Aydın kıyımı veya karanlık biriktirmek

Patladı gün
Kanadı 24 yerinden ocak
Yarıldı zaman
Koptu makarası
Yarısı sardı ileriye
Geriye yarısı
Göz göze geldi
Geleceğiyle geçmişi
Bir an
-Bir bombanın
Kapkara aydınlığında-
İnsanlığın…

Aydınlanma çağını geç yakalamış Türk toplumunun son yüzyılı “yavrusunu yiyen kedi” benzeri bir aydın kıyımına da tanıklık etmiştir, etmektedir. Bu kıyım, çeşitli baskılar, yasaklamalar, sürgünler, tutuklamalar ve öldürmelerle süregelmiştir. Cumhuriyetle birlikte ivme kazanan aydınlanma süreci bile ne yazık ki bu utanç verici gidişe son verememiştir.

Tarih boyunca çıkarcı, tutucu, gerici çevreler ve baskıcı erk ile aydınların savaşımı, bir gece-gündüz, bir karanlık-aydınlık karşıtlığı gibi sürekli, kaçınılmaz ve uzlaşmaz nitelikte olmuştur ve öyle olması doğası gereğidir. Zira özünde çıkar elde etmeyi, geliştirmeyi ve/ya korumayı amaçlayan her örgütlenme (şirket, çete, çıkar grubu, siyasi kuruluş, siyasi erk vb. gibi) amacına en kolay karartılmış veya bulanıklaştırılmış ortamlarda ulaşacağını bilir. Sömürünün, haksız çıkarın; emekçi halk kitleleri üzerinde ekonomik ve/ya politik egemenlik kurmanın ve sürdürmenin; kötücül amacın, bu amaca varmada işlenen suçların ve söylenen yalanların en iyi örtülüp gizleneceği yer olabildiğince koyu bir karanlıktır. Ve aydının onu aydın yapan görevi bu karanlığı aydınlatmak, deyim yerindeyse “hırsızın üzerine el feneri tutmak”tır. Bu da sanıldığından çok daha zorlu, çoğu zaman tehlikeli, ancak bir o denli onurlu bir görevdir.

İnsanlığın ve toplumların tarihsel ilerleyiş, dönüşüm ve bir üst aşamaya evrilme sürecinde, aydın kıyımının yoğunlaştığı özü benzeşen ancak hedefi farklı dönemlerden söz edilebilir. Egemen sınıf(lar)ın ve temsilcisi siyasi erkin çağdaş uygarlığa ve/ya toplumsal ilerleyişe ayak uyduramadığı, egemenliğini ve sömürünü yoğunlaştırmak veya en azından sürdürmek için baskıcı yöntemleri öne çıkardığı; bu nedenle yolsuzluğun, hukuksuzluğun, çürümenin boyutlandığı; gelir dengesizliğinin sömürülenlere karşıt uçurumlaştığı ve toplumsal huzursuzluğun tırmandığı dönemler böyle dönemlerdir. Böylesi dönemlerde egemenlerin, erkinin ve süregiden düzenden çöplenen çıkar öbeklerinin daha çok yanıltmaya, uyutmaya daha çok yalana ve daha çok baskılamaya, kısacası daha koyu karanlığa gereksinimi vardır. Öyleyse ışık kaynakları yok edilmeli; foyalarını sergileyen, emekçi halkı, ezilenleri ve vicdanı duyarlı katmanları aydınlatıp uyandıran, yol yordam ve kurtuluş hedefi gösteren aydınlar susturulmalı, bunun için satın alınmalı, sindirilmeli, olmazsa yok edilmelidir. Tanrısal egemenliği sarsan Prometeler, köleciliği çatırdatan Spartaküsler, dinsel egemenliğin temellerini çatlatan Galileler böylesi dönemlerin kurbanlarıdır ve kahramanlarıdır.

Sömürü ilişkilerinin giderek karmaşıklaştığı ve demokrasi, sosyal adalet, insan hakları ve bireysel özgürlükler gibi değerlere dürülerek gizlendiği çağımızda emperyalizmin ve etki alanındaki ülkelerde işbirlikçilerinin zaman zaman girdikleri açmazları aşmak için, yüzlerce yıllık savaşımla vermek zorunda kaldıkları hakları geri aldıkları faşist diktatörlük dönemlerinde de ilk hedef hep aydınlar olmuştur. Diktatörlüğe giden yolda ayaklarının takıldığı taşlar; hedefe vardıklarında ise boğazlarına takılan kılçıklar olarak temizlenmeleri gereken…

Günümüzde, emperyalizmin daha kolay yönettiği ve çıkarlarının uyuştuğu daha gerici, daha işbirlikçi ve daha yoz akım, devinim ve örgütlenmelere erk yolunu açmada dinamitlenen ilk kayalar hep aydınlar olmaktadır. Kuşkusuz bu rastlantı değil tasarlanmış bir uygulamadır. Hedef toplumun bir korku ve baskı tüneline yöneltilmesi için karanlıkta yolunu yitirmesi, bunun için aydınlatıcılarının söndürülmesi gerekir. Bu da yetmez, gerçek aydınlatıcılar söndürülürken, karanlık saçan işbirlikçi sahteleri konur onların yerine, ve bir süre bu sahtekarlar “aydın” diye yutturulmaya çalışılır topluma.

24 Ocak 1993’te Uğur Mumcu ile başlayan bir dizi aydın kıyımı, bu türden bir planın uygulanma yolunu açma amaçlı olabilir.

Henüz 12 Eylül karanlığından çıkma çabasındaki Türkiye, sosyalist sistemin çökmesi ile atağa geçen emperyalizmin yeni bir tasarımının içinde buldu kendini. Bu tasarımda Türkiye’nin verilecek görevleri yerine getirmesi için, siyasi erkin, soğuk savaş döneminde komünizme karşı işbirliğinde kendini kanıtlamış unsurlara teslim edilmesi öngörülmüş ve uygulama için düğmeye basılmıştı. İşbirlikçileri iktidara götürecek yol üzerindeki engeller kaldırılırken bunlar arasında görülen Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Turan Dursun, A. Taner Kışlalı, … gibi birçok aydına kıyıldı. Yolun karartılması, toplumun şaşırtılıp aldatılarak istenen yöne sürülmesi böylece kolaylaştırıldı.

Burada bir ayraçla belirtmek gerekir ki aydınlar bazen gizli amaçlarını açığa çıkardıkları karanlık yapı ve odakların hedefi olabildikleri gibi, ulusal ve uluslar arası toplumda ses getirecek eylem peşinde koşan, amacına varmak için bulanık ortam yaratmaya çalışan komplocuların, provokatörlerin tercih ettiği kurban konumunda da bulunabilirler.

Bir atasözü der ki: “Altından kendini sakın! Zehiri hiçbir zaman teneke kupa içinde sunmazlar.”

Aydınları hedef alan kıyımlar, baskılar, yıldırma ve sindirme girişimleri her zaman yüce değerlerin ardına gizlenerek sunulmuştur toplumlara. Bunlar, yerine ve zamanına göre, dinin ve dince kutsal alanların, ahlakın, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünün, devletin ve/ya anayasal düzenin… korunması gibi toplum çoğunluğunun duyarlı olduğu değerlerdir. Değerler ne denli yüce olursa uğruna verilen kurbanlar da o denli cüce kalır böylece.

Peki, aydınlar olmadan toplum yaşayamaz mı?

Avrupa’da aydınlanma sürecinin başlangıcından günümüze dek yüzyıllar geçmesine karşın bu akımdan payını alamamış çok sayıda toplum ve milyarlarca insan yaşamaktadır yeryüzünde. Aydınlamada alınan yol her toplumda aynı olmadığı gibi, Türk toplumu gibi bazı toplumlar devrimlerini daha geç yaptıkları ve engellemelerle karşılaştıkları için göreceli olarak geride kalmışlardır. Aydınlanmanın tüm toplumlara aynı hızda yayılmasını engelleyen en güçlü etken, iç gerici-tutucu güçler ile emperyalizmin işbirliğidir. Cahilleştirilmiş toplumların ve kitlelerin kolay yönetilmeye ve sömürülmeye daha elverişli oldukları açıktır.

Sorumuzun yanıtına dönersek, aydınları olmadan ve aydınlanmaya perdelerini kapatarak da yaşayabilir toplumlar, yaşamakta da. Ancak sonuçlarını görmek için kör cahil olmamak yeter.

Aydınlanma öncesi yüzlerce yıl din ve mezhep savaşlarıyla kan gölüne dönen Avrupa, günümüzde uygarlık yarışının ön sıralarında yer alan bütünleşme sürecindeki bir birliktir. Buna karşılık islamiyetin ilk döneminde büyük bir atılımla uygarlık öncüsü konumuna gelen Müslüman toplumlar, aydınlanma değerlerini inançlarına tehdit olarak algıladıklarından Avrupa’nın orta çağını sürdürmektedirler. Parçalanmışlıkları, geri kalmışlıkları, totaliter rejimleri ve iç çatışmaları yanında emperyalizmin pençesinde kıvranmaktadırlar. İçinde bulundukları olumsuz durum emperyalizmin etki alanında olmalarının hem nedeni hem de sonucu olabilmektedir. Bu ülkelerde monarşileri, diktatörlükleri destekleyen ve işbirliği yapan da, işbirlikçilerini tam denetim altında tutmak için karışıklık çıkartan da; ülkeler arasında düşmanlıkları, ülkeler içinde etnik, dini, mezhepsel, cemaatler arası ve kabileler arası husumet ve çatışmaları kışkırtıp besleyen de; her birini ötekine karşı şantaj unsuru olarak kullanan da  emperyalizmdir.

Özcesi aydınlanma çağını ıskalayan veya süreci yavaşlatmak veya geri çevirmek amacıyla aydınlarını baskı ve kıyıma uğratan toplumlar “karanlık biriktirir” ancak. Karanlık biriktirenlerinse kuşa kurda yem olma, kendi karanlığında boğulma tehlikesiyle burun buruna yaşaması kaçınılmazdır. Kaderin cilvesine bakın ki böylesi bir talihsizliği yaşayan toplumlara, saplandıkları kısır döngüyü kırmanın, gömüldükleri karanlığı dağıtmanın ve karanlık dehlizlerden çıkışın yolunu, yine ve ancak gerçek aydınlar gösterebilir.

Karanlıktan beslenen çıkar yarasalarının en büyük talihsizliği -kuşkusuz aynı zamanda insanlığın en büyük talihi- aydınların ölümlülüğüne karşılık aydınlığın sürdürülebilir, kalıcı, bengi olmasıdır. Başka bir deyişle bir ışık kaynağı olarak aydın söndürülse bile ışığı yayılmaya, yeni kaynakları tutuşturmaya, başka ışıklarla büyümeye ve yıllar, hatta çağlar ötesinden aydınlatmaya devam eder.

Bugün ortalama eğitim almış birine Galile’yi (yerine başka birini, örneğin Sokrat’ı ya da Aynştayn’ı koyabilirsiniz.) sorsanız büyük olasılıkla bilir. Buna karşın yaşadığı dönemin anlı şanlı egemenlerinin, onu yargılayan engizisyoncuların bir tekini bile anımsayan çıkar mı acaba?

Araştırmayı, bilgiyi, belgeyi fikir üretmenin temeli sayan aydınlanma kaynaklarımızdan Uğur Mumcu’nun en azından “ bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunamaz” sözü sonsuza dek gök kubbemizde yankılanacaktır.

Ali Günay
Gerçek Edebiyat