokulu, şifalı bitki satan kadınlar; sakız, kâğıt mendil, soğuk su satan çocuklar, simitçiler, baloncular, dondurmacılar, kâğıt helvacılar istila etti ortalığı. Önceleri açıkta satış yapıyorlardı. Daha sonra büyük kısmı derme çatma kulübeler kurup dükkân olarak kullanmaya başladılar. Muhtar damatlarıyla ortak iki minibüs alıp kentle köy arasında dolmuşçuluk başlatınca piknik, bir hafta sonu etkinliği olmaktan çıktı. Piknik alanı her gün dolmaya başladı. Hafta sonları gelenler çoğaldıkça alan büyümeğe, insanlar ormanın derinliğine yayılmaya başladı. Sonunda ormanın köye en uzak köşesindeki ben de onlarla tanıştım. Tanışmak ne kelime çevremdeki gölet nedeniyle benim ve gölet kıyısındaki ağaçların gölgeleri en paylaşılamayanlar oldu. En erken gelenler bizim gölgelerimizi kapmaktan ayrıca mutluluk duyar oldular. Gölet balık kaynıyordu. Büyükler balık avlarken çocuklar da gölette yüzüyordu. Aylar geçtikçe göldeki balıklar azalmaya, çocuklarla birlikte yüzen cisimler artmaya başladı. Derken önce balıklar tükendi, sonra rengi bulanıklaşıp koyulaşan gölette yalnızca konserve kutuları, naylon torbalar, boş sigara paketleri, sebze meyve artıkları gibi çer çöp yüzer oldu. Hepimizden önce gölet öldü.

On yıllardır birlikte yaşadığımız köylü de değişti, yeni duruma ayak uydurdu. O zamana kadar orman köylünün geçim kaynağı, köylü de ormanın koruyucusu ve bakıcısı idi. Orman piknik alanına dönüşünce bu uyum sona erdi. Hele köyün yaşlıları öldükten sonra kalanlar piknikçilerden para kazanmak dışında bir şey düşünmez oldular. Artık unutulan ateşleri söndürmek, izmarit toplamak, etrafı temizlemek onlar için zaman yitirmekten başka bir şey değildi. Ormanın onlar için tek anlamı piknikçi çekmesiydi artık. Piknik alanını genişletmek veya piknikçilere odun olarak satmak için ağaç keser oldular. Ağaç dikmek ise akıllarına bile gelmez oldu.

Bunların sonucunda bir felaket kaçınılmazdı. Küçük birkaç yangın ucuz atlatılmıştı o güne değin. Ve kıyamet bir Eylül ayının güneşli bir pazar gecesi koptu. O günü tüm ayrıntılarıyla bu günmüş gibi anımsıyorum. Anımsamaktan da öte her an gözümün önünde, hem de acı veren tüm ayrıntılarıyla.

Öğlene doğru iki kamyonetle geldiler. İlk bakışta diğer piknikçilerden bir farkları yoktu. İki kamyonete nasıl sığdıklarına şaşılacak kadar kalabalıktılar. Dört aile idiler. Çoğunluğu, çeşitli yaşlardaki çocuklar ve gençler oluşturuyordu. Göbekli, atletli babalar sigara içiyorlardı. Beni ilk tedirgin eden şey kamyonetlerini ormanın içinden sürerek göletin kıyısına kadar getirmeleri olmuştu. Daha sonraki davranışlarının çoğu tedirginliğimi giderek arttırmıştı. Kızlı erkekli o çocuklar ve gençler ordusu kamyonetlerden iner inmez ormana dağıldı. Kimi çakılarıyla ağaç gövdelerine yazılar, resimler ve adlar kazımaya girişti. Kimi ağaçlara tırmanıp kuş yuvalarını dağıtmaya başladı. Buldukları kuş yumurtalarını kahkahalar atarak tokuşturdular. Çoğunun tüyleri henüz çıkmamış kuş yavrularını küçük kardeşlerine armağan ettiler. Küçüklerin canlı oyuncak sandığı bu yavrular kısa sürede ölüverdiler. Çocukların bir kısmı ise dağılan yuvalarını, yiten yavrularını arayan ana kuşları sapanlarla vurmaya çalışıyordu. Bu sırada atletli, bıyıklı babalar mangalları yaktılar. Ateşlerini iyice canlandırdıktan sonra kadınlara bırakıp tavla başına geçtiler. Uzunca bir süre yoğun dumanlar, yağlı etlerin ağır kokusu ve sonuna kadar açık kasetçaların sesi ortalığı kapladı. Tavla oynayan erkeklerin bağrış ve kahkahaları ile karışan çocuk çığlıları bu curcunayı tamamlıyordu. Derken etler pişti, sofra kuruldu. Saatlerce yemek yendi, rakı kadehleri kola bardaklarıyla tokuşturuldu. Tüm olanlara benimle birlikte tanık olan güneş birazdan arkasında yiteceği ufuk çizgisine yaklaşırken sofra toplandı. Tüm artıklar gölete atıldığı gibi kilimler ve sofra bezleri gölete doğru çırpılıp temizlendi. Dikkat kesilmiş, her eylemlerini izliyordum. Artık sıra ateşi söndürmeye geldi, diye düşünüyordum. İşte, mangallardaki, sönmeğe yüz tutmuş ateş artıkları açılan küçük bir çukura boşaltıldı. Fakat o da ne? Üzerine su veya toprak dökülüp ateşin söndürülmesini bekliyordum ya, tam tersine gençlerin topladığı çalı çırpı ve kuru dallar çukurdaki kor artıklarının üstüne yığıldı, üflenerek ateş yeniden canlandırıldı. Yalımlar ağaçların alçak dallarına doğru yakıcı dillerini uzatırken kasetçalardan oynak ezgiler yükseldi. Piknikçilerin tümü ateşin çevresinde oynamaya başladılar. Bir süre sonra tümü el ele tutuşup ateşin etrafında halka oldular ve göbekli babalar pes edinceye kadar halay çektiler, ateşin üzerinden atladılar. Bu sırada güneş beni, geliyorum diyen felaketle baş başa bırakarak dağların ardına kaçtı. Yaşamımda ilk kez güneşin korkak ve kalleş olduğunu düşündüm. Güneşin batması elektrik kesilmesi gibi bir telaş yarattı piknikçilerde. Hızla toparlanmaya, eşyalarını kamyonetlere yüklemeğe başladılar. Gözlerim bir onları, bir alevleri kısılan ateşi izliyordu. Giderek azalan umut ve artan endişe kaplıyordu içimi. İşte çocuklar, gençler ve kadınlar kamyonet kasasının kenarlarına dizildiler. Son umut erkeklerde ama onlar da sarhoş. Neyse biri geliyor. Sallanarak yaklaştı. Ateşin üzerine işedi. Bidonun dibindeki son suyu da döktü ama ateşi neredeyse hiç tutturamadı. Ayağıyla toprağı tekmeleyerek kuru yapraklarla birlikte bir miktar toprak fırlattı ateşin üzerine. İyice eğilerek inceledikten sonra “söndü galiba” diye bağırdı kamyonetlere doğru. Sigarasını parmaklarının ucuyla ateşe doğru fırlattıktan sonra döndü gitti yalpalayarak. Dışarıdaki diğer üç adamın yanına varınca ikişerli kamyonetlere bindiler. Motorlar çalıştı. Tozlar kalktı. Son umudum da giderek karanlıkta yiten seslerin peşinden sürüklendi gitti. Artık yazgıya sığınmanın dışında elimden bir şey gelmezdi. Kısa bir süre sonra okşar gibi hafif başlayan, ardından tokat atar gibi esen rüzgâra bakılırsa bu yazgı pek ak olacağa da benzemiyordu.

Nitekim ateşin o tehdit eden gözleri karanlıkta parlamakta gecikmedi. Rüzgârdan aldığı soluğu sihirbazlar gibi alev şeklinde üflemeğe başladı. Alevler kuru otları, ardından çalıları ve derken ağaçların sardı. Koca ormanın kıyameti birkaç dakikada kopuvermişti. Kısa zamanda ağaç ormanı alev ormanına dönüştü. Üstüne, yazgısı gibi kara, dumandan bir kalın, siyah örtü seriliverdi. Kazma-kürek koşturan köylülerin, canla başla uğraşan askerlerin ve gece yarısından sonra yetişen itfaiyenin çabaları yetmedi. Biraz sonra göreceğiniz, ilerideki nehre kadar tüm orman kül oldu. O siyah örtü de yere indi, ağaçsız kalan toprağın üstüne kara bir kül tabakası olarak serildi bu kez. Rengi solup, şimdi gördüğünüz toprak rengine dönüşünceye kadar yıllarca öylece kaldı. Bu arada orman kıyısına köylülerin kurduğu Pazar Yeri’ndeki kulübelerin de tümü yanmıştı. Alevlerin evlere sıçraması bin bir güçlükle önlenebilmişti. 

Bana gelince; göletin ortasında doğmuş bir “şanslı” olarak yanmaktan kurtulmuştum. Ama kurtulan yalnızca dışımdı. İçimse yanmağa devam ediyor, inanın. Yangın sırasında havada şaşkın dolaşan kuşların acı çığlıklarını, vahşi hayvanların çaresiz kaçışmalarını, kaplumbağa, yılan, kertenkele ve diğer sürüngenlerle böceklerin cayır cayır yanışını ayrıntılarıyla anlatamayacağım size, bunu yüreğim kaldırmaz. Elbette benim aile fertlerim olan diğer ağaçların çatır çatır yanıp kül oluşunu da. O günden bu yana kendimi ne kadar şanssız ve ne kadar yalnız duyumsadığımı da anlatamam, onlarla birlikte yanıp kara bir kül olmayı ne çok dilediğimi de.

Çocuklar, piknikçilerin, yeni eğlence alanı olarak, biraz sonra gideceğiniz ormanı seçtiğini biliyorsunuz. Babalarınızın neden kahvehanelerde zaman tükettiklerini, çalışmak için uzak kentlere neden gittiklerini de anladığınıza hiç kuşkum yok. Gideceğiniz ormanın yanı başındaki şirin kasabanın, sizin gibi tatlı çocuklarına da bu acı öyküyü anlatıverin, emi?

Ali Günay
Gerçekedebiyat. com