Avrupa'nın yarattığı Yunanistan

Avrupa, Yunanistan, Yunanistan nasıl kuruldu

I.

AVRUPA'NIN YARATTIĞI YUNANİSTAN

“Pide satın alan Rumlar olduğu gibi, Paskalya çöreğini seven ve satın alan Türklerin sayısı da az değildi.  Tanıdığımız bir Rum vefat edince, biz Türkler kiliseye giderdik.  Sıralara oturup ayini dinler, sonra aileye başsağlığı dilerdik.  Rumlar da yakınları Türklerin cenaze namazını cami avlusuna gelip takip ederler ve aile efradına başsağlığı dilerlerdi.  Bayramlarda Rumlar bizim evlerimize, Noel’de biz Rumların evine gider tebriklerimizi iletirdik.”                                                                                                E.E. ERGİR[1]

“... ne var ki zaman zaman o allahlık gece bekçisini özlüyordu.  Sabahları pişirdiği kahvesini, üzerine oturarak bekçiyle sohbet ettiği mutfağın eşiğini özlüyordu.  Yumurtacısını ve sucusu İbrahim’i özlüyordu.”                                                                                     M. YORDANİDU[2]

Yazımız, günümüzde yaşanmakta olan kimi sorunların tarihle bağlantısını, tarihin bugünlere getirdiği olumsuzlukları sergilemek amacındadır.  Coğrafyanın kader olduğu tekrarlanır, ancak unutulmamalıdır, tarih de kaderdir.  Geçmişte yaşananlar sonrayı belirlemiştir, aynı bugün yaşananların geleceği belirleyeceği gibi.

Başlığımızdaki “imparatorluklar”dan 19. yüzyıla kadar olan bir tarihsel dönemi kastediyoruz.  İskender imparatorluğu, Roma İmparatorluğu gibi devletler, Yunanistan toprağına bir tarih vermiştir.  Ancak bu tarih, “modern zamanlar”da o toprakta en başta İngiltere gibi dışarıda olan başka imparatorlukların tarih yapmasını engellememiştir.

Bugünkü Yunanistan’ın tarihi 18. yüzyılda Avrupalılar tarafından yazılmaya başlandı.  Bu tarih, “modern” Yunanistan’a mirastı, Avrupalıların yazdığı tarih “modern” Yunanistan’ın şimdiki tarihi oldu.

Ama bu modern tarihin şanlı sayfaları da vardır.  Yeri geldikçe belirteceğiz.

N’OLUYOR YUNANİSTAN’A!

Yunanistan, ABD’nin son yıllardaki Türkiye’yi kuşatma politika ve girişimlerine gönüllü olarak ve hevesle katılan bir komşu ülke.  Türkiye sınırındaki kara topraklarına ABD üsleri açıldı, buralara Amerikan askerleri ve savaş gücü yerleşti.  Ege’deki Yunan adalarına gene Amerika’nın deniz ve hava güçlerinin yerleşmesi sağlandı.  Yunanistan, Ege’deki adalarına yasal olmamakla birlikte ve Lozan Barış Antlaşması’na aykırı olarak silah yığmayı ve adaları askerileştirmeyi sürdürüyor.  ABD ve İsrail’le birlikte Türkiye’ye karşı olan askeri harekatlarda yer ve görev alıyor.  Bütün bunlar yanı sıra Ege’deki Türk adalarını da işgal etmiş ve bunların bazılarında askeri tesisler bile kurmuş bulunuyor.

Bunlar olgular.  Ayrıca bunlara her gün eklenecek yeni bir şey çıkıyor.  Örneğin, mayıs ayı başında Yunanistan Dışişleri Bakanı’nın Türkiye ziyaretinde tutumu ve söyledikleri (Dışişleri Bakanı, Türk Dışişleri Bakanı’yla ortak düzenlenen basın toplantısında diplomasiyi takmadığını ve misafir olmanın görgüsüne uymak istemediğini Türklere göstermeye çalışmıştı)!  Örneğin, mayıs ortasında Yunan Genelkurmay Başkanı’nın ölçüsüz ve pervasız açıklamaları (Genelkurmay Başkanı, bir tehdit olarak algılansın diye Yunanistan’ın “dünyada” yalnız olmadığını, hele hele bir çatışmaya girecek olurlarsa Batı dünyasının arkasında yer alacağını güvenle söylemişti). 

Bu tutumlar, yorumcuların bir meydan okuma belirlemesini gerektirmeyecek ölçüde açık.  Ve gösterdiği, Yunanistan’ın gündemde tutulması gerekliliği.

Ayrıca ABD Başkanı Joe Biden’ın soykırım yalanına 24 Nisanda resmen katılmasının, o meşum açıklamasının ardından Yunanistan, yepyeni bir hamle yaptı, Pontus “soykırımı”nı[3] ileri sürerek emperyalizme bağlılığını Türk düşmanlığında kanıtlamaya çalıştı.

Ve gene mayıs ayının son haftasında Yunan ordusu ABD silahlı güçleriyle birlikte Türkiye sınırındaki İskeçe’de askeri tatbikat yapması, ortak hedefin hangi ülke olduğunu doğrudan göstermekte.  Dünyanın en büyük tatbikat projelerinden olan “Defender Europa 21” kapsamındaki Kentavros tatbikatının ortak düşmanının Türkiye olarak seçilmesi kimseyi şaşırtmadı ama bunu dostlukla bağdaştırabilen bir yorumcu da çıkmadı.

Yunan cumhurbaşkanından hükümetin bakanlarına, askeri yetkililerden (Türk düşmanlığına göre yetişmiş) dış politika uzmanlarına, diplomatlardan kamuoyunda ünlenmiş “akiller”ine kadar çok kişi ağızlarını, Türklere karşı bir vesile ve konu yaratıp sırayla açıyor.  Ayrıca ilgili haberleri üst üste duyanlar ve öğrenenlerin “bir düğmeye basıldığı”nı düşünmemesi mümkün olmuyor.

Yunanistan’ın Türkiye’ye yönelik olarak yürüttüğü en son provokasyonu Yunanistan’daki Türk nüfus üzerinden yapıldı.  Yunan hükümeti, Türk okullarının önemli bir kısmını bu yılın ağustos ayı başında kapatma kararı aldı.  Okulların sayısı 200’ün üzerindeyken, bu karar uyarınca sayı 103’e düşürüldü.[4]

Yukarıda sıralananlar Yunanistan’ın Türkiye ile hır çıkarmak istediğini göstermektedir.  Bundan sonra bunlara hem yenilerinin ekleneceğini, hem de çok daha büyük sorunlar çıkarılacağını düşünmekle kehanet yapmış olmayız.  Önemli olan, bu saldırganlık belirtileri ve geçimsizlik yaparak sorun yaratmaların ABD’nin Türkiye politikaları açısından anlamlı olduğudur.  Bugün, Amerika istemeseydi bu kışkırtmalara kalkışması düşünülemezdi, arkasında Amerika olmaksızın Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı böyle şeyler yapması söz konusu olmazdı.

Yunanistan’ın bu günlere gelmiş olması, tarihindeki kimi özelliklerin doğal sonucu.  Faşizme ve emperyalizme direndiği onurlu dönemler dışında Yunanistan, yabancı güçlere güvenerek var olma ve onların siyasetlerini izleme konusunda dünyanın en kötü örnekleri arasında yer alıyor.

Yunanistan bugün bir cumhuriyettir, bir hanedanlıkla yönetilmiyor, ama gene de dış güçlere bağımlıdır, ABD’nin güdümündedir, ve ABD tarafından son on yıllardır yeniden fethedilmektedir.  Avlanmıştır, esir alınmıştır, yeniden çıkışsız bir yola girmiştir.

Yunanistan’daki yaşlı insanlar, Türklere düşmanlığı ve iki toplum arasındaki sorunlar ve çatışmaları Büyük Güçlerin müdahalelerine bağlamaktadır.  “Tekrar tekrar varılan sonuç”, nefretlere politikacıların neden olduğudur.[5]  Bir köyde “imam Şerif Efendi’yle papaz Trasakis’in birbirlerini selamlamalarının, hatır sormalarının hoşluğu”nun gösterdiği, “insanlarımız iyi geçinmiş, barış içinde bir arada mutlu yaşamışlardı... ama sonra” ifadesidir.[6]

Geçmişinde Yunanistan Türk düşmanlığını birçok sefer yaşamıştır, ama yüzyıllar boyunca esas olan düşmanlık değildir.  Kaldı ki yakın tarihinde Yunanistan’ın “en büyük düşmanı” Türklere karşı onurlu ve örnek bir barış, dostluk ve iyikomşuluk dönemi yaşamışlığı da var (1920’li, 30’lu yıllar).  Yunanistan yönetimleri böyle bir dönem yaşadıklarını unutmuş olmalılar, ancak biz unutmadık ve o dönemi hem özlemle anıyor, hem de burada okuyacaklarınızı onların düşmanca siyasetlerine karşı dostça düşünceler ve beklentilerle yazıyoruz.

YUNANİSTAN NEREDEN? HER ŞEYDEN ÖNCE, “ROMA MİRASI”!

Yunanistan’ın yakın öncülü Doğu Roma İmparatorluğu.  Uzak “öncülü”, artık coğrafyası dışında kültürel, etnik vb. herhangi bir bağı, benzerliği ve ilişiği kalmamış Milat öncesi Grek “uygarlığı”dır.  Yunanistan’a antik Greklerden yalnızca aldıkları ad kalmıştır.[7]

Ancak Yunanistan kendi tarihini, bugünkü Yunanistan’ı, antik Greklere ve Doğu Roma İmparatorluğu’na bağlayarak yazıyor, bunlar Yunanistan için, “Birinci ve İkinci Uygarlıklar” oluyor.  (“Üçüncü Uygarlık”, darbe yapan general açısından ve onun ifadesiyle, 1936 yılındaki bir askeri darbe dönemi olacaktır; ileride değinilecektir.) 

Yunanistan, Roma ile ilgili olarak, bölgenin en önemli, en büyük ve en zengin devleti olan, hem büyük Roma İmparatorluğu’nun, hem de Doğu uygarlığının parçası olmuş, kendisine o mirası devralmış görülmüş Doğu Roma’nın bugüne uzanan bir devamı olduğunu düşünüyor.  Doğu Roma, Batı Roma’dan bin yıldan fazla yaşadığı gibi, Avrupa dışındaki tek ve büyük Hıristiyan devlet olarak Hıristiyanlığın doğudaki, daha doğrusuyla Avrupa dışındaki temsilcisi ve hakimi durumunda olmuş.

Roma, “Batı” ve “Doğu” olarak ikiye ayrıldıktan sonra parçalar her bakımdan farklılaştılar.  Doğudaki parça gelişme ve değişme gösterdi, yerelleşti, dinsel bakımdan da yeni anlayışlar, felsefeler, söylemler ortaya çıktı, “Doğu Hıristiyanlıkları”na katıldı.  Helenistik geçmiş miras ve temel yapıldı, Hıristiyanlık Grek mitolojisiyle kaynaştırıldı.

Doğu Roma Hıristiyanlığının Grekleşmesi, bazı İncil’lerin ve Hıristiyanlığın ilk metinlerinin kimilerinin dilinin Grekçe olmasından, –Yahudiler dışındaki– ilk Hıristiyanların Roma’nın Grek nüfusundan ortaya çıkmasından dolayı zor olmadı.  Greklerin Hıristiyanlaşması, Avrupalıların Hıristiyanlaşmasından daha olağan, daha doğal, daha normaldir, kendiliğindendir.  Çünkü Hıristiyanlaşmaları baskı ve yıldırmalar sonucu değildir.

İmparator II. Theodosius (401-450) Grekleşme yolunu iyice açtı, bir Grek kadınla evlendi, Endoksia.  Onun etkisiyle bir Grek okulu (sonradan buna “üniversite” denilecektir) kuruldu (425).  Kilisenin Grekçeye geçmesi, Grekçenin eğitime geçmesinden daha hızlı gerçekleşti.  Hemen sonra imparatorun fermanları Grekçe yazılmaya başladı ve yargı kararlarının dili Grekçe yapıldı.

527-565 yılları arasında hüküm süren Justinianus (482-565) da halktan bir Grek kadınla evlenmişti, ünlü Theodora’yla.  Bu süreçte Roma İmparatorluğu’nu sürdürmek yerine, kültürel ve siyasal olarak Atina’ya dönülmekteydi.  Bu arada Doğu Roma’da, Büyük Roma İmparatorluğu’nun ve Avrupa Hıristiyanlığının dili olan Latinceden uzaklaşıldı.  Doğu Roma Latinceyi, hem devletten ve hem de dinden ayıracak, kullanılmaz hale getirecekti.  630’da, İmparator Heraklios döneminde Grekçe devletin resmi dili yapıldı.

İmparatorların Latince Augustus unvanı yerine Deios sözcününü kullanmaları bu dönemden sonradır.  Bu unvanla aynı zamanla yönetimde “tanrısallık” vurgulanmış oluyor, devletin Kiliseyi sömürenlerle sömürülenler arasında manevi ve siyasal birliği sağlaması umuluyordu.

“7. yüzyıla gelindiğinde, Bizans yüksek kültürü, önceki kilise babaları çağı açısından niteleyici olan çatışma evresini geride bırakmıştı ve pagan Yunan birikimine karşı düşmanca bir kayıtsızlık içindeydi, Helenizm yenilgiye uğramış bir düşmandı.”[8] (Helenizmin yeniden hayat kazanması, yeni bir toplumun ortaya çıktığı Bağdat’ta Abbasilerin çeviri hareketi sayesinde olmuştu.)

Bir Doğu devleti ve toplumuna dönüşen Doğu Roma’da kölecilik zayıfladı ve bir sistem olmaktan çıktı.  8. yüzyıl köleci düzenin silindiği yüzyıldır.  Kadınların da saltanat sürdürdükleri bir ortam, zaten köleciliğin geride kaldığını gösteriyordu (köleci sistemde kadınlar da köle statüsündeydiler). 

Zaten sonraki yüzyıllarda kölecilik bir sistem olarak her yerde terkedilecektir.  Feodal ilişkilerin geliştiği ve Doğu Roma’da bütün yapıya hakim olduğu zaman devletin her yerinde insanlar “Papalık ortodoksluğundan yana olan Bizans’ın zulmünden kaçarak” Araplara, İslama kapağı atıyordu.[9]

1000 yılından başlayarak yeni binyıl korkular ve altüst oluşlarla geldi.  Din, inanışlar, itikatlar ve hurafeler önem kazandı.  Doğu Hıristiyanlığı, Avrupa Hıristiyanlığına karşı ve ondan farklı olarak yeniden şekillendi, farklı dinsel ele alışlar öne çıktı.  1054’te Doğu Roma Ortodoksluk adı verilen bölünmeyi[10] resmileştirdi, Konstantinopolis patrikliği kuruldu.  Papa ile Konstantinopolis patriği karşılıklı olarak birbirlerini aforoz ettiler.   Böylece dinde iki yol, iki tarz belirginleşti, değişmemek ve giderek kökleşmek üzere yerleşti.

Avrupa için Akdeniz ticareti, aşağı yukarı 12. yüzyılda başladı.  Doğu Roma’nın ekonomik hayatı, yüzyılın sonunda Akdeniz ticaretinde en önemli güçler haline gelen Venedik ve Cenova’nın etkisine girdi.  Oralı tüccarlar ipleri ele geçirdiler ve bütün taleplerini kabul ettirdiler.  Bu dönemde Doğu Roma’nın limanları ve kolonileri onlara hizmet etti.

“Yunan tarihi”, Doğu Roma’nın tarihten silinmesinden önce en büyük sarsıntıyı ve felaketi, 1204 yılında Avrupalı Haçlıların saldırısı ve istilası ile yaşadığını yazıyor (Dördüncü Haçlı Seferi).  Konstantinopolis’in yağmalandığı ve işgalin altmış yıla yakın sürdüğü dönem, Doğu Roma’nın Avrupalılara her bakımdan rekabet ve karşıtlığının düşmanlığa dönüştüğü on yıllar olarak biliniyor.  Bu dönemde Konstantinopolis ve İznik merkezli iki “imparatorluk” bir arada yaşadı.  Aslında ikisi de imparatorluk değil, sadece devletti, hatta devlet bile değillerdi.  Ama kendilerine imparatorluk demek ve öyle bilinmek hem hoşlarına gidiyor, hem işlerine geliyordu.  Bir yerde zorunluluk da vardı, birinin “imparatorluk” olması, diğerinin de imparatorluk olmasını gerektiriyordu!

Doğu Roma’nın Avrupalılara düşmanlığı, Doğu Roma’nın adındaki “Roma”yı bile resmiyetinden ve yazınından çıkarmasına kadar varmış (çünkü Roma Avrupa’dadır, ve Roma Avrupalıdır, Roma Avrupa’dır)!  O dönemden sonra kendisine “Helen” demeyi uygun bulmuş.[11]

Bu ve benzer tarihsel olgular, hem Avrupa kültür dünyasının Doğu’dan kendini ayrıştırdığı ve iyice ayrıştığı, hem de Hıristiyan dünyasının bir daha birbirlerine yaklaşamaz iki ayrı kutup, iki ayrı Hıristiyanlık (Avrupa Hıristiyanlığı ve Doğu Hıristiyanlıkları) olduğu gerçeğinin ve sonucunun kaynağı. 

Birbirlerini her bakımdan reddetmişlerdir.

DOĞU ROMA “İMPARATORLUĞU” SONRASI

1453: Balkanlarda ilerleyen Osmanlı Konstantinopolis’i fethedince imparatorluk tarihten silindi.

1500’e gelindiğinde bütün Yunanistan toprakları Osmanlı egemenliğine girmişti.  Fakat burada önemli olan, Rumların Türk egemenliğine girmelerinin onlar tarafından olumlu karşılanmasıdır.  Türklerden önce üzerlerindeki baskı ve ekonomik sömürü o kadar yoğundu ki, bir tercih olsaydı, bu Türk seçeneğini gönüllü olarak kendileri seçerlerdi.  Rumlar, Osmanlı devletinin kuruluşundan o günlere doğru olan zaman diliminde Türkler hakkında yalnızca iyi şeyler duymuşlar, Anadolu’daki Hıristiyan nüfusun Türklerle çok iyi geçindiğini, hatta Anadolu’da gayrimüslimlerin himaye edildiğini hep işitmişler, böylece Türkleri olumlu bilmişlerdi. 

Hedefi sıcak denizlere (Akdeniz’e) inmek olan Rusya Balkanlara, özellikle Yunanistan’a gözünü dikmişti.  Akdeniz’e inmek için orası en uygun bölgeydi.  17. yüzyıl sonunda kışkırtmalara başladı.  18. yüzyıl planların uygulanma yüzyılıydı.  Küçük Kaynarca Antlaşması’yla Rusya 1774’te Osmanlı Hıristiyan nüfusun koruyuculuğunu üstlendikten sonra açıkca provokasyonlar yapıldı.  Zaten 1769 yılındaki bir kışkırtmanın sonucu yapılan ayaklanmada Mora’da on binlerce Türk öldürülmüştü.[12]  Bu tertibi takip eden yıllar, Türk düşmanlığının ve isyan heveslerinin yükseltildiği, Rusya’nın beslediği çetelerin ortaya çıktığı ve sürekli kıyımlar yaptığı dönemdir.

Yunanların bilinen ilk bağımsızlık örgütü Sinomasiya’ydı.  Ünlü bir şair olan Rhigas’ın (Velestinlis) da içinde olduğu 18. yüzyılda (şimdiki Romanya topraklarında olan) Eflak’ta kurulan ihtilalci ve terörist örgüt Arnavutlarla birlikte çalışıyordu.  Merkezlerini önce Viyana’ya, sonra da Trieste’ye taşıdılar.  Avusturya polisinin bilgi vermesi üzerine Osmanlı makamları duruma el koymuş, ancak diğer Avrupa devletlerinin ilkönce sessiz kalması, daha sonra da Fransa’nın elçiliklerine sığınanları (hatta önder Rhigas’ı da) teslim etmesi üzerine örgüt dağılmıştı.[13]  Büyük ülkelerin Rumları kendi politikaları için Osmanlı aleyhine kullanmaları vakti daha gelmemiş, “onlara devlet kurma stratejisi” henüz belirlenmemişti.

19. yüzyıl başında bir Sırp (Sava Telelija), Osmanlı topraklarında “İllirya Krallığı” olarak adlandırılacak bir devlet kurulması için Napoleon Bonaparte’a başvurmuş, yardımını istemişti (1804).  Her yere saldıran imparatorun göz kamaştıran zaferleri onu heyecanlandırmış ve umutlandırmış, Napoleon’u bu projesine razı etmek, daha doğrusu kandırmak amacıyla da Fransa’nın hizmetinde-himayesinde olarak ona, Fransa için Avusturya ve Rusya’nın Balkanlara yayılmalarını önleyeceğini yazmıştı.  Bir şey elde edemedi.  Sonraki isyan projesinin sahibi Kara Yorgi ise, “1788-91 Osmanlı-Avusturya savaşında Avusturya’nın kurduğu freicorps birliklerinde yer almış” bir haydut olarak önce Avusturya’ya, olmayınca sonra da Rusya’ya yalvarmıştı; bunlar da bir işe yaramadı.[14]  Rusya, iki yıl geçip isyancılar Belgrad’ı alınca devreye girdi, fakat bu sefer Fransa’ya yenildiğinden müdahalesini sürdüremeyecek, ancak 1811’de Osmanlı’ya boyun eğdirecekti.

Avusturya Osmanlı’dan yana tutum almış, Sırbistan’ın Osmanlı hakimiyetinde kalmasını sağlamıştı.  Bu dolaylı destekle isyancılar ezildi.

Ama şunlar ortaya çıkmıştı; [1] “Osmanlı rejiminin olaylara müdahale kabiliyeti” yönetim ve iç sorunları açısından artık yoktu, [2] Büyük Güçler Osmanlı devleti üzerinde sonuç alabilecekleri operasyonlara başlayabileceklerdi.  Bu iki gerçek, Osmanlı topraklarından bir Yunan devleti üretme projesinin gerekli ve yeterli şartlarıydı.

Büyük Fransız Devrimi bütün Avrupa’yı etkilediği gibi, Grekler üzerinde de kendini gösterdi.  Milliyetçi ve devrimci örgütler ortaya çıktı, ama hiç biri Yunan tarihini etkileyecek bir şekilde bir yol tutturamadı, gelişmedi; bunun yerine Rumları kullanmak isteyen devletler önde ve etkin olacak, “Yunan özgürlük ve bağımsızlık” hareketini kendilerine bağlı kukla devleti kurmak olarak değerlendirecekler, Yunan tarihini onlar belirleyecekti.

Devrimden gelen, devrim geçirmiş Fransa, Büyük Fransız Devrimi etkisindeki devrim örgütlerinin devrimci çalışmalar yapmasına destek vermiyor, onları bu yönde teşvik etmiyordu.  Örneğin, Napoleon Bonaparte’ın Osmanlı Rumlarının kışkırtılması amacıyla yürüttüğü harekat, devrimci örgütlerin etkinleşmesini değil, sonraki kışkırtılarak çıkartılmış düzmece ayaklanmaların temelini oluşturmuştu.[15]  Bundan etkilenip Fransa’ya bel bağlayanlar, Napoleon’un Waterloo hezimeti üzerine İngiltere ve Rusya’ya döndüler.  Çar I. Alexander’in Grek asıllı bakanı İoannis Kapodistrias (1776-1831) umutları oldu; nitekim ondan gelen mali desteklerle hem silahlandılar, hem de gazete ve dergiler yayımlamaya başlayacaklardı.[16]

19. YÜZYIL: “AVRUPA’NIN ORTAK DÜŞMANI TÜRK”E KARŞI KOÇBAŞI OLARAK KULLANILACAK YUNANİSTAN!

Avrupa’nın yakın çağında, 1453’ten başlayarak, Türkler “düşman” olarak yeniden sahneye sürülmüşlerdi.  “Yeniden”, çünkü, 11. yüzyılda Avrupalılar Haçlı Seferlerini Türk düşmanlığını yaratarak ve Türk “tehlikesi”ne dayanarak başlatmışlardı ve seferlerle “Türklere karşı savaş” yürütülmüştü!  Bundan dolayı 16. yüzyıldan itibaren Türkler ikinci kez Avrupalıların ortak düşmanı olmuştu.  İşte bu süreçte, karşıya alınan “Türk-Doğu uygarlık ve kültürü”ne karşı Avrupa tarihinde köken aranıyordu!  Bu köken, “Doğu ve Doğulu olmayan” bir Helen uygarlığı olacaktı!  Bir keşif yapılmıştı.  Bu keşfe göre bir Avrupa tarihi imal edildi.  Antik Grek “uygarlığı” her şeyin önüne geçirildi!  Benzersizdiler, mucizeviydiler, her alanda insanlığın önünü açmışlardı; uygarlığın gerçek yaratıcısıydı ve tek kaynağıydı Grekler.  Avrupa’da ne gelişme olduysa onlardan çıkmıştı, onlara dayanıyordu, dayanacaktı, dayandırılacaktı!  Bilim, felsefe, sanat, edebiyat, kültür, demokrasi ve özet olarak uygarlık, hepsi Greklerden çıkmıştı!  Rönesans, Reform, bilimsel gelişmeler, toplumsal ve siyasal ilerlemeler hep Greklerin mirasının keşfinden geliyordu.[17]  Bu anlayışların tarih, ideoloji, kültür ve siyaset olarak savunulması Avrupa’nın Helencilik anaforuna girmesiyle sonuçlandı.  Helenofillik Avrupa’yı kapladı.  Ülkeler, akımlar, aydınlar, düşünürler Helenseverlikte ve Türk düşmanlığında yarışıyordu.

Oysa o zamana kadar geçerli olan her şey tersyüz edilmişti; aslında Doğu Roma, Avrupalı olan Latin ve Cermenler için düşmandı, onların kalıntısı Grekler Türklerle bir tutulmaktaydı, Yunanistan Avrupa için önemsizdi, Rumlar zaten kendilerinden değildi![18]  Ama bütün bunlar terkedilmiş ve yeni bir yol haritası çizilmişti.  Doğu’ya karşı tutunacak bir şey gerekliydi ve Avrupa’da Roma dışında bir şey yoktu.  Sonuçta “uygarlık” olarak Grekler iyi ve kullanışlı bir icattı!

Uygar ve üstün Avrupalının içine Grekleri de alan ırksal bir temele kavuşması pek zaman almadı.  Asyalı bir kavim olan Aryanların bulunmasından kaynaklanan Aryanizm, ”Avrupa ırkçılığı“nın yapıtaşıdır.  Asya’da kaybolmuş bir ırk olan Aryanlar, Hintli, Turani veya sarı ırktan değildiler ve bu sayede benimsendiler; Aryanların sonraki geç kuşakları Avrupalılardı!  Nereden anlaşılmıştı; dillerinden.  Bütün Avrupa dilleri Aryancayla akrabaydı.  Böylece Avrupa, Ari ırkın kıtası ilan edildi.  Dillerden yola çıkılarak 19. yüzyılda Avrupalıların ortak bir ırk tanımı yapıldı ve bu ırk Aryanlara bağlandı.  Cermenler, Latinler, Keltler, Nordikler vb. ve elbette Grekler, özetle bütün Avrupalılar (ama Etrüskler hariç[19]), dillerinin ortak “özellikleriyle” aynı ırk oldular, hepsi Ariydi!

Bunların üzerinde inşa edilen Avrupa ırkçılığının kültürel kökeni Grekler yapıldı.  Grekler onlardandı, ayrıca Grekler uygarlık kaynağıydı.

YUNANİSTAN DEVLETİ NASIL ORTAYA ÇIKARILDI?

En sonunda hayranlık ve severlik (Helenofili), eylemli siyasal alana taşındı.  Madem uygarlık dahil her şey Greklerden geliyordu, Greklerin kalıntısı olduğu varsayılan toplumdan bir Helen devleti yaratılmalı, bu devlet Avrupalıların Türklere karşı dayanağı olmalı, Osmanlı devletinin Avrupa’dan atılması bu şekilde başlatılmalıydı, bu devlet kullanılarak bir açılış yapılacaktı.  Ve bu Grek dayanakla Avrupa’ya girmiş Doğu (yani Türkler) yok edilecekti!  Osmanlı İmparatorluğu kemirilmeye başlanacak, bu plan gereğince Osmanlı’nın Avrupa topraklarında ilkönce bir Yunanistan ortaya çıkarılacaktı.  Sonra, siyasal tarihe Balkanlaştırma olarak girmiş olan ünlü sözcüğün uygulamaları gelecekti.[20]  Bu proje ve uygulanması, “Avrupa sınırları”nın belirlenmesi olarak da anlam taşımaktadır.  Avrupa’nın güneydoğudaki sınırı anakara Rumlarını ve Yunanistan’ı içine alıyordu.[21]

Elleniki Nomarkhia (Helen İlleri) adı verilen ilk Yunan milli yazını 1806’da ortaya çıktı, derlendi.  1814’te Odesa’da kurulan Philiki Etairia örgütü (adı “Arkadaşlar Örgütü” demekti), varlık gösteremedi ama beklenen bir açılışı yapmıştı.

18. yüzyıl sonunda başlatılan bu çabalar, 19. yüzyılda, neredeyse bütün Avrupa ülkelerinin “sivil” ve resmi katkılarıyla Mora’dan bir Yunanistan üretilmesini sağlayacaktı.  Başı, zamanın en büyüğü olan İngiltere çekiyordu. 

İngiltere’nin yönetim çevrelerinde Türk düşmanlığı en etkin dönemlerinden biri durumundaydı.  Osmanlı devletine gönderilen elçiler ve “diğer görevliler” genellikle Türk karşıtları oluyordu![22]  Zaten sonraki on yıllarda İngiltere’nin Türk düşmanı başbakanı (başbakanları) da olacaktı (W.E. Gladstone; 1868-1874 yıllarında / 20. yüzyılda da Lloyd George; 1916-1922 yıllarında[23]).

İngilizler, Osmanlı’nın Balkanlardaki Ortodoks nüfusunu kışkırttılar, desteklediler, ayrılıkçılığa heveslendirdiler.  Böylece aynı zamanda Rusya’yla da rekabet etmiş oluyorlardı.  İlkönce Rumları ayaklandırdılar, silahlandırdılar, savaştırdılar (1821 baharı).  Rumlara milliyetçilik olarak Müslüman Türklere düşmanlığı bellettiler.  Slogan, “Mora’da tek bir Türk bırakılmayacaktır”dı!  1821-22 yıllarındaki kıyımlarda 50 bin Türkün öldürüldüğü biliniyor.[24]  Bunlar hepsi ortada iken İngiltere Dışişleri Bakanı George Canning, canilerden bir heyeti “özgürlük savaşçıları” olarak resmen makamında kabul etti (1923).

Akrokorinth, Atina, Dervenaki, Navplia gibi yerler ve kentlerde yüz binlerce Türk, tek tek ve kitle halinde öldürüldü, topluca yakıldılar, yok edilmeye çalışıldılar.[25]  Çoğunluk kaçma imkanı bulamamıştı.

Kıyımlar, kışkırtılan cahil insanların dindirilemez nefret ve gemlenemez öfkelerinden kaynaklandığı gibi, aynı zamanda Türk nüfusun seyreltilmesi amacıyla da teröristler tarafından planlanarak uygulanmaktaydı.

“Yunan kurtuluş savaşı”na gelen Avrupalı destekçi gönüllüler (İngiliz, Fransız, Avusturyalı, Prusyalı, İsviçreli, İtalyan vb.), Türklere yapılan vahşeti gördükleri zaman şaşırdılar, irkildiler ve karşı çıktılar.  “1822 yılı Nisan ayında Yunanistan’dan Marsilya’ya dönen Fransız subaylar, Grekleri şöyle gösteriyorlardı: ‘Alçak, korkak ve iyilik bilmez bir soy’!”  Korinth’deki kırıma tanık olan Prusyalı bir yaşlı subay “oraya gitmeye hazırlanan yeni gönüllülere şöyle sesleniyordu: ‘Orada yalnız sefalet, ölüm ve nankörlükle karşılaşacaksınız.  Size Almanya ve İsviçre’de söylenenlere inanmayınız’!” 

Büyük bir kısmı hayal kırıklıklarıyla ülkesine dönerken, kıyıma karşı çıkan çok sayıda Avrupalı “destekçi” de öldürüldü.  Bir Almanın da intihar ettiği kaydedilmiştir.  Avrupalı Helenofiller büyük bir hüsran yaşamışlardı.  İskoç Albay Thomas Gordon, Alman Franz Lieber bunlar arasındaydı, ülkelerine kaçtılar.  Alman doktor Wilhelm Boldeman ihtihar edendi.[26]

İngiliz şairi Lord Byron (1788-1824) da Yunanistan devleti kurulsun diye “olay yerinde” savaşanlardandı ve bu savaşta ölmüştü.  Fakat ölmeden önce bu “savaş” için kullanıldığını düşünmeye başladığı yazılmıştır.

“Mora’daki Yunan vahşetini gören ve bu nedenle Rumların gerçek karakterini anlayan bir Fransız doktor, Combes d’Andrée, 1826’da bu gazetenin [Le Spectateur Oriental adıyla İzmir’de çıkan Fransızca gazetenin] başına geçtikten sonra eski Yunanların torunlarının ‘barbarlardan daha barbar davrandıkları’ yazılmaya başlandı.”[27]

Oysa “Osmanlı yönetiminden en az sıkıntı gören halk Rumlardı ve şikayet etmek için en az neden onlarda olmalıydı. ... Rumların durumu her bakımdan imparatorluktaki bütün sınıflarınkinden [gayrimüslim gruplarınkinden] üstündü”.[28]  Rumlar güvenilir ve genel olarak da daha eğitimli olduklarından kurumlaşmış bir şekilde devletin en önemli üst görevlilerindediler.  “İmparatorluğun yeni baş dragomanlık makamının birinci ve ikinci sahipleri” hep Osmanlı Rumlarıydı.[29]

İngiltere, Fransa ve Rusya, 27 Temmuz 1827’de Londra Protokolü’nde bir Yunan devleti kurulması için anlaştılar ve 6 Ekimde Üç-Güç Antlaşması’yla bunu Osmanlı’ya dayattılar.

Bu arada Osmanlı devleti tecrit edildi, Türk düşmanlığı körüklendi, Osmanlı donanması da elbirliğiyle –İngiliz, Fransız, Rus ortak donanmasıyla– Navarin baskınında 20 Ekim 1827’de yakıldı, yok edildi.

Avrupa’nın topyekün savaşıydı!  Herkes bu savaşın emrindeydi.  Her şey bu “savaşa” hizmet ediyordu ve edecekti.

Lord Byron yalnız da değildi, hiç olmamıştı, öncüleri bile vardı, vaktiyle Voltaire (1694-1778), sonraları André Chénier (1762-1794) ve İngiliz romantik şair Percy Bysshe Shelley (1753-1844), Yunan “özgürlük savaşı” için yazılar yazmışlar, Türk düşmanlığını körüklemişler, Osmanlılar aleyhinde kamuoyu oluşturmaya hizmet etmişlerdi.

1830 yılında yeni bir protokolle Yunanistan bir Grek devleti olarak ilan edildi.  Başarılmış, hedefe ulaşılmıştı.  “Devlet”, üç büyüklerin garantisi, koruması altındaydı.

Burada önemli olan, Büyük Devletlerin manivelası olacak olan ve neredeyse bütün Avrupalılara benimsetilen bu oyuncak yapay devletin, Yunanistan’ın, Osmanlı tebaası olan Rumlarca da içselleştirilmiş olmasıydı.  Bu çıkış noktası ve bu başlangıç, tarihin Yunanistan’a verdiği kader olacak, kurtulunması zor bir pranga olarak artık onların geleceklerinde yaşayacak, Yunanlar hep “bağımsızlık savaşı” verdiklerini düşüneceklerdi!

YUNANİSTAN NASIL BÜYÜTÜLDÜ VE ŞİŞİRİLDİ?

Doğu Sorunu’nun ortaya çıktığı şartlarda (ilk kez, 1818’de Viyana Kongresi’nde), bu uydu devlet, Yunanistan, “Hasta Adam”ı yormak ve gücünü tüketmek için kullanılacaktı.  Yunanların eline “Büyük Ülkü” anlamında Megali İdea’yı verdiler (1844),[30] o da topraklarını sürekli genişletecekti, Osmanlı arazisinden ala ala.  Hedefte Konstantinopolis de vardı.  Elbette İngiliz diplomasisi ve siyaseti (ve Rusya dahil bütün Avrupalılar) arkasında olarak.

Yunanistan’a ne verilebilirse hepsini verdiler, Türklerden olmasa bile verilebilecek her şeyi!

Seyri şöyle:

1863’te Adriyatik adaları İngiltere tarafından Yunanistan’a hediye edildi.

1865’te “Yedi Adalar” Yunanistan’ın oldu.

1878’de İngiltere Osmanlı’yı Girit’te tavizler vermesi için masaya oturttu, Halepa Antlaşması’na göre ada valisi Rumlardan olacak, böylece yönetim fiilen onlara geçecekti.[31]

1881’de, “93 Harbi”ne katılmamakla ve tek kurşun atmamakla birlikte savaş sonundaki Berlin Antlaşması’yla Teselya’dan büyük ve Epirus’dan küçük bir parça Yunanistan’a verildi.

1897’de, Girit’e göz diken Yunanistan yüzünden çıkan Osmanlı-Yunanistan savaşında Yunanistan karada-savaşta yenildi, ama masada-barışta kârlı çıktı.[32]  Kazançlıydı, savaş sırasında karışmayan İngiltere, Fransa ve Rusya büyük hezimetin ardından devreye girmişlerdi.

1898’de Prens Georgios adaya “vali anlamında” olağanüstü komiser tayin edildi, Girit Osmanlı’dan tamamen koparıldı.  İki yıl sonra da adaya Osmanlı bayrağı yerine Yunan bayrağı çekilecekti.[33]

Balkan savaşları (1912-13) sonunda, Epirus bölgesinin tamamı, “Selanik dahil Makedonya”, On İki Ada hariç Ege’deki bütün adalar Yunanistan’a verildi.  Bunların arasında Girit de vardı.

Birinci Dünya Savaşı (1914-18) sonunda Batı Trakya, Doğu Trakya, İzmir merkezli Ege bölgesi gene Yunanistan’a hediye edildi (ama bu proje gerçekleşemeyecekti). 

1920’de Neuilly Barış Antlaşması, Bulgaristan’ın ayağını Akdeniz’den keserek Trakya’nın Ege sahilleri Yunanistan’ın olmuştu.

Bıraksalar Yunanistan hızını alamamış olarak İstanbul’u da sahiplenecekti.  Ama İstanbul Yunanistan’a bırakılmayacak kadar önemliydi (vaatler sahtekarlıktı, çünkü Yunanlara hep ‘İstanbul sizin’ demişlerdi, diyorlardı).

1945’te İkinci Dünya Savaşı sonunda ise On İki Adalar Yunanistan’a geçirilecekti.

Görüldüğü gibi kuruluşundan başlayarak Yunanistan’ın ortaya çıkması ve genişlemesi yalnızca Avrupa’nın Büyük Devletlerinin yaptıkları bir plan gereğince, lütuf, ihsan, armağan ve belirlemeleriyle gerçekleşmiştir! 

Bu plan ve uygulamanın çok önemli bir zaafı vardı, (1919 Ege bölgesinin Yunanistan’a verilmesi dışında) bütün her şey istenildiği gibi sonuçlandırılmıştı, ama ne yapılırsa yapılsın sonuçlar iyi olmuyordu, Yunanistan küçüktü, zayıftı, nüfusu azdı, her bakımdan yetersizdi, ileride bütün bunlar istenmeyen ve beklenilmeyen birçok olumsuzluğa yol açacaktı, acı bir şekilde.  Demek ki, tasarımda hata vardı, tasarım yanlıştı.  İşin kötüsü, temelinde Yunanistan’ın kuruluş şeklinin sağlıksız olan kalıtı kolayca ortadan kalkabilir değildi.

1820’lerdeki piyon olma başlangıcı, o açılış, Yunanistan için bir gelenek oluşturmuş, ne yazık ki, komşumuz bu geleneğini 20. ve 21. yüzyıllara taşıyarak emperyalizmin yedeğindeki konumu olarak bugüne kadar sürdürmüştür.

Ayrıca Büyük Güçlerin planıyla kurulan ve büyütülen Yunanistan’ın desteklenmesinin, gözetilmesinin ve kayırılmasının Yunanlarda ortaya çıkan ruh hali, kendilerinin sürekli yayılacaklarına inanmalarına, saldırganlık ve ilhakçılık yapmakta haklı olduklarını düşünmelerine yol açıyordu.  Bu yüzden gözleri bütün komşularının topraklarındaydı.  Örneğin, Makedonya’nın tümüyle Yunanistan’a katılması için bir subay olan Pavlos Melas bu doğru bulunan girişime önderlik etmişti.[34]  Öldürülmüştü ve belki de o yüzden o zaman başarılamamıştı, ama Makedonya’ya duyulan heves 21. yüzyıla bile taşınabilecekti.  Örneğin, Bulgaristan topraklarının göz dikilen kısımları ise, hem daha önce, hem de Balkan Savaşlarında oldubitti yapılarak gaspedilmiş, büyük alanlar Yunanistan tarafından işgal edilmişti.

YUNANİSTAN NASIL İDARE EDİLDİ, NASIL YÖNETİLDİ, NASIL YÖNETTİRİLDİ?

1830 yılında Yunanistan devleti, devrimci, milliyetçi ya da yurtsever güçler tarafından kurulmamış olduğundan ne anayasal bir yapısı, ne bir cumhuriyet olması söz konusuydu; bunlar düşünülmüyor, tasarlanmıyordu, ve ayrıca bunlar “gerekli olmadığı gibi”, mümkün de değildi.  Yunanistan bir kukla devlet olarak kurulmuştu, kukla devletlere de devrimci cumhuriyetler değil, biçimsel bile olsa bir cumhuriyet değil, monarşiler uygun düşerdi.  Ayrıca bağımsız olmayan bir devletin, kuran yabancılara hizmet edecek bir “hükümdar”la yönetilmesi en doğrusuydu.  Ancak kendi iç dinamikleri, tarihi, yönetim birikim ve gelenekleri Yunanistan’a bir hanedan da çıkaramamaktaydı.  19. yüzyıla devletsiz gelmişti, hükümran ve bağımsız bir geçmişi bulunmuyordu.  Soyluluğu yok sayılacak ölçüde zayıf ve kişiliksizdi, zenginleri ise mülksüzdü (varlıklı olanlar Osmanlı topraklarındaydı, İstanbul’daydılar, onlara “Fenerliler” denirdi, ticaret erbabı ailelerdi, hanedan olacak özellikleri yoktu).  Bu durumda Avrupa hanedanlarından birisi belirlenip, Yunan tahtına bu hanedanın bir mensubu oturtulacaktı.  Bu “soylu”, Avrupa’nın “Büyük Devletler”inden birinden de olamazdı, diğerleri itiraz ederdi, hır çıkardı.  Nitekim öyle de oldu.  Rus çarının bakanlarından biri olan İoannis Kapodistrias Çarlık tarafından öne çıkarıldı; daha önce sözünü ettik, bağımsızlık hareketi görünümünde terörizme destek vermişti, Rusya arkasındaydı, iktidar yapıldı, ama çok geçmeden (büyük olasılıkla Rusya’nın avantajlı olmasına razı gelinmediğiden) 1831’de bir suikastla öldürüldü. 

Sonra İngiltere, Saksonya-Coburg Prensi Leopold’u tasarladı, ortaklarına da kabul ettirdi ama sorun bu sefer Yunanistan’dan çıktı, olabilir tasarım gerçekleşmedi.

Zararsız, sorun yaratmayacak, uluslararası siyasette anlamı olmayan başka bir önemsiz hanedan arandı, Bavyera Prensliği’nde karar kılındı (o yıllarda böyle bir “monarşi” olduğunu herkes pek bilmezdi); oranın hükümdarı Wittelsbach hanedanından I. Ludwig’in oğlu Prens Otto (1815-1867), “Yunan Kralı” oldu.  Daha 17 yaşındaydı (üstelik aile-hanedan Katolikti).[35]  Prens Yunanistan’a bir İngiliz fırkateyninden inerek ayak bastı.[36]

Bir dış ülkeden bir hanedan ve bir yabancı kral Yunanlarca da uygun bulundu (hanedan ve kral Avrupalı olacaktı ya, sorun yoktu!).  Kendilerinden bir “kral”ın yapamayacağı bir şeyi, her şeyi o “kral” yapabilirdi, gerginlikleri önleyebilir ve denge kurabilirdi, kaldı ki kendileri gibi olmayan bir Avrupalı “yetenekli ve insiyatifli olduğu”ndan birçok bakımdan uygun, yeterli ve yararlıydı da.  Ve ayrıca Avrupa’dan hangi ülkeden olursa o devletin de ülkelerine desteği sağlanmış olacaktı.  Aslında Yunanların beklentisi ve isteği İngiltere’ydi; elbette oradan olamazdı, olmuyordu, ama neden olmayacağına, “kral İngiltere’den olsun” diyenlerin çoğunluğu anlayamadı!

Devleti kuran üç Büyük Devletin (İngiltere, Fransa, Rusya) ilk yaptığı, Yunanistan’ı 60  milyon Frank borçlandırmaktı (1832).  Kredi, her şeyden önce “kral” Otto’nun giderlerine ve bürokrat kadrosuna harcanması içindi.  “1880’lere gelindiğinde 630 milyon Drahmi tutarına varan başka borç anlaşmaları da yapılmış, bunların karşılığı devlet gelirlerinin üçte birini bulmuş” olacaktı.[37]  1893’te iflas gerçekleşmiş, yeni kredilerle borç katlanarak büyümüştü.  İş, tamamdı.  Yunan “Düyun-u Umumi”siyle altı Avrupa devleti (üç “büyük” yanında Almanya, Avusturya-Macaristan, İtalya), Yunanistan’ın bütün gelirlerini topluyor, gümrüklerini artık onlar kontrol ediyorlardı.

Kendini bir Yunan ve Yunanistan kralı olarak görmeyen, Yunanca öğrenmek gereği duymayacak olan, bütün işleri getirdiği Almanlarla çözen, sık sık ülkesine giden Kral Otto, gene de “günümüzde bile hala varlığı devam eden enstitülerin kurulmasını bir Alman disipliniyle gerçekleştir”mişti.  Ama Yunanistan’a “Alman dolmuş“tu.  Yönetimde neredeyse tek bir Yunan yoktu.  Yunancanın yanında Almanca da resmi yazışmaların dili olmuştu.

Bu arada yönetici olan Yunanların halktan kültürel kopuş süreci yaşanıyordu, devlet olunmuştu, yönetenler her şeyden önce ayrıcalıklı ve ayrı olmalıydı, dilleriyle de.  Başta Almanca olmak üzere İngilizce ve Fransızca gibi yabancı diller etkinliğinin yanı sıra Grekçenin de “resmî” dili (Katharevusa) yaratıldı.  “Yeni bir sınıf” ortaya çıkıyor, yönetici oluyor ve kendi varlık nedenine bağlı olarak “yeni bir dil”e hevesleniyordu.  (Bu yapma dil, yazı dili olarak ancak 20. yüzyıla kadar yaşayacaktı.)  Halkın konuştuğu dille (Dimotiki), bu ”saray dili” gibi olan resmi dil öylesine farklıydı ki, resmi yazışmaların ve evrakın dilini halk anlayamaz durumdaydı.  Bu halktan kopuk resmi dil, Osmanlı toprakları olan adalarda da Halepa Antlaşması ile geçerli kılınacak, yazışmalar bu dille yapılacaktı (1878).[38]

Ekonomi düzelemez durumdaydı.  Devlet iflas etti.  Giderlerde en büyük pay, 4 bin Bavyeralı paralı askerle diğer İsviçreli ve Alman koruma ordusunun masraflarına aitti, toplam yabancı paralı asker 7 binden fazlaydı.

Kırım Savaşında Rusya’nın yanında olmak isteyen Yunanistan, İngiltere ve Fransa’yı çok kızdırmış, “1854 ve 1857 yılları arasında Pire’nin İngiliz ve Fransızlarca işgal edilmesi”ne yol açmıştı.  Yunanistan bu savaşta “tarafsız” kalmalıydı!  Sorunun kaynağı ve nedeni kraldı.  Böylece Büyük Devletlerin Yunanistan iç işlerine karışmasını meşrulaştırmış ve olağanlaştırmıştı.[39]  Büyük tepki topladı, krala karşı gösteriler yapıldı.

Halkını küçümseyen ve hor gören kralı Yunanlar da sevmediler.  Uzun da olsa bir süre sonra kral kendi ülkesine dönmek istedi ve kraliçeye (Oldenburglu Amelia’ya) yapılan suikastı bahane ederek krallığını bıraktı gitti (1862), gene bir İngiliz savaş gemisiyle (bazı kaynaklar bir askeri darbeye uğradığını ve sınır dışı edildiğini yazıyor).  Zaten kendisini Büyük Devletler de artık istemiyorlardı, çünkü sorunlar yaratmıştı ve halk ona karşı sürekli ayaklanma eğilimindeydi.  (Yunanistan’la hiç bir bağ kurmamış olan kral, döndüğünde Bamberg’de geleneksel Yunan giysisi olan foustanella giyerek Yunanistan’a bağlılığını gösterecekti!)

Kral Otto’nun çocuğu da olmadığından yeni bir hanedan arandı ve hemen “bulundu”; Danimarka hanedanı.  Kralın veliaht olmayan ikinci oğlu olan Prens Wilhelm von Sonderburg-Glücksburg (Christian Ferdinand Adolphus George; 1845-1913), Georgios adıyla “Helen Kralı” olmak üzere atandı![40]  Otto’dan daha iyi çıktı, İngiliz Wales Prensinin kayınbiraderiydi ve Avrupa’daki ilişkileri sıkıydı, ama gene de Yunanca öğrendi, işini benimsedi, ayrıca doğan çocuğuna Konstantin adını verdi (çok anlamlıydı, Konstantinapolis düşerken Doğu Roma’nın başındaki kahraman imparatorun adıydı).  Ayrıca aile bağları dolayısıyla Avrupa’nın bütün hanedanlarında kardeşi, yeğeni ya da bir akrabası vardı.  Bu arada meşruti monarşi öngören bir anayasa çıkarılması iyi olacaktı ve yapıldı da.  Georgios’un çok yararları oldu, seviliyor denirken, iktidarının ellinci yılına yaklaşırken bir terörist tarafından öldürüldü.[41]

Yerine oğlu Konstantin (1868-1923) geçecekti, Almancıydı!

Yukarıdakilerden görülmektedir, arabaşlıktaki soruların yanıtını kestirmeden verelim, Yunanistan, uydu devletler nasıl idare edilirse öyle idare edilmiş, nasıl yönetilirse öyle yönetilmiştir; iplerle bağlı olanların ipleri yukarıdan ve dışarıdan tutuluyordu.

II.

EMPERYALİZMİN KULLANDIĞI YUNANİSTAN

“... Yunanistan’ın ‘Batı politikası’nın Türkiye’ninki kadar ağırlıklı bir yere sahip olduğunu düşünmek oldukça güç.  Hemen hemen her konuda ve her zaman Batı Avrupa’nın desteğine sırtını dayamış ve bu desteğin varlığı konusunda hiç şüpheye düşmemiş bir ülke olan Yunanistan, her zaman Avrupa sisteminin bir parçası olarak kabul edilmiştir.  Bundan dolayı, geleneksel olarak özel bir Türkiye politikasına ve hatta yüzyıllık ‘Megali İdea’ bağlamı içinde ‘Türkiye karşıtı’ yayılmacı bir politikaya sahip olmuştur.”                                                                                                             O. SANDER[42]

YENİ YÜZYIL, EMPERYALİZM BÖLGEDE AT KOŞTURUYOR VE BÜYÜK SAVAŞ!

Osmanlı devleti, topraklarının paylaşılması planlarının son aşamasındaydı.  Yeni yüzyılda Yunanistan gibi uydu devlet durumunda olmadığından kazançlı çıkacağı hiç bir emperyalist projeye dahil edilmiyordu.  10’lu yıllara gelindiğinde Balkanlardaki topraklarından, başta Yunanistan’a, sonra Bulgaristan, Romanya, Sırbistan, Karadağ ve Arnavutluk’a parçalar kaptıracaktı (Balkan Savaşları).  Kendisine hiç bir şey vaat edilmediği gibi, toprakları paylaşılıyordu ve paylaşılalacaktı.

Yunanistan’da Kral olan Konstantin, Alman İmparatoru II. Wilhelm’in kızkardeşi ile evliydi, bu hısımlığın yanı sıra kayınbiraderine kişi olarak çok değer verdiği gibi, onun siyasetlerinin de takipçisiydi.  Savaş patladığı zaman Almanya’nın yanındaydı, ancak ülkesini İttifak ülkeleri içinde Almanya yanında savaşa sokamadı, sokamazdı.  Hükümet İtilafçıydı, İngilizciydi.  Bununla birlikte Yunanistan’ın İtilaf ülkeleri (İngiltere, Fransa, Rusya) yanında savaşa girmesini de önledi.  Yoksa Yunanistan diğer tarafla, İtilaf devletleriyle olmak istiyordu; olurdu da, ona kucak açmışlardı, bekliyorlardı.  İtilaf devletleri Yunanistan’ın yanlarına sadece gelmesini beklemiyor, beklemekle kalmıyor, gelmesi için her türlü çabayı gösteriyor, baskıyı ve her yolu da deniyorlardı.  Yunanlar onlar için savaştırılacaktı!

Hükümet İngilizci olarak uğraşıyor, çabalıyor, kral ise her şeye engel çıkarmaya çalışıyordu, ama gene de Yunanistan savaşa Almanya’ya karşı İtilaf devletleri yanında girmiş gibiydi.  Bu arada Yunanistan “Girit Türklerini de askere alıp cepheye sürmüştü. Gelin görün ki, cepheye sürülen bu Türk askeri, üniforması Yunan da olsa, o savaştaki ortaklarına, Türkün yandaşıdır diye silah sıkmadı.  Bu nedenle, yüzlerce Türk asıllı Giritli asker, Yunan savaş mahkemelerine gönderildi, kurşuna dizilmelerine karar verildi”.  Ancak bu karar, bir Fransız generalinin araya girmesi ve uzun uğraşları sonucu yerine getirilemeyecekti.[43]

Bu süreçte Venizelos’a yer vermemiz gerekiyor, önemli. 

Bir yerel siyasetçi ve önder olan Giritli Eleutherios Venizelos (1864-1936), Girit krizinin ardından 1906’da başbakan olup yönetimini Büyük Savaş yıllarına kadar götürdü (20. yüzyılda Megali İdea’nın adresi ve sorumlusuydu).  Balkan Savaşları döneminde hükümetin başındaydı.  Bu arada ‘İngiliz-Fransızcı olarak’ Liberal Cumhuriyetçi Parti’siyle Yunan siyasetinde vazgeçilmez hale geldi. 

Venizelos, İngiltere’nin sorumlusu olduğu 20. yüzyıl Türk-Yunan savaşının sahibi rolündeydi.[44]  Osmanlı vatandaşı olan Giritli Venizelos, Galatasaray Sultanisi mezunuydu.  Yunanistan’ın en zengin ailelerinden birinin kızıyla evlenmişti.  Anadolu’yu Yunan işgal savaşında oynadığı rol dışında Türklerin karşısına da çok çıkmıştı.  Bunun sonucunda 20. yüzyılın başından başlayarak Venizelos’un adı her tarafta Türkler tarafından bilinir olmuştu; herkes birbirine “Rumlardan Venizelos adında biri ortalığı ayaklandırıyor, bizleri yerimizden, yurdumuzdan etmek istiyor” diyordu.[45]

Sonraları Lozan toplantıları döneminde (1922-23) Venizelos, Yunanistan’da tek bir Türkün kalmamasını, tamamının göç ettirilmesini savunacaktı.  Bu, Türk düşmanı olmaktan çok, Yunan kökenli olmayan herkese karşı yürütülen ırkçı siyasetlerinin bir parçasıydı aslında, böylece etnik homojenliğin sağlanması gerçekleştirilecekti.  Ayrıca Venizelos Yunan yayılmacılığının, fetihçiliğinin, ENOSİS’in de sözcüsüydü.[46]

Venizelos’un Almancı Kral Konstantin’le birbirlerine ters siyasetleri, Yunanistan’ı her bakımdan ayrılıklar, bölünmeler ve çatışmalar içine soktu.  Sorunlar, yalnız hangi ülkelere dayanılacağı ve hangi ülkelerle savaşılacağı değil, aynı zamanda savaş hedefleri ve stratejileri ile de ilgiliydi.  Savaş döneminde kozlar açık oynandı.

 Kralın, Albay İoannis Metaxas’ı (1871-1941) ayarlayarak ve kullanarak yaptığı örtülü “darbe”yle hükümetten atılan Venizelos, İtilaf devletlerinin müdahalesini talep etti (1915).  İtilaf tarafı davet nedeniyle Selanik’e asker çıkardı.  Bunun üzerine ‘Almanya-kral’ yanlısı ordu, “ülkeyi İtilaf devletlerinden korumak için” Alman ve Bulgar ordularıyla birleşti ve Selanik kentine yöneldi.  Fransa ve İngiltere donanması güney Yunanistan’ı ablukaya aldı, hatta Fransız ordusu Atina’da karaya çıktı.

Böylece yerel-milli bölünme, yabancı orduların Yunanistan topraklarındaki (ve denizlerinde) işgalleri başlatmış oldu.[47]

Sonunda savaş bitti (1918), Almanya ve Konstantin fiilen çökmüş olduğundan Venizelos günleri geldi.  Venizelos kralı tahttan atıp (aslında kralı istemeyen ve atanlar yabancı güçlerdi, İngiltere ve Fransa’ydı) başbakan oldu, Konstantin’in küçük oğlu Alexandros’u (1893-1920) da kral yaptı (aslında tahta Konstantin’in büyük oğlu geçecekti, geçmesi gerekiyordu, ama Fransızlar, babası gibi Alman yanlısı olduğunu sandıkları büyük oğulu istememişlerdi, çocuk gibi olduğundan deneyimsiz küçüğe, Alexandros’a razı oldular).

Yeni hükümet Selanik’teydi, Atina hükümeti ve “kralcılık” artık hem yok sayıldı, hem de yasal değildi!

Avrupa devletleri Yunanistan’daki piyon-sözcülerine bol bol vaatler vermişlerdi.  İtilaf tarafı Trakya ve batı Anadolu, hatta İstanbul sözleri ederken, (bizim silah arkadaşımız, savaşta müttefikimiz) Almanya savaş sonrasında Yunanistan’a Gelibolu ve Çanakkale bölgelerinin bırakılacağını, ayrıca Osmanlı topraklarındaki Rumların koruyuculuğunun da verileceğini söylüyordu![48]

Venizelosçulara göre, “kendileri dışındakiler”, Alman taraftarları ve Megali İdea’yı engelleyenlerdi.

YENİ DÖNEMİN, SAVAŞ SONUNUN DÜŞLERİ: “YUNANİSTAN ANADOLU’YA”

Yenilmiş olduğu varsayılan Osmanlı’nın toprakları paylaşılıyor, paylaştırılıyordu.  Haritalar hazırlandı.  Kimsenin bilmediği ve sonradan herkes tarafından öğrenilecek olan şey, Anadolu’da aynı bölgelerin iki devlete birden pazarlanmış olduğuydu!  Ege bölgesi, hem İtalya’ya, hem Yunanistan’a vaadedilmişti! 

Ege bölgesinin sahibi, normal olarak İtalya olacaktı, çünkü 21 Nisan 1917’deki gizli bir “iç anlaşmaya” göre (St. Jean de Maurienne Antlaşması’na göre), İzmir ona verilmişti.  Ancak İngiltere ve Fransa, 1919 yılına yaklaşıldığında, Akdeniz’de rolü kendileri aleyhine artacağı için İtalya’nın bölgedeki hakimiyetine karşı olmuşlardı.  İngiltere Başbakanı Lloyd George, İtalya’nın İzmir için saf dışı edilmesine yığınla gerekçe üretiyordu.  Bunlardan biri de, İtalya’nın savaşabilecek bir ordusu olduğuna duyulan güvensizliğiydi!

1919’a gelindiğinde Türkiye’ye dayatılacak şartlar için planlanmış Paris Barış Konferansı’nda askeri baskı sağlanmasına yönelik olarak Yunanların kullanılması kararlaştırıldı, daha doğrusu kesinleştirildi (18 Ocak 1919).  Düvel-i Galibe’den (İngiltere, Fransa) kimse zaten savaşacak durumda değildi.[49]  İngiltere’ye Anadolu için Türkleri ezecek asker lazımdı.  O askerler de Yunanlar olmak zorundaydı.  Başka bir yol ve imkan yoktu.  Ayrıca, savaşa girmemiş Yunanistan’ın “canlı ve yıpranmamış bir ordu”su olduğu gibi, Yunanlara Türk düşmanlığı yaptırmak da zor olmuyordu, olmayacaktı. 

Böylece Yunanistan devreye sokuldu.

Ancak İngiltere’nin Yunanistan’dan yana olması ve Yunanistan’ı belirlemesinde sorunlar vardı.  Askeri İngiliz çevreler –özellikle Çanakkale ve güney cephesinde savaşmış olanlar–, Yunanistan’ın Türkler karşısında başarı şansı olmadığını ileri sürüyorlardı.  İstanbul’daki İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı General Harrington da aynı düşüncedeydi.  Muhaliflerden olmasa bile siyasetçiler arasında “seçimin” tamamen yanlış olduğuna inananlar bulunuyordu.  Lloyd George’a göre ise, bunların hepsi “Türk dostu”ydu![50]

Yunanların Megali İdea‘sının Anadolu’yu işgal hedefine yönelmesi bunların sonucuydu.  Her yayılmacı ideoloji olmayacak şeyleri bile aklından geçirir, Yunanistan’ınki de böyle oldu.  ‘İster misin bize de Anadolu’nun batısını versinler’; zaten adam “hasta”, neden olmasın; ‘zaten adam paylaşılacak, hatta paylaşılıyor’!  Bu hesaplarla akla gelse bile, gerçekleşmesi düşünülemeyecek olan şeyler gerçekleşebilecek ve gerçekleşecek gibiydi.  Yayılmacı hayaller hız kesemiyordu.  Bu arada Rum Pontus devleti de kurulamaz mıydı?  Oralarda da faaliyet yürütülmeli, fırsat bu fırsat, Rumlar oralarda da kendilerini göstermeliydi.  1894’te Atina’da kurulan “Etniki Eterna Cemiyeti” (Ethniki Hetaireia) türü terörcü kuruluşlar birbirini izledi (1920’ler).  “Çalışmalara” başladılar, terör faaliyetleri sürekli artırıldı.  Arkası kuvvetli olduğunu düşünenlerin hesapsız, gözükara durumu!

Oysa Greklerin vatanı, toprağı, hep tersi tekrarlansa ve herkes öyle sansa da, hiç bir zaman Anadolu veya en azından Anadolu’nun batısı olmadı.  Onların dilinde Anadolu’nun batısı İonya’ydı.  Zaten “Yunan” sözcüğü İonya’nın Türkçeleşmişiydi.  Biz onlara (Yunanistan’daki halka,  Greklere yanlış olarak) Yunan dedik ama onlar kendilerine hiç bir zaman Yunan / İon demediler.[51] 

“Osmanlı devrinde ‘Yunan’ tabiri kullanılmazdı.  Bu dili [Yunanların dilini] kullananların hepsine ‘Rum’ denirdi.  Ancak Rumların bir kısmı bağımsız olunca, ülkelerine Yunanistan ve halkına da Yunan veya Yunanlı dendi.  Bu ülkenin sınırlarının dışında kalanlara Rum denmeye devam edildi.  İstanbul Rumları, Anadolu Rumları ve Kıbrıs Rumları gibi.  Rumların eski çağ Helen kültürüyle bir bağları kalmamıştı.”[52]

Bu süreçte Basil Zaharoff adındaki silah tüccarı Muğlalı bir Rum olan bir bankerin çok önemli bir rolü olmuştu.  Yunan savaşının finansörlüğüne soyunarak ve (rüşvetler, satın almalar, kandırmalar, tehditler dahil) gerekli ilişkileri yürüterek, “İngiltere’nin Yunanistan planı”nın “görünmeyen tertipçi”si olarak tarihe geçecekti!  Onun özel amaçlarından biri de petrol bölgelerinde kendine yer ayarlamaktı.

Lloyd George üzerinde büyük bir etkisi olan Zaharoff’un “aracılık” işini üstlenmesi, bu sonuca ulaşılmasının esas nedeniydi.  Aslında kendi planı olan “Anadolu seferi”ni Yunanistan’a “iletmiş”ti.  Projenin Megali İdea’yı gerçekleştireceğini söylemesi, Yunan Başbakanı Eleutherios Venizelos’un işgal planlarına hemen atlamasını sağlayacaktı.

Venizelos başbakan ve işlerin merkezindeki “personel” olarak hazırdı ve artık rakipsizce başroldeydi.

İtalya’nın ateşli muhalefetine, Fransa’nın kaygılarına ve hatta karşı çıkmasına rağmen ihale Yunanistan’a kaldı.

Anadolu’nun işgaline imkan sağladığı düşünülen silah bırakışmasının (Mondros Mütarekesi, 30 Ekim 1918; İngiltere’nin Agamemnon[53] Zırhlısında imzalanmıştı) ve Paris Barış Konferansı’nın hemen arkasından İtalya 18 Mart 1919’da Antalya’ya çıkartmasını yaptı ve İzmir’e doğru karadan ilerleme kararı aldı.  Bunu öğrenen Yunanistan bir an önce İzmir’e çıkması gerektiğini anladı, hazır da değildi  Ancak İngiltere onun zaten ocak ayında çıkması gerektiğini uzun süredir planlıyor ve söylüyordu.  Zamanlama, Türk silahlı kuvvetlerinin Batı Anadolu’da bulunmadığı, bölgeye en uzak yerdeki cephelerde bulunduğuyla ilgiliydi.  Bu fırsatın kaçırılmaması, geciktirilerek “başka” bir durumla karşılaşılmaması gerektiği ortadaydı.  Acele etmek gerekiyordu.  Aksi halde “Türk milletinin Yunan ordusunu perişan edebileceği muhakkak”tı.[54]

Bu şartlarda İngiliz savaş gemilerinin “yolcu gemisi” gibi kullanılarak (ve her türden Yunan teknesiyle birlikte) Mayıs ayında Yunan ordusu zar zor İzmir’e varabildi, vardırılabildi (15 Mayıs 1919).  Gene de yarış kazanılmıştı.

“Plan” ve “uygulanması”, Yunan “savaşçıları”nı, ırkçılarını ve Türk düşmanlarını aniden azdırdı.  Karşı çıkan vardı ama tartışma ortamı olmadı.  Hükümet ve ezici çoğunluğuyla partilerle siyasal çevreler durumdan görev çıkardı.  Yunan Kralı Konstantin, yön ve saf değiştirdi, İtilaf devletlerinin ve İtilafçı, İngilizci Yunan yayılmacı siyasal çevrelerinin yanına geçti.  Derdi, krallığını İngiltere’ye onaylattırmaktı.  Ama kendini bilmezliğin çarpıcı bir örneğini vererek sahne alacaktı.  Yunanistan’dan İzmir’e gitmek üzere ve “ayrılmadan önce Atina Katedralinde resmi bir ayin” düzenlenmesini istemiş ve orada “’Konstantinopolis’e, Konstantinopolis’e’ naraları ve alkışlar arasında uğurlanmıştı”.  Böylece hedef de, olmayacak ve kabul edilemeyecek ölçülerde büyümüştü.  “Konstantin’in, ‘Ayasofya’da Bizans İmparatoru tacını’ giymesi bekleniyordu.”[55]

“Büyük Helen İmparatorluğu” hayali akıllara ziyandı ama gene de gerçekleşebileceğini “düşünenler” vardı.  Irkçılık, yayılmacılık ve Yunanistan’a ilhak demek olan ENOSİS hayata geçiriliyor, gerçek oluyordu!  Küçük Asya’ya zaten bunun için çıkılmıştı.

Ancak yarışta İtalya geç kalmış ve İtalya’nın hakkı yenmişti!  Bu hayal kırıklığı ve mağduriyet birçok şeyi bozacak, birçok soruna yol açacaktı.

“Mağdur” İtalya savaşın galibi İtilaf devletlerine küstü, onları yarı yolda bıraktı.

Ege yönüne doğru Antalya’dan yola çıkmıştı ya, Mayıs ayı başında Kuşadası’na varabildi.  Orada, aynı Antalya’da olduğu gibi, işgal gücü şeklinde davranmadı, şiddet kullanmadı, düşmanlık yapmadı, işgalci olmadı.  Dahası, geç varmış, yarışı kaybetmişti, bu yüzden İtilaf safından ayrıldı, yaz aylarından başlayarak Yunan kuvvetlerine karşı mücadeleye başlayan Kuvay-ı Millicilere yardımlarda bulundu, Yunanların zarar görmelerine destek oldu.[56]

Anadolu işgaline katılmaktan vazgeçen İtalya savaşmayacaktı, üstelik, “savaşsız bir şekilde” Ankara ile gizli bir şekilde anlaşıp “barışçı” yolla çekilecekti.  Aynı şeyi sonra Fransa da yapacak, ancak resmi olarak ve açıkça TBMM ile Ankara Antlaşması’nı imzalayacaktı (21 Ekim 1921).

Çözülmüşlerdi!

Sevr’e göre Batı Anadolu da Yunanistan’a verilecekti ya, Yunanlar için Ege bölgesi Yunanistan’a aitti, bölgeyi artık kendilerinin sayıyorlardı.  Artık Trakya, Türklerin olan birçok ada (Marmara’dakiler dahil) artık onlarındı!  Bir Yunan ordusu da İstanbul önünde, Çatalca’daydı. 

Bütün bunlar bile ayakları yere basmayan Yunanlarca yeter bulunmadı.  Türk padişahı neden sürülmüyor, İstanbul neden Yunanistan’a verilmiyor, neden Karadeniz’de hiç Yunan toprağı olmuyordu, neden Pontus Yunanistan’a ait değildi? 

Ama İngiltere’de Yunanistan’ı savunanlar bile bu soruları duymak istemiyor, tekrarlanmasına kızıyorlardı.

İŞGALCİ YUNANİSTAN: EMPERYALİZMİN KUKLASI, IRKÇI, ZALİM VE HAYALCİ

1919’a ve İzmir’e dönelim:  Yunan birlikleri, İzmir’de karaya çıkarıldığı gün hiç gerekmediği halde Türklerden 300 kişiyi öldürdüler, kıyım yaptılar, yüzlerce insanı yaraladılar.  Oysa tekil olaylar dışında direniş yoktu, İzmir’deki Osmanlı ordusunun subayları padişahın, Babı Ali’nin, yönetimin birçok talimatını almışlardı, Yunan ordusuna karşı çıkılmayacaktı.[57]  Osmanlı ordusu direnmeyecekti ve talimat uyarınca da direnmiyordu. Saltanata göre, Yunan istilacıları “misafir” muamelesi görmeliydi, “ağırlanmalı”ydı. 

Osmanlı makamlarının Yunan işgal ordusuna göstermek istediği misafirperverliğe rağmen gene de işgalin hemen arkasından aralarında İzmir valisi de olmak üzere on binlerce Türk tutsak edildi ve Yunanistan’a götürüldü.

Yunan ordusu bir ay içinde ABD kaynaklarına göre 1.000 (bin) Türk öldürmüştür.  Bir ölçü bile tutturamamışlardı.  Aslında Yunan yönetimi, Yunan ordusu ve Yunan siyasetinin hiç bir kaygısı yoktu.  İtilaf devletleri zaten arkalarındaydı (savaşmalarını onlar istemişti); kendilerine karşı bir güç karşılarına çıkmayacaktı, böyle bir güç yoktu; “dünya” Yunanistan’ı destekliyordu; askeri zafer ise kaçınılmazdı, çünkü yenilmiş, orduları dağıtılmış, silahlarına el konulmuş bir ülkeden direniş beklenemezdi.  Bu yüzden kendilerinden emin, pervasız ve sorumsuzdular.

Bu arada Yunan birlikleri içinde sorunlar görülmeye başladı.  Yunanistan siyasal ortamında Anadolu işgaline belirgin bir karşı çıkış olmamıştı, ama askere alınan ve gemilere bindirilen askerler arasında savaşmak istemeyen ve Türklere saldırmayı doğru bulmayanlar vardı.  Dahası, Türkiye’ye saldırıyı ilkesel olarak reddeden ve yanlışlığın propagandasını yapan komünistler daha yola çıkılmadan, komünist askerler de yoldayken itirazlarını göstermişlerdi.  İzmir’deki kıyımlar ve halkı hedef alan baskılar ise bu asker kesimlerinin isyanlarına yol açıyordu.  Disiplinsizlik gösteren, ayaklanan askerler cezalandırıldılar, hapislere atıldılar, kurşuna dizilenler oldu.  Sonraki aylar ve yıllarda cepheden kaçanlar, Türklere sığınanlar, isyanlar; askerin yarattığı sorunlar olarak olağanlaşacaktı.

Komutanlık ve Yunan yöneticiler, işgalci anlayışlarla sonraki günlerde de ve hep fetihçi gibi davrandılar, olmadık zulüm ve kıyımlar yaptılar.  Kızılhaç çalışmaları sanki yalnızca kışkırtmalar içindi.  Emperyalist devletler bile arkasında oldukları Yunanistan’ın vahşetinden rahatsız oldu.  Yunanistan’ı Türkiye’ye saldırtan onlardı, ama Yunanlar ‘vur deyince öldürüyor’lardı.  Hatta İngilizlerin vur demedikleri, tersine ”sakın ha“ dedikleri bile söylenebilirdi.  Sonradan durum İngiltere’nin suçlanmasına varmamalıydı.  Suç olarak görülecek olaylar İngiliz kışkırtmaları sanılmamalı, İngiltere’nin himayesinde yapıldığı hiç düşünülmemeliydi.  İngiliz Generali Thwaites, daha Yunan askerleri İzmir’e çıkmadan önce, ”Yunanlarla Türkler arasında çatışmaları körükleyecek davranışlardan“ kaçınılması gerektiğini düşünmüş ve yazmış, Yarbay A. Dixon da, Rumları, Türklere meydan okumamaları gerektiği konusunda uyarmıştı.  Ama bütün bunlara rağmen olan oldu.  Üstelik Yunan birlikleri kıyım yaptıkları yerlerde Yunan bayrağıyla birlikte İngiliz bayrağını da taşıyor, üstelik göstermeye çalışıyorlar ve o bayrakla birlikte resimler çektiriyorlardı; onlar da bu şekilde kendilerine koruma sağlayacaklarını hesaplamaktalardı.

Yunan ordusunun ve sivil silahlandırılmış çetelerin yaptığı, yetkili makamların, hatta Yunanistan hükümetinin sorumlu olduğu kıyımlar, İtilaf devletlerinin araştırma ve denetleme görevlilerince hazırlanan raporlarda kayda geçti.  Şanlı-şerefli İngiliz adı lekelenmemeliydi.  Kendileri sorumlu değillerdi!  Örneğin, altında İtilaf devletleri görevlilerinin (ABD delegesi Amiral Bristol, Fransa delegesi General Bunoust, İngiltere delegesi General Hare, İtalya delegesi General Dall’Orio’nun) imzaları olan belgelerde “Uyguladıkları işgal yöntemi, bir uygarlaştırma girişimi[58] olacağı yerde, daha başlangıcında bir fetih ve haçlı seferi görünümü almıştır. … Yunan birliklerinin Anadolu içlerine doğru ilerlerken ortaya koydukları ciddi ve kanlı kargaşadan Yunan hükümeti sorumludur, çünkü bunu yaptıran İzmir’deki üst yönetici konumundaki sivil makam, Yunan hükümetini temsil etmektedir“[59] cümleleri bulunmaktaydı. 

Türklere yapılan Yunan katliamı, Fransa ve İtalya tarafından olumsuz bulunduğu, üstelik bu konularda görüşler açıklandığı gibi, kamuoylarına ve basınlarına da yansıtıldı.  Dahası, İngiliz hükümeti muhalifleri ve mecliste çeşitli gruplar konuyu tartışmaya bile açmışlardı.

İtilaf devletleri Yunanistan’ı kullandıklarına neredeyse pişman olmuşlardı.

BİR “MAYMUN ISIRIĞI”NIN TARİHTE OYNADIĞI ROL

Yeni kral Alexandros’u bahçesinde bulunan ve hep sevdiği bir maymun dizinden ısırdı.  Önemli bir yara değildi, ama sepsis (kan zehirlenmesi) olunca iyileşmesi de mümkün değildi, kimse gencecik kralın bir bacağını keselim diyemedi.  Kral beş-on gün sonra 25 Ekim 1920’de ölecek, ve böylece büyük sorunlara yol açacaktı.  İlk sorun, yeni bir kral bulmaktı, ama yoktu!  Ölen kralın onaylanmayan evliliğinden, kabul edilmeyen (gayrimeşru olduğu ileri sürülen) bir yaşında bir kızı vardı.  Önceki kral ve veliahtı ülkeden atılmışlardı; aslında çağrılabilirlerdi ama onları Fransa istemiyordu.  O hanedandan başka birine de öneri götürüldü, ama o “Yunanistan’a kral olma” önerisini kabul etmeyecekti.

Genç kralın ölümü üzerine ortaya çıkan durumda çok önemli bir konu vardı.  Tam da o günlerde Yunan ordusunun Ankara’yı ele geçirmesi planı yapılmıştı.  Bunun, o günlerde uygulanması gerekiyordu, çünkü bu sayede Sevr’in gerçekleşmesi sağlanacaktı.  Ve Ankara’ya yürünmesi emri verilemedi.  Kralsız dönem yaşanıyordu, “yürüme emri” sorumluluğunu kimse almak istemediğinden emri veren bir kimse çıkmadı.  Gerçi yürünme emri verilseydi de Ege’deki komutanlık başarılı olunamayacağını düşündüğünden herhalde harekete geçmeyecekti. Askerde de moral bozuktu, kaçaklar o günlerde tavan yapmıştı.  Ama sonradan çok kişi, belki de herkes, “felaketin” nedeninin –inanmasalar bile– yürüme emrinin verilmemesinden ileri geldiğini söyleyecekti.

Bu durumda Venizelos krallığı yok etmek için uygun bir durum ortaya çıktığını düşündü, rejim değiştirilecekti.

Yeni dönemin yeni seçimi yapıldığında (14 Kasım) Venizelos açık ara kaybetti, beklenmiyordu, sonuç Venizelosçular için hüsrandı.  Kendisi Paris’e kaçtı.  Halk onu ülkeyi yabancı güçlere işgal ettirdiği için cezalandırmıştı. Hükümet, kralcılığı savunma mevzisindeydi, bunun için plebisit gündeme getirildi, buna İngiltere ve Fransa karşı çıktılar, ama onlara rağmen gene de yapıldı.  Sonuç, yüzde 99’la halkın bir kral istediğiydi!  Böylece eski kral Konstantin’in ikinci krallık dönemi başladı, ama bu sonuç aslında Venizelos’un halk tarafından cezalandırılmasının ikinci safhasıydı.

Bu arada Yunan ordusunu İzmir’e çıkaran ortaklar iyice farklı düşünceler içindeydiler.  Kral Konstantin’e başından beri hiç güvenmeyen Fransa (Fransızlara göre  “o bir dönek”ti), bu işin sarpa sardığını ilk farkeden ve söyleyendi.  İtalya zaten ortakları tarafından tercih edilmediği ve Yunanistan’la yaptığı yarışı kaybettiği için çok kızgındı.

Sevr’i Türklere dayatan ülkelerin atılgan ve saldırgan kesimleri antlaşmayı yumuşatarak uzlaşma yolu aradılar.  Ankara her türlü öneriyi reddediyordu (önerilerin en sonuncusu İzmir’in Türklere geri verilmesiydi)!  İlginç olan, bu önerileri en başından beri en yumuşak olanına kadar ayrımsız hepsini Yunanistan’ın da reddetmesi ve dahası, protesto etmesiydi!

Ama gene de sonuç ortaya çıkmadan belli olan şeyler vardı.  Anadolu’daki Yunan ordusu zor durumdaydı.  İtaatsizlik çok yaygındı, kaçaklar olağanüstü düzeydeydi.  Savaşa inanç yoktu.  Erler emirlerde ısrar edilirse subaylarını yakalayıp bağlayarak Türklere teslim edeceklerini açıkça söylemekteydiler.[60]

Ama her şeye rağmen çekilme düşünülemezdi, savaşın zaferle sonlandırılması gerekiyordu.

Ama işler askeri bakımdan çok kötü gidiyordu.  Yunanistan’da gazetelerin başarısızlık haberleri yazmalarına izin verilmiyordu.  Bu yüzden “Yunanistan durumdan habersizdi”!

Hasta, yorgun ve yaşlı kralı İzmir’e getirdiler, amaç belliydi, ancak beklenmedik bir şey oldu, işgale sevindirik olan İzmirli gayrimüslimlerden kimse Danimarkalı kralı alkışlamaya gelmedi, kimse kralı sadece görmek için bile evinden çıkmadı.

MEGALİ İDEA HAYALİ, “KÜÇÜK ASYA FELAKETİ” OLDU!

1922’de Sakarya Savaşı öncesinde Yunan “savaşçılar” (“savaşçı” olmayanlar da vardı), dünya basınını, yabancı görevlileri, gözlemcileri, diplomatları cepheye, savaş alanına davet etmişti; ve misafirler ağırlanmaktalardı.  “İsyancı” Türk ordusunu nasıl ezdiklerini göstermek niyetindeydiler.  Ancak orada Avrupalıları (ve dünyayı) bozgunlarına tanık yapmış olacaklardı.

Manzarayı seyreden davetliler için durum anlaşılmaz değildi.  İş, ihale, Yunanlarla olmamıştı.  Ve sona gidiliyordu.

İtilaf devletleri, Anadolu’daki savaşın sona yaklaştığı belirginleşirken Yunanistan’a desteklerini çektiler.  Talep edilen krediler karşılanmadı.  “Lloyd George çok istediği halde [çırpınıyordu] yardım edemeyecek”, böylece Yunanistan’ın son umutları da sönecekti.

Yeni borç isteklerinin reddedilmesi, Yunanistan’daki siyasal ve ekonomik krizi daha da ağırlaştıracaktı.

Böylece “İyonya devleti” de suya düştü.

Ağustosta beklenen son geldi.  Büyük Taarruz bozgunu başlattı.  Hezimet anlatılamaz boyutlardaydı.  Yunan ordusu Başkomutanı General Nikolaos Trikupis (1869-1956) de tutsaklar arasındaydı.  Yunan birlikleri kovalandı.  9 Eylülde Türkiye Silahlı Kuvvetleri İzmir’e girdi, deniz yoluyla kaçabilenler kurtuldu.  Yunanistan, emperyalizmin her bakımdan kendisine sağladığı imkanlara ve verdiği bütün desteğe rağmen Anadolu’ya çıkardığı 300 bin kadar askerle yenilmişti.

11 Eylülde Sakız Adasına gidebilen askerler orada ayaklandı, isyan kaçılabilen bütün adalara yayıldı.  Baştakiler ve sorumlular ortalıktan çekildiler, otorite, yönetim, komutanlık, hiyerarşi, karar, emir vb. kalmamıştı.  Esas yıkım anakarada ve başkentteydi.  Yenilgi ardından Yunanistan iç krizinde hükümet düştü, kral tahttan alındı, hemen sürgüne gönderildi.  Artık son gidişti, Yunan kralı Danimarkalı Konstantin İtalya’da dört ay sonra ölecekti.  Yunan hayal dünyasının mahvı gerçeklemiş, acımasız gerçek bütün hayalperestleri kahretmiş, sorumlular ortada kalmıştı.

Yunan bozgunu bütün dünyada İngitere’nin bozgunu olarak görüldü.  İngiltere, tarihteki ikinci büyük yenilgisini yaşamıştı, ilki sekiz yıl önce Çanakkale’ydi, o da hatırlandı.

Mümkün değildi artık, ama İngiltere sorumlu, suçlu ve mağlup olarak görülmemek için Yunanistan’ı, Yunanları ve Venizelos’u öne sürmeye çalıştı.  Sorumlular, suçlular ve yenilenler, İngilizler değil, onlardı!

“Savaşın kışkırtıcısı” olduğu söylenerek (Londra’da çıkan Daily Express gazetesi 2 Ekim 1922’de onun için bu sözcüklerle bir başlık bile atmıştı) İngiltere tarafından günah keçisi yapılmak istenen Venizelos da “macera”yı ve felaketi Kral Konstantin’in sırtına yıkacaktı.[61]  Ancak yenilgiden sonra savaşın kime hizmet ettiğini, kimlerin çıkarlarının gereği olduğunu anlamış olmalıydı.  Zaharoff’la son görüşmesinde, ülkesine ihanet etmesi anlamına gelen önerilerle karşılaşmıştı. 

Zaharoff’la ilgili son derece tuhaf şeylerden biri, Zaharoff’un Ankara hükümetine silah satmaya kalkması ve bir teklif götürmesidir.  Ancak “Zaharoff bütün didinmelerine rağmen Türkiye’ye silah satamamıştır.  Mustafa Kemal Paşa, Sir Basil Zaharoff’un gerçek kişiliğini anlamış, birçok devletin madalya ve unvanlarla taltif ettiği bu kişi ile alışverişte bulunmayı [ve] teklif edenlerin bütün tekliflerini reddetmiştir”.[62]  Zaharoff ne de olsa tüccardır, işini yapmaktadır, ama karşısında Mustafa Kemal Paşa vardır!

Bozgunla çekilen Yunan ordusu, geride bıraktıkları bütün kent, kasaba ve köyleri yakarak kaçmıştı.  Yalova, Erdek, Balıkesir, Akhisar, Manisa, Biga, Çeşme, Kuşadası ve işgal edilen her yer, öldürülenler insanlar yanında büyük zararlara uğradı, kentler, kasabalar ateşe verildi, yüzlerce köy yakılarak yok edildi.

Yunanistan’da yeni kurulan hükümet, Anadolu’yu işgal etmeye kalkanları „savaş suçlusu“ olarak ve „vatana ihanet“ten yargıladı.  Başbakan Dimitri Gunaris, yine eski başbakanlardan Petros Protopapadakis ve Nikolaos Stratos, Dışişleri Bakanı Georgios Baltatsis, İçişleri Bakanı olan işgalci general Georgios Hacianestis, hanedan mensubu Prens Andrew[63], General Strategos, bu sanıkların hepsi 28 Kasım 1922 günü mahkum edildiler.  Cezaları idamdı.  Üç başbakan ve iki bakan, karardan iki saat sonra kurşuna dizilerek infaz edildiler.[64]  Aynı suçtan yargılanıp mahkum olan Prens Andrew kaçmıştı.  Olay tarihe “Altılar Davası” diye geçti, sanıklar dokuz kişi olmasına rağmen idam edilenler altı kişi olduğundan.  Ancak önemli olan, yargılananlardan Gunaris ve General Strategos‘un, duruşmalar sırasında Lloyd George ve Lord Curzon tarafından teşvik edildiklerini, cesaretlendirildiklerini, İngiliz bakanlardan Sir Robert Horne’nun da mali yardım garantisi verdiğini açıklamalarıdır.[65]

İlginç gelişme, olayların üstünden doksan yıla yakın bir süre geçtikten sonra yaşandı:

Kurşuna dizilenlerin torunları dedelerinin vatan haini olmadıkları iddiasıyla 2010’da Yüksek Mahkeme’ye başvurarak yeniden yargılama istediler.  Bunun üzerine dava tekrar ele alındı.  Devir değişmiş, Yunanistan’ı Türkiye’nin üzerine sürme misyonu geri gelmiş olmalıydı.  Yunanistan’ın arkasında artık ABD vardı, ve Yunanistan Türkiye üzerine sürülmek isteniyordu.  Yunan Mahkemesi aradan uzun süre geçişi ve 1922 yılındaki verilerin yanıltıcı olduğu gerekçesiyle kurşuna dizilenlerin itibarlarını iade etti![66]

Bu manidar gelişme bugünü açıklamakta, bugünkü Yunanistan’a “dayanak” olmaktadır!

Yunanistan bağımsız ve barışçı olmaktan tekrar vazgeçmiştir.  Bunun yanında Yunanistan, Türkiye’yle barış ve iyikomşuluk ilişkileri içinde yaşamak bir yana, tekrar düşmanlaşabileceğinin işaretini vermişti; daha doğrusu, emperyalizme dayanarak hareket etme kararlığını göstermiş de oluyordu.

HANEDANLAR, EMPERYALİZM VE YUNANİSTAN

Hanedanların Avrupa trafiğinde Prens Andrew’in rolü orada, 20. yüzyılın 20’li yıllarında bitmedi.  Kaçabildiği için idamdan kurtulmuştu (gerçi kaçamamış olsa da onu idam etmek Yunanistan için kolay değildi[67]), ve “prens” sonraları çocuklarını başka krallıklara pazarlama konusunda oldukça başarılı olacaktı.[68]  Örneğin, İngiliz tahtına oturan Kraliçe II. Elisabeth’in (doğumu 1926) kocası, onun oğluydu, 1947’de evlendirildiler; Yunan kralının o çocuğu, Edinburg Dükü yapılan Prens Philip’ti (1921-2021).

Geçenlerde, bu yılın nisanında öldüğü için herkes hatırlayacaktır, onu herkes tanır, ama Philip’in, Yunan tahtına oturtulan Danimarkalının oğlu olduğu pek bilinmez.

İngiliz tahtına yamanan prensin Yunan kralının oğlu olduğuyla birlikte, çok yakında İngiliz kralı olacak veliaht-oğlu Prens Charles’ın “Yunan kralı“nın da torunu olduğu da hiç akla gelmez, bilinse de gelmez.

Philip’le küçük sorunlar da yaşanacaktı: Korfu doğumlu Philip, İngiltere Kraliçesinin kocası, Edinburg Dükü Prens Philip, tutarsız düşünceleriyle, ırkçı söylemleriyle ve münasebetsiz konuşmalarıyla İngiliz saltanatının modern zamanların asaletine gölge düşüren “prensi” olacaktı!  Gezilerindeki ve protokoldeki gaflarıyla birçok skandal yarattığından hep söz edilmiştir.

Konumuza dönelim; “felaket”in sonrası.  Arkasından neler oldu?

24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Barış Antlaşması imzalandı.  Türkiye bağımsız, hükümran bir devlet, barışı savunan ve gerçekleştiren bir Cumhuriyet olarak tanındı.  Yunanistan da, Yunanistan’ı savaşta yendikten sonra 29 Ekim’de ilan edilen Türkiye Cumhuriyet’ini tanıyanlar arasındaydı.

1923 yılının arkası Yunanistan’da karışıklıkların ve değişkenliklerin yıllarıydı.  İtibarsız Venizelos başbakan oldu, cumhuriyet ilan edildi (1924).  Ancak Venizelos bir askeri darbeyle düşürüldü.  Onun kaçmasına neden olan General Pangalos’un 1925 yılındaki darbesini General Kondilis karşı-darbesi izledi, onu da General Gonatas’ınki. 

Bu yıllarda, Ayvalıklı bir Rum-Yunan yazarın 1928 yılında yayınlanan “’Lyos Adası’” adlı öyküsünden, İngiltere’nin Türkiye sahillerine yakın Ege ada ve adacıklarda seçilmiş adalı balıkçıları ve gençleri “istihdam ettiğini” öğreniyoruz.  İnsan yaşamayan bu adacıklardaki görevleri “istihbari faaliyet” olmaktan çok, “bir meydan okuma” imiş.[69]

Darbelerden sonra Venizelos ülkeye döndü, Ağustos 1928’deki seçimlerde başarılı oldu, tekrar başbakandı.

Venizelos yaşadıklarından ders almış gibi idi, adeta tutumu değişmişti.  Türkiye’nin Lozan Antlaşması sonucunda Yunanistan’ın vermesi gereken tazminattan (savaş onarım parasından) Karaağaç karşılığında feragat etmesi sonucu, Yunanistan da Türkiye ile ilişkileri düzeltme yolunu seçmişti, Venizelos buna uygun davrandı.  Böylece Türkiye Cumhuriyeti ile dostluk süreci başladı, karşılıklı ziyaretlerle düşmanlıklara son verildi; barış, güzel ve yararlı bir şeydi.  O günlerde bunu öğrenmeyen kalmadı.

Bu konu çok çeşitli kaynaklarda ayrıtılarıyla anlatılmıştır; iki ülke arasında spor yarışmaları yapılır, gençlikten ve her türlü kurumlardan gruplar gidip gelir, Atina’da ortak toplantılarda “Zito Türkiye” diye bağırılır, Gazi Mustafa Kemal Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilir vb. 

Bütün sorunları çözmekte olan karşılıklı iyiniyet, toplumları birbirine yaklaştırmakta, buzları eritmektedir.  “10 Haziran 1930 günü Ankara’da, ahali değişiminden [mübadeleden] arta kalan meseleleri kesin olarak çözümleyen bir antlaşma” imzalanır (Ankara Mukavelenamesi).[70]  Yönetimler anlaşırsa düşmanlık olmamakta, yöneticiler anlaşmaya devam ettikçe de dostluk büyümektedir. 

Başbakanlar, dışişleri bakanları, sonuçları çok yararlar sağlayan resmi ve sıcak ilişkiler yürütürler, birbirlerini ziyaret ederler.

Başbakan İsmet Paşa’nın sözleriyle, yakınlaşma, “sadece yararlı değil ve fakat gereklidir de” (27 Ekim 1930).  Venizelos karşılık verir: “... iki devlet arasında anlaşma şart hale gelmiştir ... birbirimizle mücadelemiz kesin olarak sonlanmıştır.”

Mustafa Kemal’in değerlendirmesi nettir: “Türkiye ile Yunanistan’ın yüksek menfaatleri birbirine zıt olmaktan tamamen çıkmıştır.” (1 Kasım)

Yunanistan’ın donanmalar konusunda karşılıklı rekabetten kaçınma anlaşması önerisi Türkiye tarafından olumlu değerlendirilince bir “saldırmazlık ve tarafsızlık mukavelesi” kararlaştırıldı ve bunun temasları yapıldı.[71]  “Türkiye ile Yunanistan arasında Ankara’da 14 Eylül 1933’te bir ‘Samimi Anlaşma Paktı’ [da] (Pacte d’Entente Cordiale) imzalandı” (Türk-Yunan Misakı).[72]

Yunan halkı Türkü dost görmeye, komşu Türkiye’yi sevmeye hazırdır!

Üstelik felaketlerden ders almış Yunan yönetimi yalnız Türkiye ile değil, kanlı bıçaklı olduğu bütün komşularıyla da iyi ilişkiler kurmaya isteklidir.  Bu sayede Balkan birliği adımları atıldı, “sırasıyla Atina, İstanbul, Bükreş ve Selanik’te dört Balkan Konferansı tertiplendi”.[73]  Bunların sonucu, Yugoslavya’nın da katılmasıyla 8 Şubat 1934 tarihinde Balkan Paktı’nın kurulmasıdır.  Pakt’a göre, “Balkan ülkelerinden herhangi biri saldırıya uğrarsa öbürleri ona yardıma koşacaklar, birbirlerine karşı düşmanca davranışlarda bulunmayacaklardır”.[74]

Türk-Yunan yakınlaşması, iki ülkenin çeşitli alanlarda işbirliği, “dostluğun ittifaka kadar vardırılması”[75], bölge ülkelerinin de birlik, dayanışma, barış için bir arada olma isteklerinin nedeni olmuştu.

Ancak güzel gelişmeler çok uzun sürmedi, Türkiye her bakımdan tamamdı, halk zaten kavga istemiyordu, hayran olunan örnek davranışlar gösteriyordu, çünkü yaşananları sorun yapmıyordu, “unutmanın” sağlıklı bir anlayışı oluşturulmuştu.  Ders kitaplarında Yunan düşmanlığına hiç yer verilmemişti.  Ve bunlar, olayların getirdiği, konjonktürün (topludurumun) zorladığı geçici ve güncellikle sınırlı sonuçlar değildi, stratejikti, “Yurtta sulh, cihanda sulh” anlayış ve politikasının uygulanmasıydı.  Bu bakımdan kapsamlıydı, bilinçliydi, ilkeseldi, kalıcıydı.[76]

Ama Yunanistan’da durum farklı bir yol izlemekteydi ve izleyecekti.  Okul kitaplarında Türklere kin kusuluyordu, bazı olumlu girişimler olduysa da, düşmanlığı işleyen, yanlışlar, saptırmalar ve tahrifatlarla bezenmiş bir tarihyazımı varlığını sürdürüyordu.  Almanya’da Hitler’in iktidar olmasından hemen sonra Yunanistan’da Hitlerciler de ortaya çıkınca barış, Türk düşmanı savaşçılık propagandasına dönüştü, hava tamamen değişti.  Yunanistan’ın savaşçı kesimleri Kıbrıs’ta, “1931 yılında ENOSİS’i hedefleyen bir ayaklanma” gerçekleştirdi.[77]  Hitlercilerin baskısı üstüne 1935 yılında yeni bir plebisitle tekrar monarşiye dönüldü (1935).  Kral II. Georgios, 1936 yılında, Savaş Bakanı Albay Metaxas’ı başbakan yaptı, o da kralcılarla birlikte Hitlerci bir darbe tezgahladı (14 Ağustos).  Meclis feshedildi, bütün partiler kapatıldı, Anayasa rafa kaldırıldı, basına sansür kondu.  EON adlı gençlik örgütü yarı askeri eğitim yapan faşist bir kuruluştu, çok etkin kılındı.  Generalin kendisi de “ömrü boyunca yönetimde” kalacaktı.  Gestapo’yu örnek alarak kurduğu polis örgütü Asfaleia’ydı ve baskıyla beş yıl ülkeyi yönetti.  Bu arada siyasal ve toplumsal bütün hareketler yasaklandı.  1938 yılında “sakıncalı” kitaplar gösterilerle –Kristallnacht örnek alınarak, oradaki gibi– yakılmış, arkasından bütün okul kitapları Nazilik doğrultusunda yenilenmişti.

Yunanistan tekrar bir efendiye bağlanmış, İngiltere’nin yerini Almanya almıştı.  Metaxas’ın kendi ifadesiyle de bu Hitlerci darbe sonrası dönem, “Üçüncü Uygarlık” oluyordu (bu “uygarlık”, antik çağın Pagan değerleriyle Orta Çağın Hıristiyanlık anlayışını “birleştirmişti”!).  Burada, üçüncü sözcüğünün Nazilerin “Dritte Reich” (Üçüncü İmparatorluk) kullanımına bir özenme olduğundan dolayı ayrı bir anlam kazandığı gözlerden kaçmamalı!

Yunanistan’ın gene bir kralı vardı ve anayasası yoktu.  Gene bir hanedan vardı ve cumhuriyet tepelenmişti.  Yunanistan devlet olalı beri hanedanlardan da çekmişti.  Bu konuda esas sorun, onların ülkeyi büyük devletlere, Avrupa’ya bağlamalarıydı, böylece onların öne sürdüğü bir koz oluyorlardı ama zarar gören de Yunanlardı, kendileriydi.  Bunların yanı sıra aynı zamanda da Yunanistan “hanedan çıkarları”nın kurbanı olmaktaydı.  Hanedanlar, temsil ettikleri ya da uygun gördükleri devlete göre davranarak “devletleri”ni de olmadık bir yola çekiyorlar, Yunanistan’ı değişken çıkarlara sürüklüyorlardı.  Ayrıca hanedanlar durumlarını sağlamlaştırmak için hep Yunan Kilisesi ile dayanışma içindelerdi.  Bu da Yunanistan için bir başka handikaptı.

En önemli ve etkili muhalefet ve direniş, Türkiye’den giden Rumlardı, bu yüzden rembetikolar da yasaklanmıştı.

Bu gelişmelere eşlik eden olgu Yahudi düşmanlığıydı.  Birinci Dünya Savaşı sırasında (Almanya’dakine paralel ve eşzamanlı olarak) başlatılan Yahudileri kötüleme kampanyaları, 1939’da Yunanistan Yahudilerini belirleme, tespit ve sayım yapma ile (aynı Almanya’da olduğu gibi) “sarı yıldız” takma zorunluluğuna vardırıldı.

Metaxas, ırkçıydı ama gerçekçi ve nesnel değerlendirmeler yapabiliyordu.  Anadolu işgalinin başarılı olamayacağını öngörmüş ve işgale karşı çıkmıştı.  İzmir’den içerilere gittikçe durumun zorlaşacağını, Türklerin Yunan ordusunu perişan edeceğini söylüyor, Türkleri tanıdığından hareket ederek, savaştıklarında karşılarında durulamayacağını belirtiyordu.  Zaten “Venizelos’un Yunan ordularını Gelibolu’ya sürme kampanyasına karşı çıkarak 1915 yılında Genelkurmay Başkanlığı görevinden” çekilmişti.[78]

Ayrıca, Almancıydı, Prusya eğitimliydi, ama İkinci Dünya Savaşı başlayınca da Hitler’in savaşı kazanamayacağını anlamış ve İngiltere tarafına geçmişti.  İngiltere’ye denizde üslenmesi için yer verdi.  Buna tepki gösteren İtalya, kendi Genelkurmayının karşı çıkmasına rağmen, Yunanistan’dan istediği bazı adalar ve limanlar Yunanlar tarafından kendisine verilmesi reddedilince –bu bahaneydi elbette– Yunanistan’ı işgale başladı (28 Ekim 1940).[79]  Yunanlar ülkelerini savundular, İtalya’yı adeta püskürttüler.  İşgalci ordu Arnavutluk’a çekildi.  Yunanistan karşı-saldırıyla Arnavutluk’taydı.

Ama birkaç ay sonra, 1941 yılı başında Metaxas da ölünce, zaten Balkanları işgale başlamış olan Almanya Yunanistan’a da girdi (Nisan).  Bu sefer Yunanlar Hitler’in işgaline karşı başarılı olamadılar.

Kral Londra’ya, hükümet Kahire’ye sığındı.

Yunanistan tam ve muhalefetsiz olarak Nazisist oldu.  Hitler selamı resmileşti.  Gençlik Hitlerci olarak yeniden örgütlendi.

Yunan değerleri aşağılanıyor, işgal en çirkin ve kabul edilemez şekillerde yürütülüyordu.  “Sizin tarihiniz yoktur” denilerek resmi kayıtlar, belgeler meydanlarda yakılarak yok ediliyordu.[80]  Tsoliadesler, Alman güçleriyle birlikte Yunan vatanseverlere karşı savaşan Yunan askerleriydi.

Yunan solu ELAS[81], yurtsever sağ EDES adlı örgütlenmelerle direnişe başladı.  “ELAS, savaştan önce Metaxas’ı devirmek için kurulan bir örgüttü”, Alman işgaline karşı mücadelede ise “üye sayısı iki milyona ulaşmıştı”.[82]  1943 yılında kurulan gençlik örgütü EPON’un üye sayısı 300 bindi.  ELAS’a bağlı olarak yapılandırılmış ELAN [Yunan Kurtuluş Ordusu Filosu] donanma birimiydi (1943 sonbaharında etkinliklerine başlamıştı).

Alman işgali dönemi, bu iki örgütün, ELAS ve EDES’in, aynı zamanda birlikte mücadele dönemidir.

Bu örgütlü mücadeleler yanında halk da çeşitli yollarla işgalciye beklenmedik ve umulmadık zararlar veriyordu.  Örneğin, Girit’te bir köyün halkı Alman paraşütçülerini av tüfekleriyle “avlamış”, yere sağ inmelerini önlemişti; bu yüzden de Hitler’in uçakları köyü bombalayarak yerle bir edecekti.[83]

Alman işgalinin baskısı, işkenceleri, kıyımları Yunan edebiyatında da karşılığını bulmuştur.[84]

Yunanistan’da Yahudi düşmanlığını ırkçı Yunan EEE örgütü, on binlerce Yahudinin trenle Almanya ve Polonya’daki temerküz kamplarına sevk edilmelerini örgütleyerek tamamladı.

Gönderilmekten ve orada kıyımdan kurtulanlar yalnızca Türkiye’ye kaçabilenler olmuştu.  Sonunda toplam 70 bine yakın Yahudi hayatını kaybetti, bu, Yahudi nüfusun yüzde 90’nına yakındı.

Savaş bittiği zaman Yunanistan tamamen Nazileştirilmişti.  “Kurtarıcı”, 1944’te karaya çıkan İngiliz ordusuydu.  Churchill, 4 Aralıkta ELAS’ın silahlarını teslim edip, Atina’yı terketmesini istedi ve dayattı.  Ama “İngiltere yüzyılı” bitmişti, duyan, dinleyen olmadı, İngiltere yerini ABD’ye bırakmaktaydı. 

ELAS’ın yok edilmesini amaçlayan bu İngiltere planı, ABD tarafından tasarlanmış olmalıydı.  ABD, savaş sonundaki hakimiyet alanlarını oluşturmaktaydı.

Komünistler, İngiltere’ye karşı ayaklandı, Atina’da göstericilere ateş açılmasıyla olaylar büyüdü.

“AMERİKAN YÜZYILI”NIN BAŞLANGICINDAN BUGÜNE YUNANİSTAN VE TÜRKİYE!

Sonrası, savaşın hep “soğuk” yürütüldüğünün söylendiği geniş ve uzun bir dönem olarak yaşanacaktı, ama savaş sonunda ABD’nin ilk “sıcak” hamlesi, İngiltere vasıtasıyla Yunanistan’da iç savaş çıkarmak oldu (1946-49).  1944 sonlarından itibaren İngiliz kuvvetleri ülkeye çıkmaya başlamıştı.  Kontrol onlardaydı, ABD Yunanistan’a komşu ülkelerde sorun yaratmak için bölgesel karışıklığa ihtiyaç duyuyordu.  Ayrıca, eğer önlenmezse Yunanistan’da komünistler iktidar olacak durumdalardı, ELAS, 1943 yılına kadar Yunanistan karasının üçte birini işgalden kurtarmıştı, sonrasında da ülkenin büyük bir kısmını elinde tutan onlardı.[85]

“Yunan İç Savaşı”nda “Yunanistan yurtseverleri kendi halklarından güç alarak savaştılar.  Nasıl Alman-İtalyan-Bulgar işgaline karşı direndilerse, müttefik kisvesiyle gelen ve diğer işgalciler kadar Yunan halkına düşman olan yeni işgalcilerin vesayetini de sineye çekmediler ve savaştılar”.[86]  Bu direniş de Yunanistan’ın şanlı sayfaları arasında yer alır. 

Ama uluslararası durum elverişli değildi, artık savaş istenmiyordu, Yunan halkı yapayalnızdı, sadece Yugoslavya ve komşuları desteklemişlerdi.  Ekonomik kriz her dönemde yeni bir boyut kazanıyordu.  Düzenin ve toplumun direnme, işgaller ve iç savaş yönünde siyasileşmesi ve mücadelesi yanında, toplumun beslenme ve geçinme durumları iyice kötüye gitti.  İlginçtir, Türk düşmanı propagandalara rağmen açlıktan kırılan Yunan halkının yardımına, kendisi de zor durumda olan Türkiye yetişti, Yunanistan’a gemilerle inanılmaz ölçülerde, binlerce ton yiyecek yardımı yapıldı.[87]

Devreye ABD girmişti, Truman Doktrinini Marshall Planıyla para akıtılma dönemi takip etti (1947).  O dönemden sonra Yunanistan Amerika’da kalacaktı.  Bunun Türkiye ile ilişkisine yansıması, ülkelerin birbirmelerine gerginleşmesi ve her şeyden önce Kıbrıs Adası üzerindeki oyunlarda görülmüştür.  1947’de –Meis Adası dahil– Ege adalarının kendisine verilmesiyle, Yunanistan’ın yayılmacı hevesleri tekrar ayaklandı.  Çünkü arkasında kendisini tam “destekleyecek” bir güç vardı ve o güç kendini dünya efendisi olarak görüyordu!

İç Savaş sonrası Yunanistan, tekrar bir diktatörlük dönemi yaşadı.  İstikrarlı bir ülke olması zordu.  Ekonomi bir türlü bir yola giremiyor, toplumsal olayların ardı arkası kesilmiyordu.[88]

20. yüzyılın ikinci yarısı, Türkiye ve Yunanistan arasında sorunların tekrar tekrar çıktığı, çıkarıldığı dönemdi.  Artık iki ülke de NATO üyesiydi, ikisi de ABD etki alanındaydı, ikisinde de Amerikancılık iktidardı, emperyalizmin tertipleri ve planları her ikisini de hedef alıyordu; bütün bunlar iki ülkenin tekrar gerginlik ve çatışmalar içinde girmesi için yeterli nedenleri yaratabilirdi, yaratacaktı, yaratıyordu.  “6-7 Eylül” bizden, “Kıbrıs için EOKA’cılık” Yunanistan’dan; bunlar emperyalizmin “başarılı”, “dört dörtlük” proje-operasyonları olarak tarihe geçtiler.[89]

Ülkemizde Yunan dostluğunun tahrip edilmeye çalışıldığı, Atatürk’ün barışçı anlayış ve uygulamalarının geçersizleştirildiği vb. politikaların görüldüğü dönemler oldu.  Ancak bunlar köklü değişikliklere yol açmadığı gibi, süreklilikler de kazanmadı.

1960 sonrasında Türkiye, 27 Mayıs Devriminin olumlu bir sonucu olarak ABD’nin ülkedeki varlığının önünü belirli bir ölçüde keser ve Gladyo’yu sınır dışı ederken, Yunanistan tam bir şekilde Amerikan bataklığına batıyordu.  Darbeler ve siyasete müdahaleler birbirini izledi.[90]

“İki ülke sorunları”nın, başta Kıbrıs olmak üzere, hafiflemesi, hafifletilmesi mümkün değildi!

Ancak, aksi çok tekrarlanmasına rağmen iki halkın gerçekte birbirine karşı bir düşmanlığı yoktu.  Birbirlerinin her türden sanatçısına ilgi gösteriyorlardı.  Sevimli ve güzel yıldız Aliki Vuyuklaki Türk sinema seyircisinin sevme skalasının en yukarısında yerini almıştı.  Rembetler en sevilen ve etkileyen müzik türüydü.  Türkiye’de uzun boyuyla Mikis Theodorakis‘i[91] tanımayan, Maria Faranturi’ye hayran olmayan neredeyse yoktu. 

Türk şarkıcıların en yeni ürünleri, yorumları, şarkıları Yunanistan’da eşzamanlı olarak dinleniyordu.  Birçok yerde “sinemalarda düzenli olarak Türk filmleri gösteriliyordu”.[92]  Türk televizyon dizileri Yunan televizyon izleyicilerinin de malıydı. 

Yunanistan’a giden, Yunanistan’dan geçen Türkler Yunanlarla karşılaşmaktan hep olumlu izlenimler ediniyorlar, turistik amaçla Yunan adalarına geziler yapan Türkler hep memnun kalıyorlardı.  Yunan adalarından Ege bölgesi kıyı kent ve kasabalarına alışverişe veya gezmeye gelen Yunanlar bunu alışkanlık haline getirmişti.  Ayvalık gibi yakın yerlerin pazarları günlük turlarla her hafta adalı Yunanları ağırlamaktaydı.

Türkler ve Yunanlar birbirlerini sevimli, canayakın, samimi ve dost buluyor, arkadaşlıklar kuruyorlardı.  Birbirlerinin müziklerine, filmlerine, oyunlarına, yemeklerine, davranışlarına, dillerine özeniyorlardı.  Komşular kendilerindendi, kendileri gibiydi.

Geziye giden Türkler Türkiye’ye yakın Yunan adalarında hep Türkçe bilenlere rastlıyorlardı.  Türkçe, Türkler oralardan ayrıldıktan sonra da belirli ölçülerde yaşamıştı, kendi aralarında Türkçe de konuşmuş olmalıydılar.  Ayrıca şimdilerde turistik özellikteki adalarda Türkçe dil kursları açıldığını, çok yerde yapıldığını, ada yerlilerinin Türkçe öğrenmeye oldukça istekli olduklarını da öğrendik.[93]

Zaman ilerledikçe, birbirlerini tanıdıkça ilişkiler, ahbaplıklar, alışverişler, yeni binyılda daha da gelişti.  Şimdi artık el eleyiz.

Ancak yeni binyıl, 1922’deki “Yunan hayal binasının mahvı”nın Yunanistan yönetiminde hiç bir iz bırakmadığını gösteriyordu.  Çünkü politikacılar, kaygılarını ne yazık ki gideren yeni bir açık denize, Atlantik’e açılmıştı.  Yunanistan, ABD’yi arkasında sanmanın verdiği rahatlık, pervasızlık ve küstahlıkla, AB üyesi olmanın yanıltıcı özgüveni ile hareket etmeye başlamış, yeniden hayal dünyasının cazibesine kapılmıştı.

Bu süreci, Yunanistan iç siyasetindeki durumlar, gelişmeler, yönelişler, özellikler, dengeler ve mücadeleler açılarından ele almıyoruz.  Ayrı ve başlı başına bir konudur.  Ve dışarıdan bilinemeyecek ve açıklanamayacak tarafları olan bir alandır.  Ama er geç Yunanistan siyaseti bir aydınlığa kavuşacak, dış güçlerin kendisini kullanacağı durumlara razı olmayacak bir anlayış ve düzeye gelecek, milli çıkarlarını öne alacaktır.  Temennimiz ve güvenimiz bu yöndedir, en yakın komşumuz ve dostumuz olarak.

“TARİH” DERS ALMAK İÇİN DEĞİL MİDİR?

Yunanistan, 2004 yılından bu yana, Ege Denizinde hukuken Türkiye toprağı olan 152 ada ve adacığı işgal etti.  Yunanistan, o zamandan beri birçok kışkırtıcı girişime imza attı.  Türkiye’ye ait 18 adada askeri tesisler kurdu, oralarda sınır giriş kapıları ve gümrükler açtı.[94]

O günlerden sonra, hep daha da ağırlaşmak üzere “kıta sahanlığı”, karasuları ve hava sahasının uzunluğu, “münhasır ekonomik bölgeler” gibi sorunlar gündeme geldi.  Bunların içinde Ege adalarının kıta sahanlığı ve karasularının 12 mil yapılması sorunları, Türkiye’nin Marmara’dan Akdeniz’e giden suyolunu tamamen kapattığı için, amacı göstermek, ilan etmek istiyor gibiydi.  Ege Denizi Yunanistan’a “iç deniz” yapılmakta, Yunanistan Ege’nin tek başına hakimi ve sahibi olmaktaydı![95]

Yunanistan, Mavi Vatan dediğimiz savunma hattımıza saldırmaktadır.  Gerçeği tersyüz ederek Mavi Vatanımızın saldırganlık olduğunu söylemektedir.[96]  Mavi Vatanımızı elimizden almak isteyen, tahrip etmeye, yok etmeye niyetlenen ABD politikasıyla el eledir.  Bu konudaki Amerikan kuşatmasının parçasıdır.

Son yıllarda ABD ile uygun adım atma meraklısı olan Fransa/Macron’la da birlikte hareket eden Yunanistan, Mavi Vatanımıza Fransa ile birlikte sınır ihlalinde de bulundu.

Ege’nin Batı kıyısından baktığınız zaman, Yunanistan’ın yaptığı Türkiye düşmanlığıdır, komşu düşmanlığıdır, dost düşmanlığıdır.

Yunanistan’ın da katıldığı ABD’nin tezgahladığı askeri tatbikat ve manevralar Türkiye’ye yöneliktir, ülkemizi hedef almaktadır, ama dikkat çeken bir nokta daha var, bunlara verilen isimler Türkiye düşmanlığını alenen göstermektedir; örneğin, en son yapılan tatbikatın adı olan Nemesis “intikam” anlamına gelmektedir.

Bütün bunlardan ortaya çıkmaktadır ki, Yunanistan Türkiye ile savaşmak istemektedir, hatta, Türkiye kamuoyunun sözlüğüne birkaç yıldır yeni girmiş olan navtex sözcüğünün sık ve yaygın kullanımına bakılırsa, Yunanistan Türkiye ile resmen savaşmaktadır!  Savaşın şimdilik “askeri diplomasi”nin terimleriyle yapıldığı açıktır!

Yunanistan’ın eğer Türkiye ile savaşacak olursa bir kazancı olacağını düşünmesi yanlıştır, hatadır.  Tarih, her şeyden önce bunu sergilemektedir.

Yunanistan’ın başka bir yanılgısı ve yanılsaması, AB’ye alınmış olmasının AB’nin her yaptığını ve istediğini destekleyeceği sanmasından gelmektedir.  Avrupalılar birbirlerini bile yarı yolda bırakmaya alışkındırlar ve bunda utanılacak bir şey de görmezler.

Son zamanlarda Yunanistan’ın Türkiye’ye yönelik silahlanmasına ve askeri tatbikatlara katılmasına bakarak giderlerinin olağanüstü yükseldiğini, bunun Yunanistan’ın ekonomik durumunu zorlaştıracağını düşünenler, bu nedenle bu yoldan dönmesini önerenler bir noktayı gözden kaçırıyorlar.  Yunanistan’ın silahlanması ve uçak alımları emperyalist Batı ülkelerinin istekleri doğrultusundadır ve bu yüzdendir.  Örneğin, Fransa ona uçak satışı yaparken ondan belki para istemiyor ve almıyor, sadece borçlandırıyor.  Örneğin, maliyeti yüksek askeri manevralara katılması, ABD’nin planlaması gereğincedir.  Bu tatbikat ve manevralara ABD’nin isteği (ve belki de dayatması) ile katılmaktadır, bu yüzden de bunun giderleri güncel Yunan ekonomisini etkilememektedir, çünkü Yunanistan’ın manevralardaki giderleri borçlarına eklenmekte ya da –çok iyimser olasılıkla– ABD tarafından karşılanmaktadır.

Zaten kışkırtma olarak yaptıklarının maliyetini kendi kaynaklarını kullanarak, kendi imkanlarıyla yapabilmesi düşünülemez.  Bugün Yunanistan ekonomik bakımdan öyle bir durumdadır ki, ne uçak alması, ne de tatbikat ve manevraların maliyetini üstlenmesi mümkündür.  Ekonomisi bunlara elvermez.  15 Mayıs 1919’da başlattığı Anadolu işgalini de kendi imkanlarıyla yapmamıştı, yapamazdı, o zaman da Türkiye’yi hedef almasını yapabilecek durumu yoktu.  İngiltere destekçiydi, ama sadece destekçi değil, aynı zamanda saldırının finansörüydü.  

Yunanistan’ın Batı nezdinde her zaman kredisi bulunuyor!  Bununla birlikte Batı tarafından kullanılması ve korunması da bulunuyor!

ABD, Yunanistan’ı borçlandırır ama iflasını, batmasını istemez; AB, üyesi Yunanistan’ı iflas ettirir ama kurtarmayı da görev bilir.

Bağımsız olmanın, olmak istemenin zorlukları ve külfetleri vardır ama bağımlılaşmanın yoktur, hatta kimi güncel getirileri ve yararları olur!

İSRAİL YUNANİSTAN’A NASIL MÜTTEFİK OLDU?

Gelelim Yunanistan’ın bölgedeki yeni “müttefik”ine:

Avrupa’da antisemitizm konusunda önde gelen ülkelerden biri Ortodoks Yunanistan’dı.  İlk “Cihan Harbi” dönemindekinden söz etmiştik, ama öncesi de vardı; Orta Çağ sonrasında hiç bir dönemde Yunanistan’da Yahudi düşmanlığı eksilmemişti.  Osmanlı toplumunda Yahudiler hiç bir “millet”[97] tarafından aşağılanmazken Rumlar tarafından hor görülürlerdi.[98]  Balkan Savaşlarında Selanik’in 1912’de Yunan ordusu tarafından işgali, önemli bir “Yahudi kenti” olan Selanik’teki Yahudileri epey korkutmuştu ama çok önemli bir şey olmamıştı.[99]  İkinci Dünya Savaşı sırasında ise düşmanlık ve baskı-kıyım tavan yapmıştı.  Savaş ertesinde İsrail’in kurulması gündeme getirildiğinde Avrupa’dan projeye karşı çıkan tek ülke Yunanistan olmuş, 1947’deki BM Genel Kurul kararına “hayır” oyu vermişti.

Ve arkasından, Filistin yanlısı siyasetler izleyen Yunanistan yeni binyılda İsrail’le Türkiye karşıtlığında buluşmuş bulunuyor.  Nedeni, Yunanistan’ın ABD’nin planlarına ve isteklerine göre hareket etmesidir.  ABD’nin İsrail’le birlikte Türkiye’yi hedef alan askeri deniz ve hava tatbikatlarında Yunanistan hiç eksik olmamaktadır.  İsrail savaş gemileri ve uçakları adalardaki Yunan limanlarından ve hava üsleri imkanlarından yararlanıyor.[100]  (Elbette Yunanistan’ın yanında güney Kıbrıs –GKRY– da, Yunanistan’ın İsrail yakınlaşmasının tamamlayıcısıdır.  Her askeri tatbikatta o da yer almaktadır.)

Ayrıca bozuk ekonomik durumunu da İsrail’e yaslanarak çözmeye yönelen Yunanistan’a Yahudi sermayesi akıtılıyor.  Yunan silah-savaş donanımı artık İsrail’e teslim edilmiş durumdadır, çünkü İsrail kredi kurumları ve konsorsiyumları, Yunan stratejik ve savaş sanayisini satın alarak devralmış durumda.  Örneğin, Leopard tankları dahil silahtan sorumlu ELVO ve başka onlarca kurum, şimdilerde İsrail’in.

İsrail konusundaki yakın zamanların Yunanistan tarafından olumlu değerlendirilişi bir Amerikan bağımlılığındandır.  ABD’ye ne kadar tabi olduysa, ne kadar bağlandıysa o ölçüde İsrail karşıtlığı ve düşmanlığından uzaklaşmış, ona yapışmıştır.  Günümüz gelişmeleri doğrultusunda yaşanan budur, çünkü ABD-İsrail bağı çok sağlamdır.

ABD EMPERYALİZMİNİN PİLİ BİTİRKEN YUNANİSTAN’IN DURUMU VE TARİHSEL SONUÇLAR

Yunanistan Fransa’dan savaş uçağı alarak Türk hava gücünü kendince dengeleyeceği hesabında.  Barışın güzel ve yararlı bir şey olduğu gene unutulmuştur.

Emperyalistlerden görev alarak komşuyu işgale yeltenmek ve yüz binlerce Anadolu insanının kanına girmek, 1922 yılında, Yunanistan’da vatana ihanet suçuydu.  Çünkü Türkiye topraklarını işgale kalkışmak, Yunanistan’da ihanettir ve Yunanistan’a ihanettir.  1922 yılındaki Yunan yargısının hükmü budur.  Ayrıca tarihin yargısı da aynı yöndedir.

Peki bugün Türkiye adalarını işgal etmek, Yunanistan’da vatana ihanet değil midir?  Türkiye’yi işgal bugün de Yunanistan’da vatana ihanettir ve Yunanistan’a ihanettir.  Şu anda bunu göremeyen ve anlamayanlar olabilir.  Ancak Ege’deki Türk adalarını işgalin bir macera olduğu anlaşılınca görüşler değişir, değişecektir.  Sonucu gördükten sonra bunun anlaşılmasıyla zarardan kaçınılamaz.

Tarih, ders almak içindir.  Tarihi bilmenin yararı, yapılmakta olanların sonucunu görmektir.  Yani tarih, geleceği de gösteren bir pusuladır.  Geçmişini değerlendirebilen geleceğini kurmakta yanlışa düşmeyecektir.  Yunanistan tarihindeki yanlışlar bugüne yol gösteriyor. 

Dış güçlere dayanma amaçlanarak ve onlara güvenerek yürütülen hiç bir mücadele ülkeye hizmet etmez, bu yüzden vatanseverlik ve milliyetçilik olamaz.  Zaten geçmişte toplumsal, sınıfsal, ekonomik, siyasal bakımlardan milliyetçiliğin Yunanistan’da bir temeli bulunmamaktaydı.  Yunanlar bu ölçülerde gelişmiş değillerdi.  Milletinin çıkarlarını bilememenin bugün de benzer durumlarda yaşandığını görüyoruz.

Yunanistan’ın sorunu, saldırgan veya hesapları olan güçlere dayanmak yatkınlığı, eğilimi ve alışkanlığıdır.  Bu alışkanlık bugün ABD’ye dayanmak şeklinde kendini göstermektedir.  İngiliz emperyalizminin güttüklerinin, o çökünce Amerikan Yüzyılında ABD’ye transfer olmasından doğal ne var?  Ama dış güçlere güvenmenin ve onların siyasetlerine göre hareket etmenin yararı olmadığı gibi ve dış güçlerin desteğinin güvencesi de yoktur.  Durum zora girdiği zaman destekleri çekmekte, güdülenleri ve kullanılanları yalnız bırakmakta tereddüt etmemektedirler, ve gene etmeyeceklerdir.

Ancak ufak bir sorun görünüyor, “Amerikan Yüzyılı”nın adı yüzyıl, yüz yıl sürmeyecek, biraz erken bitecek, o kısa „yüzyılın“ sonuna geldik, ABD „güçlü“ ve saldırgan olarak son yıllarını yaşıyor.      

Dış güçlere dayanmak zaten yanlıştır, ama bugün ABD’ye dayanmak, ABD’nin kaderini paylaşmayı istemek anlamına geliyor, daha büyük bir yanlıştır.  Çünkü ABD çökme, çözülme sürecine girmiş, güç kaybetmekte olan bir emperyalisttir.  ABD’ye dayanarak ve güvenerek ancak hüsran yaşanır.

En son, bugünlerde Afganistan’dan „çekilen“ ABD‘nin yenilgisi ve deneyimi, Yunanistan için bir işaret ve belirtiden fazlasıdır.

Bağımsızlıktan daha önde gelen bir şey bulunmamaktadır.

KAYNAKLAR

Tevfik Rüştü Aras, Atatürk’ün Dış Politikası, Kaynak Yayınları, İstanbul 2003.

Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1980), TİB Yayınları, İstanbul 1986.

Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi / 1828’den 1995’e, Birinci Kitap, İstanbul 1974.

Prof.Dr. Engin Berber, Mektuba Dökülmüş Anılardan Ege’de Kurtuluş Savaşı, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, İstanbul 2017.

Engin Berber, Sancılı Yıllar: İzmir 1918-1922 / Mütareke ve Yunan İşgali Döneminde İzmir Sancağı, Ayraç Yayınevi, Ankara 1977.

Asım Bezirci, Türk-Yunan Dostluk ve Barışı, Milliyet Yayınları, İstanbul 1987.

Georges Castellan, Balkanların Tarihi, Milliyet Yayınları, İstanbul 1993.

Jean-Claude Cheynet, Bizans Tarihi, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara 2008.

Richard Clogg, Modern Yunanistan Tarihi, İletişim Yayınları, İstanbul 1997.

İsmail Çolak, Yunan İşgalinin Patronu Zaharoff, Lamure, İstanbul 2005, s. 78.

Ertuğrul Erol Ergir, Giritli Mustafa, (kendi yayını) İstanbul 2000.

Werner van Gent / Paul L. Walser, Zimt in der Suppe / Überraschendes Griechenland, Rotpunkverlag, Zürich 2004.

V. Necla Geyikdağı, Doğu Sorunu ve Osmanlı-İngiliz İlişkileri, Kaynak Yayınları, İstanbul 2020.

Johannes Glasneck, Kemal Atatürk ve Çağdaş Türkiye, Onur Yayınları, Ankara 1976.

Jack Goody, Rönesanslar, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2015.

Cem Gürdeniz, Hedefteki Donanma, Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul 2013.

Alp Hamuroğlu, “İstiklal Savaşının Savaşının Düşmanları, Dostları ve Emperyalizmin Kuklaları”; Yavuz Daloğlu, Karikatürlerle İllüstrasyonlarda Mustafa Kemal Paşa ve İstiklal Savaşı, Opus Yayınevi, İzmir 2019 içinde s. 9-28.

Renée Hirschon, Mübadele Çocukları, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2000.

Elsa Hiu, İzmirli Nine, İletişim Yayınları, İstanbul 1998.

Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri, I, Cumhuriyet, İstanbul 2001.

Cahit Kayra, Savaş Türkiye Varlık Vergisi, Tarihçi Kitabevi, İstanbul 2011.

Süleyman Kocabaş, Tarihte ve Günümüzde Türk-Yunan Mücadelesi, Bayrak Yayıncılık, İstanbul 1984.

M.V. Levçenko, Kuruluşundan Yıkılışına Kadar Bizans Tarihi, Özne Yayınları, İstanbul 1999. 2011.

Herkül Millas, Ayvalık ve Venezis / Yunan Edebiyatında Türk İmajı, İletişim Yayınları, İstanbul 1998.

Herkül Millas, Türk Yunan İlişkilerine Bir Önsöz / Tencere Dibin Kara, Amaç Yayıncılık, İstanbul 1989.

Dr. Georgios Nakracas, Anadolu ve Rum Göçmenlerin Kökeni / 1922 Emperyalist Yunan Politikası ve Anadolu Felaketi, Belge Yayınları, İstanbul 2003.

Georges Pachymérés, Bizanslı Gözüyle Türkler, İlgi Kültür Sanat, İstanbul 2009.

Doğu Perinçek, „Türkiye’yi İşgalden Sorumlu Yöneticiler Yunanistan’da Yargılandı ve İdam Edildi“, Aydınlık, 10 Mart 2016, s. 8.

Soner Polat, Türkiye İçin Jeopolitik Rota, Kaynak Yayınları, İstanbul 2015.

Christian Rathner, Durch die Krise kommt keiner allein / Was Griechenland Europa lehrt, styria premium, Wien.Graz.Klagenfurt 2013.

Stephen Rousseas, Yunan Cuntası ve C.I.A, Devrim Yayınları, İstanbul 1974.

Oral Sander, Türkiye’nin Dış Politikası, İmge Kitabevi, Ankara 2005.

G.L. Seidler, Bizans Siyasal Düşüncesi, V Yayınları, Ankara 1986.

Michael Llewellyn Smith, Yunanistan'ın Anadolu Hayali / 1919-1922, Tarihçi Kitapevi, İstanbul 2017.

Salâhi R. Sonyel, İngiliz Gizli Belgelerinde Türk-Yunan İlişkileri (1821-1923), Remzi Kitabevi, İstanbul 2011.

Salâhi Sonyel, “Yunan Ayaklanması Günlerinde Mora'daki Türkler Nasıl Yok Edildiler?”, Belleten, sayı 233, Nisan 1998, Cilt LXII, s. 107-120.

Nikos Svoronos, Çağdaş Helen Tarihine Bakış, Belge Yayınları, İstanbul 1988.

Bilal N. Şimşir, İngiliz Belgeleri ile Sakarya’dan İzmir’e, Bilgi Yayınevi, Ankara 1989.

Mikis Theodorakis, Yapayalnız Kalacaksın Gecenin Ortasında (Yaşamım ve Müziğim), Can Yayınları, İstanbul 1990.

General Trikupis / Hatıralarım, Kitapçılık Yayınları, İstanbul 1967.

Doç. Dr. Hüner Tuncer, 19. Yüzyıl Osmanlı Savaşları / Osmanlı’nın Çöken Askeri Gücü, Kaynak Yayınları, İstanbul 2019.

“Türk Kurtuluş Savaşı’nın Yunan Tarafındaki Acı Yansıması: Küçük Asya Felaketi”, ekşi tarih, https://seyler.eksisozluk.com/turk-kurtulus-savasinin-yunan-tarafindaki-aci-yansimasi-kucuk-asya-felaketi, erişim Mayıs 2021.

Türkiye’de Yunan Vahşeti / İngiliz, Fransız, İtalyan İşgal Güçleri ve Kızılhaç Tarafından Kurulan Soruşturma Komisyonları İncelemelerine ve Bab-ı Ali Raporlarına, Resmi Belgelere Göre Yunanlılar’ın Anadolu’da Yaptıkları Soykırım, (Fransızcadan çeviren Necdet Ekinci) Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Yayınları, Antalya 2006.

Osman Ulagay, Amerikan Basınında Türk Kurtuluş Savaşı, İstanbul 1974.

Maria Yordanidu, Loksandra / İstanbul Düşü, Belge Yayınları, İstanbul 1889.

Ahmet Yorulmaz, Savaşın Çocukları / Girit’ten Sonra Ayvalık, Belge yayınları, İstanbul 1997.

Ioannis Zelepos, Kleine Geschichte Griechenlands / Von der Staatsgründüng bis heute, Verlag C.H.Beck, München 2014.

[1] Ergir, s. 47-48.

[2] Loksandra, s. 160.

İstanbul’dan ayrı düşmüş İstanbullu bir Rum kadın, gün içinde temasta olduğu Türklerle ilgili anılarını düşünüyor ve dostluk, yakınlık içinde olduğu bu Türkleri anıyor, onları özlediğini söylüyor.

[3] Anadolu’nun Karadeniz bölgesinde de kendisine yer ayrılsın diye Sevr „Barış“ Antlaşması’na dahil edilmesi için Yunanistan „Pontus katliamı“nı uydurmuştu, o günler için gerekli çok “yararlı“ olan bir söylemdi!  Güya savaş yıllarında ve esas olarak 1918-19’da “Pontus Rumları“na Türkler tarafından kıyımlar yapılmıştı, oysa gerçek tersiydi.  Kıyım yapanlar Rumlardı ve Türk köylerine saldırıyorlardı.  Bu siyasal manevranın günümüze kadar sürdürülmesi, emperyalizmin “Pontus“u da, Türklerin „soykırımcı“ olarak suçlama faaliyetinin bir parçası ve ek bir alanı yapılmak istenmesindendi.

Bu konuda bilgi için bkz. Kocabaş, s. 138 vd.

[4] Konu burada ayrıntısıyla olmasa bile ele alınamayacak kadar geniş.  Yalnız bu kışkırtma amaçlı okulları kapatma kararının hangi anlayışlarla düşünülmüş olduğuna dikkat çekmekle yetiniyoruz.

Yunanistan’daki Türk azınlık Lozan Barış Antlaşması’nın hükümlerine (38-44. Maddeler) göre milli temeldedir.  Oysa Yunanistan Türk azınlığı dinsel temelde olarak tanımlıyor ve öyle göstermek istiyor.  Buna göre Türkçe eğitim önemsizleştiği gibi, Yunanistan’ın müftülerin seçilmesine de bu sayede karışma hakkı doğmuş oluyor.  (Bu karışıklığı yaratmakta dayandığı gerekçe, dinsel aidiyet temelinde yapılmış olan Mübadele’den kaynaklanıyor.  Halbuki azınlık konusu, Mübadele ile ilgili antlaşmaya değil, Lozan Barış Antlaşması’na dayanmaktadır.)

[5] Hirschon, s. 27.

[6] Yorulmaz, s. 19.

[7] Yunan aydın ve bilim çevrelerinde, tarihyazımında, eğitimde geçerli olan tez, Yunanistan’ın antik Greklerin devamı ve mirasçısı olduğudur.  Ancak hem aydınlar, akademisyenler ve hem de tarihçiler arasında “Yunanistan”ın Greklerle ilişkisi olmadığını ileri sürenler de vardır; örneğin, tarihçi Yanis Kordatos.  Herkül Millas, Kordatos’u 20. yüzyılın başlarında savunduklarıyla “cesur” bir tarihçi olarak anmaktadır; Türk Yunan İlişkilerine Bir Önsöz, s. 29.

Başka bir örnekse Dr. Nakracas’tır.  Şöyle diyor: “’Tanınmış’ Yunanlı tarihçilerin söylemedikleri bir şey, anakara Yunanistan’ındaki bugünkü Yunanlıların ezici çoğunluğunun 200-250 yıl önce Yunanca konuşmadığından başka, Yunan ulusal bilincine bile sahip olmadığıdır.”  Bkz. s. 252.

[8] D. Gutas, Greek Thought, Arabic Kultur: the Graeco-Arabic translation movement in Baghdat and early ‘Abbasid society’ (2nd-4th/8th-10th centuries), Routledge, London 1998; akt. Goody, s. 127.

[9] Goody, s. 129.

[10] Ortodoks, Grekçede “doğru öğretiye bağlılık” anlamına gelmektedir.  Doğu Roma’da “ortodoks” sözcüğü kullanılmaya başlandıktan sonra, Roma-Papalık, kendisi için “ortodoks Katoliklik” diye bir terime başvurmuştu.

[11] Doğu Roma, bütün dünyada kullanılmasına karşın kendisine hiç bir zaman “Bizans” da dememişti.  Bu sözcük tarihte ilk kez Fetih’ten yüz yıl sonra kullanıldı.  İstanbul’un fethinden sonra, Doğu Roma’nın ağırlığı ve önemi o kadar fazlaydı ve Batı Roma’nın mirasını benimsemeye çalışan Avrupalıların ona karşıtlıkları o derecedeydi ki, Doğu Roma İmparatorluğu‘nun adının „Roma“ olanak anılmaması ve ona Roma dememek için başka bir ad kullanmak istediler, ona „Bizans“ dediler.  Corpus Historiae Byzantinae adıyla yayımlanan kitap (İlcan Bihter Barlas, “Özet”, Pachymérés, Bizanslı Gözüyle Türkler içinde, s. 9) istenilen ve benimsenen bir amaca hizmet ettiği için her yere yayıldı.  Avrupa tarih kitapları bir daha „Doğu Roma“ adını anmadılar.  Başkentinin eski adı olan Bizantion’dan gelen Bizans adlı bir Doğu imparatorluğu vardı artık tarihte!  Konstantinopolis’in „düşmesini“ önlemeye çalışmayan Avrupa Hıristiyanlığı, Fetih’le “Doğu Roma ve ilk Hıristiyan başkentini[n] değil, Bizans ve başkenti“nin Osmanlılarca ele geçirildiğine inanmak istiyordu!  Bu adı ilk olarak 1557’de Alman kronikçi Hieronymus Wolf kullanmıştı.  18. yüzyılda Montesquie’nün yaygınlaştırdığı Bizans sözcüğü, 19. yüzyılda Intrige adlı yazarın Deutera Rome (İkinci Roma) adlı kitabında çok sık geçmeyle bütün Batı yazınına yerleşti, hevesle kullanıldı.

[12] Bir İngiliz tarihçi olan William St. Clair, 1972 yılında kaynakları tarayıp Tripoliçe’deki (Tripolitsa’daki) katliamı açığa çıkarmıştı.  Bkz. William St. Clair, That Greece might sitll bu free the Philhellenes in the war of independence, London 1972, s. 43-45; akt. Sonyel, “Yunan Ayaklanması Günlerinde Mora'daki Türkler Nasıl Yok Edildiler?”, s. 4.

[13] Ergun Hiçyılmaz, Teşkilat-ı Mahsusa’dan MİT’e, Varlık Yayınları, İstanbul 1990, s. 11-13.

[14] Selim Aslantaş, “Sırp İsyanları (1804-1815); Milli Bağımsızlık Hareketi Mi, Köylü Ayaklanması Mı?”, Doğu Batı, Milliyetçilik II, sayı 39, Kasım-Aralık-Ocak 2006-07, s. 87 vd.

[15] Geyikdağı, s. 61.

[16] William Miller, The Ottoman Empire and its successors, 1801-1927, 4. cilt, London 1966, s. 4-5; Steven Runciman, The Great Church in captivity, Cambridge 1968, s. 392-93; Douglas Dakin, Greek struggle for independence, 1821-1833, London 1973, s. 27; Benjamin Braude ve Bernard Lewis, Christians and Jews in the Ottoman Empire, 1. cilt, New York 1982, s. 189’dan akt. Sonyel, “Yunan Ayaklanması Günlerinde Mora'daki Türkler Nasıl Yok Edildiler?”, s. 1.

[17] Doğu mirası devralmış olmasın diye ortaya çıkması „özgün doğuş“la, mucizeyle açıklanan Grek-Helen “uygarlığı”, aslında o güne kadarki tarihsel uygarlık birikiminin aktarılmasından ibarettir.  Beş yüz yıldır “Batı uygarlığı” denilen olgu da aslında bu zincirin bir halkasıdır, insanlığın tarih boyunca yaşadığı kültürel birikimin toplamı ve sentezidir, ortak gelişme yasalarının bir sonucudur.  “Batı”nın ateşleyicisi olduğu genel kabul gören Rönesans, Avrupa’nın “bilimi, sanatı, felsefeyi, kültürü, demokrasiyi Yunan’da keşfetmesi” ve onu yeniden kullanıma sokması değil, Orta Asya’da, Hint’te, Çin’de, Anadolu’da, Mezopotamya’da, Mısır’daki önceki uygarlıkların Avrupa’ya varmış, ulaşmış, eklemlenmiş halidir.  “Antik Yunan”ın altına bakıldığında oradan Doğu çıkacaktır.

Uygarlık hiç bir zaman, böyle bir zamana yayılan ve toplanan birikim olmadan ortaya çıkamaz.  Uygarlık devamlılıktır, “Batı”, uygarlığın devamlılığının hem sonucu, hem de kanıtıdır.

[18] Avrupa’nın geçmişte Yunanistan’ı kendilerinden saymadığı Yunanlarca da bilinmektedir, ancak şimdilerde Avrupalılıkta iddialı, Avrupa’dan beklentili, Avrupa tarafından da gözetilen, kayırılan, desteklenen Yunanistan, bunlar yüzünden tarihteki Avrupa’dan dışlanmışlığını, Doğulu olarak “damgalanmışlığı”nı, hasımlar arasında görüldüğünü, istenmezliğini unutmuş durumdadır.  AB’ye alınmış olarak Avrupa’nın içinde bulunması da, unutkanlığına gerekli olan son katkıyı sağlamıştır! 

Yeni Liberal Parti’nin kurucularından olan, Fransa’nın Sorbonne Üniversitesi profesörlerinden coğrafyacı Dr. Yorgo Prevelakis bu durum konusunda şöyle diyor: “Çoğunlukla Yunanlar Doğulu olarak görülmüş, hatta Türklerle bir tutulmuşlardır.  17. yüzyılda yazılan Batılıların anılarını okuduğumuz zaman görüyoruz ki Osmanlı İmparatorluğu’na giden bir Batı Avrupalı, Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında hiç bir ayrım yapmadan hepsini Osmanlı ve kötü olarak algılıyor.”  Leyla Tavşanoğlu söyleşisi, Cumhuriyet, 26 Eylül 1999; akt. Ergir, s. 193.

[19] Etrüskler, Avrupa’nın en önemli görülen kültürel geçmiş değerlerindendi.  Ama Greklerin  keşfinden ve kullanıma sokulmasından sonra –18. ve 19. yüzyıllarda– reddedildiler ve bütün sanatsal, kültürel ürünleri Greklere devredildi, miras kaynağı olmaktan çıkarıldılar!  Çünkü Etrüskler İtalya’ya Anadolu’dan gitme, Asya kökenli, Türk kültürüyle bağlantılı bir Doğu kavmiydi ve Avrupa’da o zamana kadarki en yüksek kültürü temsil etmektelerdi.

[20] Ulusal devletin antitezi olan Balkanlaşma, bir bölgede etnik, milli, dinsel, mezhepsel ve yerel nedenlerle çok sayıda grubun birbirleriyle veya kendi içlerinde düşmanlaştırılması, sürekli çatıştırılması ve savaştırılması anlamında jeopolitik bir terimdir.  18. yüzyılda hem Osmanlı‘ya karşı, hem de bölgenin doğal kaynaklarına konmak için yapılmaya başlandı.  Siyasal kavram olarak ilk kez 19. yüzyıl üçüncü çeyreğinde kullanıldı (https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/422090).

[21] Bu son belirlemeye göre Avrupa’nın güneydoğudaki sınırı Anadolu’da bitiyordu.  Geniş bilgi için bkz. Polat, s. 155-161.

[22] Örneğin, İstanbul’da Büyükelçi Lord Stratford Canning, “kuzeni olan Dışişleri Bakanı George Canning’e yazdığı özel bir mektupta, gizli dileğinin ‘Türklerin pılı pırtılarını toplayıp Avrupa’dan sürülmeleri’ olduğunu yazmıştı (Stanley Lane-Poole, The Life of the Right Honourable Stratfod Canning Viscount Stratford de Redcliff, Longmans-Green & Company, London 1888, s. 345-46; akt. Geyikdağı, s. 62). 

Lord Canning ilk kez 1825 yılında İstanbul’a elçi olarak geldi, (aralarda kısa kısa başka görevler yaptıysa da) 1857 yılına kadar en uzun süre Türkiye’de kalan elçi o oldu.  Biraz sonra sözü edilecek olan Navarin Deniz Savaşının haberi İstanbul’a gelince de ülkesine kaçmıştı.  Osmanlı dış politikasında en çok sözü edilen diplomatlardan biriydi. İngiliz-Osmanlı ilişkilerinin mimarı Canning, Tanzimat döneminin en güçlü yabancı devlet adamıdır.

[23] William Ewart Gladstone, 1809-1898, Lloyd George ise, 1863-1945 yılları arasında yaşamış.

[24] St. Clair, s. 12; David Howarth, The Greek adventure - Lord Byron and other eccentries in the war of independence, London 1976, s. 28; Charles A. Frazee, The Orthodox Church and independent Greece, 1821-51, Cambridge 1863, s. 13; Miller, s. 72’den akt. Sonyel, “Yunan Ayaklanması Günlerinde Mora'daki Türkler Nasıl Yok Edildiler?”, s. 3.                                                              

[25] Sonyel, aynı yerde, s. 3-6.

[26] Bkz. St. Clair, s. 83 ve 75; E.V. Byern, Bilder aus Griechenland und der Levant, Berlin 1933, s. 33; Franz Lieber, Tagebuch meines Aufenthaltes in Griechenland, Leipzig 1823, s. 58; The Examiner, 1821, s. 372, 456, 631, 589; Wilhelm Barth ve Max Kehrirg-Korn, Die Philhellenenzeit, München 1960; Le Febre, Relation de divers faits de la guerre de Grece, s. 29; L. de Bolmann, Remarques sur l’età‘ moral, politique et militaire de la Grece, Marseilles 1823‘den akt. Sonyel, aynı yerde, s. 3-4 ve 7. 

Ayrıca ünlü İngiliz tarihçi Runciman, Yunan Kilisesi babalarının, Mora’daki kıyımı kışkırtan, destekleyen ve katliama önderlik eden papaz ve piskoposların yaptıklarından tiksinti duymuş olduklarını yazmıştı; Runciman, s. 411; akt. aynı yerde, s. 3.

[27] Orhan Koloğlu, Osmanlı Basınının Doğuşu ve Blak Bey Ailesi / Bir Fransız Ailesinin  Bâbıâli Hizmetinde Yüz Yılı: 1921-1922, Müteferrika Yayınları, İstanbul 1998, s. 14-15; akt. Geyikdağı, s. 63-64.

[28] Adolphus Slade, Records of Travelse in Turkey, Greece & c. And of a Cruise in the Black Sea with the Capitan Pasha in the years 1829, 1830 and 1831, Saunders and Outley, London 1833, s. 302-303; akt. Geyikdağı, s. 62-63.  (Bu görüşlerin sahibi İngiliz Slade, Osmanlı ülkesinde yıllarca süren geziler yapmıştı.)

Ayrıca bkz. Hirschon, s. 24 ve Kocabaş, s. 18 vd.

[29] Bernad Lewis, İslam Dünyasında Yahudiler, İmge Kitabevi, Ankara 1996, s. 151.

[30] Zelepos, s. 51 vd.

[31] Ayrıca aynı yıl Berlin Kongresi’ne, sınırlarının Yunanistan için, onun yararına yeniden çizilmesine razı olması amacıyla davet edildi; Clogg, s. 300.

[32] Bu savaş konusunda bilgi için bkz. 1897 Türk-Yunan Harbi, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1982. 

[33] Yorulmaz, s. 56.

[34] Yordanidu, s. 157.

[35] Zelepos, s. 54 vd.

[36] Clogg, s. 278.

[37] Clogg, s. 84.

[38] Ergir, s. 198.

[39] Clogg, 278.

[40] Zelepos, s. 68.

[41] Bu cinayet büyük savaşın yaklaştığını göstermekteydi.  Ertesi yıl Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun veliahtı Ferdinand’ın katli savaşın çıkmasını sağlayacaktı.

[42] Sander, s. 176.

[43] Yorulmaz, s. 13.

[44] Venizelos, 1897 Türk-Yunan Savaşının çıkmasına neden olan ayaklanmanın da elebaşısı ve nedeniydi.  Ayaklanmadaki sloganları, “Türkler dışarı” ve “Büyük Yunanistan”dı.  Savaş sonunda dört büyük ülke donanmaları Hanya’nın Suda limanına gelerek orada demir atmış, böylece Yunanistan’ın arkasında olduklarını göstermişlerdi.  Bkz. Yorulmaz, s. 10, 51.

[45] Bu şekilde Venizelos’la ilgili çok sayıda Türk düşmanlığı söylem örneği için bkz. Yorulmaz, s. 28, 29, 30, 41, 69, 104, 118.

[46] Mart 1919 tarihinde şöyle konuşmuştu: “Yunanistan, içimizden en iyimserlerin tasarlayabileceğinden çok daha büyük ve güçlü bir devlet olacaktır.  Trakya’nın tümünü ele geçireceğiz ve büyük devletlerle birlikte İstanbul’un yöneticisi olacağız.  Anadolu’ya çıkacağız ve umut ediyorum ki, Yunanlıların yaşamakta oldukları tüm bölgelere ilerlememiz önlenemeyecektir.  ... Yunanistan dört denizce yıkanan ve Karadeniz’i kendi penceresinden seyredebilen bir ülke olacaktır.”  Akt. Sander, s. 172-73.

[47] Yabancı devletlere, dış güçlere bel bağlama, eskiden beri Yunan siyaset çevrelerinin temel güdüsü olduğundan, daha Büyük Savaş başlamadan önce, gene dış güçlere dayanma isteği ve onlara güvenme yanılgı alışkanlığı yüzünden Osmanlı devletiyle 1898’de yapılan savaş hüsranla sonuçlanmış, Yunanistan yenilmiş, rezil olmuştu; gerçi sonunda gene de zararlı çıkmadı ama halkın gözünde değerlendirmeler hep dış güçlere dayanma ile ilgiliydi.  Şu şekilde konuşuluyordu: “... Türkler Lamia’ya dayanmışlardı.  Bunu gören Kral Yorgos [Georgios], Çar’a hemen bir mektup yollayarak Türkleri durdurmak üzere gerekeni yapmasını istedi.”  Bkz. Maria Yordanidu, Loksandra / İstanbul Düşü, Belge Yayınları, İstanbul 1889.

Ayrıca Türklere yapılan tehdit ve baskıların dayanağı da dış güçlerdi; örneğin, propaganda gezgini Mihalis Matrakis Ege’yi karış karış tarayarak, “bizimle başa çıkmaya çalışmayın, çünkü büyük devletler yanıbaşımızda bizimle birlikte” diyordu; bkz. Yorulmaz, s. 90.

[48] Almanya’nın Osmanlı devleti ile savaş ittifakı iki devlet arasında ittifak olmaktan çok Almanya’nın emperyalist özelliklerinin ve çıkarlarının bir uygulanmasıydı.  İsmet Paşa’nın ifadesiyle “Almanların Alman İmparatorluğu menfaatine birtakım hesapları vardı”.  Bir Alman generaline (Bronsart Paşa’ya) sorduğu “kazansanız ne olacak” sorusuna “Türkiye” yanıtını aldığını söylüyor (bu yanıt “Türkiye’yi kazanacağız”, “Türkiye’ye sahip olacağız” anlamında söylenmiş).  Nitekim, en yüksek yetkili General Falkenhayn, “dört sene içinde binbaşılıktan paşalığa yükseldiği için” kendini bilmesi gerektiğini hatırlattığı Mustafa Kemal Paşa’ya “Ben Almanım, elbette Alman menfaatine hizmet ederim” diyecektir.  Akt. Ergun Hiçyılmaz, “Osmanlı Ordusunda Yabancı Subaylar”, Başverenler Başkaldıranlar içinde (Altın Kitaplar, İstanbul 1993), s. 229-234.

[49] Sovyet orduları Devrimden sonra “büyük zaferler kazanarak Varşova önlerine kadar ilerledi”ği zaman kendi hayatlarını tehdit eden bu duruma karşı İngilizler, “Lehistan’a yardım için bir tek nefer dahi gönderemeyecek vaziyettedirler. ... Yunanları istihdama karar verdiler. ... Kırım sahillerine Yunan kıtaları sevk olunmaya başlandı”.  Bkz. Mustafa Kemal, “Kumandanlıklara (25 Ağustos 1920)”, Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 9 (1920), Kaynak Yayınları, İstanbul 2002, s. 267-68.

Avrupa’nın içinde bu derece aciz olan İngiltere’nin Anadolu’ya ordu göndermesi düşünülemezdi.  Kaldı ki, yönetim savaşa girmeye kalkışsa bile İngiliz kamuoyu ve siyaset ortamı İngiltere’nin herhangi bir savaşa girmesine razı olmaz, hatta buna izin vermezdi.

Burada önemli bir başka konu, Yunanistan’ın, İngiltere tarafından Anadolu’ya çıkarılmasından önce de gene İngiltere tarafından “Bolşeviklere karşı savaşmak üzere Ukrayna’ya” sevkedilmiş olmasıdır.  Demek ki Yunan ordusu İngiltere için, gereken yere gönderilmek üzere hazırda bekleyen bir kuvvet gibi görülmekteydi.

[50] Çolak, s. 78.

[51] Bununla beraber Yunancada –“Rum” sözcüğü ile birlikte– “Yunan” sözcüğü vardır ve „Yunan/Rum sözcükleri eşanlamlı gibidir“; Millas, Ayvalık ve Venesis, s. 73.

[52] Geyikdağı, s. 61, not 101.

[53] Bu boyun eğdirici ve teslim alıcı antlaşma için toplantının yeri olarak bir İngiliz savaş gemisinin seçilmesi ve bu seçimin Agamemnon adındaki zırhlıda karar kılınarak yapılmasının simgesel anlamları vardı.  Birincisi, Anadolu’nun işgali planlarının sahibi İngiltere idi; ikincisi, Agamemnon, Yunanistan karasından Anadolu’ya saldıran “Avrupa”nın Troya uygarlığını ele geçirmesinin ve yıkmasının önderi, “kahramanı”ydı (bkz. Homeros, İlyada, Can Yayınları, İstanbul 1998).

[54] Değerlendirmeyi yapan Mustafa Kemal; “Büyük Millet Meclisi İcra Vekilleri Heyeti Beyannamesi (2 Temmuz 1020)” içinde; bkz. Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 8 (1920), Kaynak Yayınları, İstanbul 2002, s. 382.

[55] Foreign Office, 371/ 6519/E, 7185, no 253 ve 371/6523/E, 8363, no 65 (R); Bilal N. Şimşir, İngiliz Belgeleri ile Sakarya’dan İzmir’e, Bilgi Yayınevi, Ankara 1989, s. 36, 122, 348; Richard Lewinsohn, Esrarengiz Avrupalı Zaharoff, İletişim Yayınları, İstanbul 1991, s. 96-97; akt. Çolak, s. 103.

[56] Kuşadası’nda yürütülen mücadelenin önderlerinden de olan Mahmut Esat Bozkurt’un belgesel biyografik romanını yazmış Mucize Özünal’ın kaydettiğine göre, “Kuşadası direniş örgütünün başkanı” Hasan Reis bir İtalyan subayı için “Teğmen Luca biz millicilerin dostudur.  Yunanlılara karşı her türlü yardımı yapmakta bize” demektedir (Kalpak ve Kartal, Tudem, İzmir 2010, s. 76).

[57] Hem tekil olaylar, hem de Ege’de mücadelenin gelişmesi konularında kaynaklardaki eserlere ek olarak geniş bilgi için bkz. Tekirdağ Meb’usu Rahmi Apak, İstiklal Savaşında Garp Cephesi Nasıl Kuruldu, Güven Basımevi, İstanbul 1942; Milli Mücadelede Ege Çevresi, I ve II, Cumhuriyet, İstanbul 2001; Milli Mücadele’de Balıkesir, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 1990; Bayram Bayraktar, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Ayvalık Tarihi, Atatürk Araştırmaları Merkezi, Ankara 2007.

[58] Yukarıdaki alıntıda geçen ve altını çizdiğimiz “uygarlaştırma girişimi” ifadesi ayrıca dikkatlerden kaçmamalıdır.  Sömürgecilik döneminde kullanılan bu ifadeyi emperyalizm, o günlerde de ve Türkler için de kullanmaktan çekinmemekteydi. 

Bu konuda geniş bilgi için “Batı’nın ‘Üstünlüğü’ ve Uygarlık” üstbaşlığı altındaki “Merkezcilik, Sömürgecilik, Oryantalizm, Irkçılık” ve “Tarih Tezinde Türkler, Avrupalılara Göre Türkler ve Emperyalizm” adlı yazılarımıza bakınız (Teori, sayı 370, Kasım 2020, s. 50-63 ve sayı 371, Aralık 2020, s. 33-48).

[59] “İzmir ve Çevresinin Yunanlılarca İşgaline İlişkin İtilaf Devletleri Soruşturma Komisyonu Tutanağı“, Türkiye’de Yunan Vahşeti, s. 250.

[60] Birçok kaynakta sözü edilen bu gerçeğe General Trikupis de anılarında değinmekle kalmamış, açıkça ve ayrıntılarıyla yazmıştı; bkz. s. 97.

[61] Armaoğlu, s. 187.

[62] Donald McCormick, Peddler of Death the Life and Times of Sir Basil Zaharoff, Rinehat&Winston, New York 1965, s. 178; akt. Çolak, s. 103.

[63]Prens”ten kısaca söz edelim: Kralın kardeşiydi; İzmir’in işgalinden sonra önemli roller üstlenmiş, resmi Yunan işgal kuvvetlerinin 2. Ordusunun komutanı yapılmıştı.  Bu sıfat ve sorumlulukla çok sayıda büyük kıyımlara ve ahlaksızlıklara yol açan saldırılar, toplu cinayetler, tecavüzler ve talanlar için emirler vermişti. 

Şu da kaydediliyor; “… halka yaptığı zulüm, Yunanları bile hayrete düşürüyordu.  Sivilleri öldürmesi ve köyleri yakma saplantısı yüzünden ona ‘ev yakan‘ anlamında ‘kapsokalivas‘ lakabını takmışlardı. … tarihte eşine az rastlanır canilerden biriydi“; Gaffar Yakınca, “CHP Yunanlaşırken“, Aydınlık, 23 Eylül 2021, s. 11.

[64] Foreign Office; Şimşir, s. 150; Lewinsohn, s. 107; akt. Çolak, s. 104 ve Perinçek, s. 8.

[65] Bilgi için bkz. Avcıoğlu, s. 172.

[66] Perinçek, s. 8.

[67] Kaçtığı için gerek kalmamıştı ama Yunanlar „Prens“i kurtaracak çözümü de hazırlamışlardı.  Cezası sürgüne çevrilecek, rütbesi geri alınacaktı; Clogg, s. 129.

[68] Yunanistan’a gelen/getirilen hanedanların dökümü ve bu hanedanların mensuplarının Avrupa tahtlarındaki dağılımı konusundaki tablo için bkz. Clogg, s. 289.

[69] Öykünün tamamı için bkz. Millas, Ayvalık ve Venesis, s. 133-154.

[70] Prof.Dr. Edip Çelik, 100 Soruda / Türkiye’nin Dış Politika Tarihi, Gerçek Yayınevi, İstanbul 1969, s. 90-91 ve Tuncer, s. 98-99.

[71] Aras, s. 140. 

Bu antlaşma, başka ülkelerle de benzerlerini yapılmasına, örnek olmasına yol açacaktır; s. 142.

[72] Tuncer, s. 146.

[73] Çelik, s. 96.

[74] Bezirci, s. 28.

[75] Bu söz, „milletlerarası alemde ve hususiyle Milletler Cemiyeti mahfillerinde Türkiye-Yunanistan dostluğu takdir ve gıpta ile karşılanıyordu“ diyen zamanın Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’a aittir, s. 144.

1930 Antlaşması’nın “Türkiye’nin Avrupa devletleri nezdindeki itibarı”nı artırdığıyla ilgili olarak bkz. Tuncer, s. 99.

[76] Ancak olumlu, olgun ve barışçı bir tutum olarak özetlemiş olduğumuz bizdeki uygulama ne yazık ki sonraları, bazan resmi, bazan da gayriresmi tarihyazımında ve ders kitaplarında hep sürdürülmemiştir.  Tek bir örnek vermekle yetineceğiz; Selahattin Sâlışık, Türk Yunan İlişkileri Tarihi ve Etnik’î Eterya, Kitapçılık Ticaret, İstanbul 1968.

Düşmanca bir anlayışla kaleme alınan, Yunanları aşağılayan, kötüleyen kitap, Milli Eğitim Bakanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı yetkilileri tarafından olumlu bulunmüş, övülmüş ve bunlar kitapta belgelenmiştir.

[77] Sander, s. 172.

[78] Clogg, s. 277.

[79] Armaoğlu, s. 370.  İtalya bu plan ve girişiminden Almanya’ya haber bile vermemişti.

İtalya’nın Yunanistan’ı işgali, toprak sorunları yüzünden Yunanistan’a düşman Bulgaristan’ın durumu fırsat sayıp onun da kuzeyden işgaline yol açabilir diye Türkiye araya girdi, eğer saldırırsa sessiz kalmayacağını bildirdi, ‘bunun için savaşırım‘ anlamına geliyordu.  Caydırıcı olmuş, Bulgaristan işgale kalkışmamıştı.  Bilgi için bkz.  William Langer ve Everett Gleason, The Undeclared War, Harper, New York 1953, s. 107; akt. Armaoğlu, s. 408.  Bu olayın, savaşa girmekten kaçınmak isteyen Türkiye’nin Yunanistan’a dikkate değer olağanüstü bir desteği olduğunu görüyoruz.

[80] Ergir, s. 187.

[81] Milli Kurtuluş Cephesi (EAM) olarak da adlandırılan örgütün askeri bölümü, Milli Halkçı Kurtuluş Ordusu idi (ELAS).  Cepheye Markos Vafiedes adlı devrimci bir general önderlik ediyordu.  ABD, Yunanistan ile ilgili planını daha savaş bitmeden yapmış olmalıydı.

[82] Sander, s. 254.

[83] Yorulmaz, s. 15.

[84] Yunan halkının faşist Nazi istilacılara karşı kahramanca direnişi bütün dünyada hayranlık uyandırmıştı, çünkü her şeye rağmen yürütülmekte ve başarılı olunmaktaydı.  Edebiyatta birçok Yunan yurtsever ve devrimci yazar ve şair bu konuda eser vermiştir.  Örneğin, Ritsos’un “Çan Kulesi” başlıklı şiirinde “Nerede davul, Elektra’nın yüzülen derisiyle yapılan davul?” dizesi, 1944 Temmuzunda yakalanıp işkence gören Elektra Apostolou adlı kadın kahramandan söz etmektedir (Yannis Ritsos, Graganda, Varlık Yayınları, İstanbul 1993, s. 42).

Yunanistan’ın Alman faşistleriyle işgaline direnen yurtseverler ve uğradıkları baskılar da birçok romanda konu edilmiştir.  Örneğin, Türkçeye de çevrilen, Yakovas Kambanellis’in Faşizmin Pençesinde (Yücel Yayınevi, İstanbul 1973) ve Themos Kornaros’un Haydari Kampı (Arya Yayıncılık, İstanbul 2013 / ilk baskı 1962, Nevzat Hatko çevirisi) romanları, Alman SS toplama ve imha kamplarındaki mücadeleleri anlatmaktadır.

Theodorakis, Konstantinos Kavafis’in ünlü “Barbarları Beklerken” adlı şiirinin Hitler’in SS’lerini anlattığını belirtmektedir; s. 107-108.

[85] Rousseas, s. 105 vd.

[86] Mihri Belli’nin Anıları / İnsanlar Tanıdım, Milliyet Yayınları, İstanbul 1989, s. 255.

M. Belli, Yunanistan İç Savaşına kendisinden başka bir yabancının katılmadığını da belirtiyor.  “Bu savaşta hiç bir zaman bir ‘Enternasyonal Brigad (tugay)’ olmadı” diyor (aynı yerde).

[87] Sander, s. 177.

[88] Bu dönemle ilgili olarak geniş bilgi için bkz. Svoronos, Rathner, Gent-Walser, Clogg.

[89] İlki, 6-7 Eylül 1955 tarihinde İstanbul merkezli olarak İngiliz gizli servisi MI5 (Mission Impossible 5) ve ABD CIA’sının ortak Gladyo operasyonuydu; diğeri olan EOKA Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı için kurulan terör örgütüydü, çok kan döktü.

[90] Rousseas’ın kitabında, NATO’nun Yunanistan’daki etkinliğinin başka hiç bir NATO üyesi ülkede olmadığı, Yunan ordusunun bütün kararlarının Amerikan subaylarınca alındığı, Yunanistan’ın bütün dış ilişkilerinin Amerikalılar tarafından belirlendiği örneklerle anlatılmakta ve “Atina’da herkes ... Amerikan Elçiliği’nin bilgisi ve onayı olmadan Yunan politikasında hiç bir şeyin de yapılamadığını iyi bilir ve olağan karşılar” denilmektedir. (s. 55 vd.)

[91] Bu yılın eylül ayı başında öldüğünü öğrendiğimiz 1925 doğumlu dünyaca tanınan çok-yönlü besteci Theodorakis, Yunanistan’ın milli kahramanlarındandır.  Alman işgali döneminde mücadele ettiği gibi (EPON kurulduğunda ilk üyelerindendi), iç savaşta da yer almıştı.  Hatta 1948-49 yıllarında işkenceleriyle ünlü “eğitim adası” Makronisos’ta bile tutulmuşluğu vardır. (Anılarını yazdığı kitabında bunlar, zaman zaman ayrıntılarıyla anlatılmıştır.)

Türkiye dostu olarak da iki ülkenin yakınlaşmasında yararlı çalışmaları olmuştur.

[92] Hirschon, s. 25-26.

[93] Bu bilgiyi, kendisi de Rodos mübadili bir aileden gelen Prof. Mustafa Kaymakçı’dan öğrendik.

[94] Hatta Türkiye Cumhuriyeti’nin bir bakanı 2010’lu yıllarda bu adalardan birine “dostluk gösterisi” uğruna ziyaret yaptığında resmi pasaportuyla “giriş” yapmıştı.

[95] Bu konuda Yunan bilimci ve aydınlar arasında “12 mil”in tamamen yanlış, yararsız ve hatta zararlı olduğunun kaydedilegeldiği bir yazın da bulunmaktadır; örneğin, Nakracas, s. 252-53.

[96] Ne yazık ki, bu söylemle konuşan bizim siyasetçilerimiz ve aydınlarımız da bulunmaktadır.  En son önemli örnek, CHP’nin dış politika sözcüsü Ünal Çeviköz’ün Mavi Vatan’ı “yayılmacılık”, “saldırganlık” olarak nitelemesidir.  CHP’yi de bağladığı için vahimdir, çünkü kişisel görüş olarak ifade edilmemiştir.

[97] Osmanlı’da “millet sistemi”, dinsel yapılanmalara göre farklı olan toplumların/cemaatlerin bu şekilde yapılanmalarının adıydı.  Azınlıklar yalnızca gayrimüslimlerdi; Rum milleti, Ermeni Milleti, Yahudi milleti.  Tarihçiler, Osmanlı düzeninin sağlamlığının ve sürdürülebilirliğinin bu sistem sayesinde olduğunu belirtir.

[98] Pire kenti yakınlarında kurulmuş kozmopolit bir mülteci bölgesi olan “Kokinya’da, gürültülü ve kavgalı toplantılar için esprili bir şekilde ‘Yahudi malallesi gibi’ (san Evreiko mahala) den”diği belirtiliyor; Hirschon, s. 27.

[99] Lewis, İslam Dünyasında Yahudiler, s. 204-5.

[100] “Türkiye Düşmanlığı Hasımlığı Unutturdu”, Aydınlık, 30 Temmuz 2021, s. 8.

Alp Hamuroğlu
Gerçekedebiyat.com